7 Kasım 2019 Perşembe

Hayat bir film değildir...


Zaten karanlıkken daha da kararmak üzere olan bir Şubat akşamüstüsü Caddebostan’da... Babamla yaptığımız sınırlı sosyal işlerden birini yapacağız, annemi ve kardeşimi eve bırakıp Feneryolu'da hala duran benzincinin arka tarafındaki yıkamacıda araba yıkatacağız. 

Yeni haftaya saatler kaldığı için epeyce kalabalık yıkamacı. Arabayı bırakıp iniyoruz, herkes gibi yıkanan arabaların seyredildiği kapalı bölmeye gidiyoruz ama içerde yer yok. Tekrar dışarı çıkıyoruz, babamın uzun lacivert çok güzel bir kabanı var. Ellerini cebine sokup Tekel 2000’i çıkartıyor ve yakıyor, soğuk havanın dumanı sigara dumanına karışıyor ve bana dönüp görüyormusun diyor.. 

Neyi? der gibi babama bakıyorum, gözleriyle yan tarafı işaret ediyor. Sadece babam ve benim dışarıda durduğumuzu düşündüğüm yerde kendini gizler gibi içerlekte elinde sigarayla duran O’nu görüyorum, soğuktan kıpkırmızı olmuş burnu, elinde sigarası kahverengi deri ceketi, ve en önemlisi dev boyu.. İnanamıyorum gözlerime, babamı uzun boylu cüsseli bilirim ben, babam minik duruyor yanında.

Kocaman bir adam, o yaşta neredeyse tüm filmlerini hatim etmiş biri olarak bunu farkedememiş olmak çok şaşırtıyor beni. O, kenarda bir eli deri ceketinin cebinde kırmızı burnu, çatık kaşları ve etrafa hiç bakmayışıyla şenşakrak İnek Şaban’ı değil dram sanatının örnekleri öğretmen Hüsnü’yü, çöpçüler kralındaki Apti’yi  andırıyor daha çok.

Heyecanımı yenemiyorum ama hayal kırıklığım da var... Çocuk şenliği kapsamında evimize gelen Avusturyalı çocuklara bile oturtup onun filmlerini izletmişliğim, zerre sözcüğünü anlamamalarına rağmen kahkahalarlar gülmüşlükleri var. Çocukluğumun birkaç iyi adamından biri, çatık kaşıyla dönüp bakmıyor  bile bana.. Baba diyorum hiç gülmüyor çok değişik, babam diyor ki, oğlum filmlerde gördüklerinle gerçek hayat farklı, o da öyle bir insan demek ki.

Gerçek hayat var değil mi? Hayatın filmlerdeki gibi olmadığı gerçeğinin ilk dersi Aktör değil, insan Kemal Sunal’la oldu benim için..

21 Ekim 2019 Pazartesi

DEĞİŞİM
















6 yaşımdaydım (annemin de hatırlatma destekleriyle), henüz Üsküdar yıllarımız, semtin bütün balkonlardan sarkan sarı lacivert bayrakları hatırlıyorum. Futbola aklımın erdiği ve bu yaşta hala hatırlayabileceğim en erken anılarımın olduğu yıl 1985 yılı. Diyorum ki acaba en büyük takım Fenerbahçe mi? Heryerde bayraklar var herkes kutluyor, muhtemelen küçücük mahalledeki 2-3 arkadaşımdan da etkilenmişim. Babam ne dedi, annem nasıl tavsiye verdi (kendisi GS'lidir) hatırlamıyorum ama aklımın o kısa vakitte döndüğünü biliyorum... Fakat orada kaldı, 40 yıllık hayatımda muhtemel 2-3 günlük "acaba" dışında birgün terketmedim Beşiktaş sevdamı.

Kadıköy- Göztepe'ye taşındık, mahallede can ciğer olduğum 10-12 arkadaşımın hepsi koyu Fenerbahçeliydi, tek başıma sürekli tartışma içinde bulurdum kendimi. Maç dönüşlerinde ellerinde meşalelerle karşılarlardı beni apartmanın önünde. Annem balkondan aman evladım yapmayın minvalli seslense de çocuklar "Serra teyze şakalaşıyoruz" diyip devam ederlerdi. Biz galip gelsek durmazlardı evlerine giderlerdi. Ben yine tek.. Beşiktaş sevdasını abarttığım zamanlar çok oldu, deplasmanıydı, kavgasıydı, dövüşüydü... Annemin yüreği ağzında dönüşlerimi beklediği yıllar çoktu. 

Süleyman hep başbakan diye bir şarkı vardır, Demirel'in sürekli gözümüzün önünde olmasına ithafen yapılmış, bizim de Süleymanımız vardı. Gözümü onunla açmıştım. Seba hep başkandı... Sonra birgün, önce Beşiktaştan sonra hayatımızdan çekti gitti.. O gündür nefes alamadık... Gelenler gidenler oldu, yaşanan güzellikler, şampiyonluklar oldu. Fakat gelen, istediğimde hep giderim dedi. Bana acı gelen, gidenin tvden bile BJK maçı izlemediği hissiyatıdır, çok üzülürüm buna. 40 yıldır hayat rotamı saatlerine ayarladığım Beşiktaş'ın başına geçip devamında yok sayanlara katlanamadım...

Beşiktaş'ın hiç ekmeğini yemedim, hep ekmeğimi böldüm, harçlık ayırdım, maaş ayırdım... Peşine 7 düvele gittim. Benim sevdamı yönetenlerin Beşiktaş'ı benden çok sevmesini diledim ki içim rahat etsin... 

Bu hislerle seçime oy vermeye gittim. Dernek bilmem, yönetici tanımam, tamamen samimi hislerimle gençlerin bulunduğu farklı bir bakışla bezenmiş olduğuna inandığım listeye oy verdim.. Başkandan ve listeden tek isteğim icraatlar yapılır geçer de, birgün yönetimi bıraktığınızda gelin Dolmabahçe'de maç izleyin.. 

23 Eylül 2019 Pazartesi

SİMİTÇİ



Hafta sonuna yaklaşma huzurunu örseleyen havanın, yaz aylarını terk ettiğini haber eden soğuğu ve yağmuru Cuma ile birleşince oluşturduğu muhteşem İstanbul trafiğinde İstoç'dan şehrin diğer yakasına Ataşehir civarlarına ulaşma çabasındayım. Oğlumu okuldan 17.00'de almalıyım saat 16.00, navigasyon varış 1.30 saat diyor, trafiğin içinde ilerledikce varış saatim uzuyor, 17.40'ları buldu bile..

Yoğun haftanın kapanışında, önemli ayların ortasındayım, işyerinde genel bir problemim yok ama yılın bu ayları olağan gerginlikle geçiyor. Şirkette satıştan sorumlu yönetici realiteleri, sene sonunun yaklaşması, muazzam büyük hedefler, raporlamalar, toplantılar, istekler, problemler, müşteriler vs. şeklinde akıp giden bir beyaz yaka yöneticisi günleri. Kişilik olarak kolay dert edinebilen bir yapıdayım. O sebeple kendime dert bulmakta güçlük çekmiyorum. Bugünlerde yurtdışı fuarlara takıldım, benim gitmek istediğim fuara daha junior bir marka yöneticisi götürüldü Amerika'ya. Ocak'da Hong Kong seyahati var ne yapıp edip benim gitmem lazım o seyahate, hak eden benim!.

Öte taraftan da şirket araçları değişecek, istediğim arabayı birşekilde kabul etmiyor şirket, halbuki sektörün önemli şirketinde önemli pozsiyonda bulunan yöneticiyim, hak ediyorum!. Neyse bari rengi istediğim gibi olsun, kaç yıldır beyaz arabaya biniyorum bu sefer lacivert istedim.. Buna şirketi ikna ederek benzininin, bakımının zerresine dokunmadığım, 7/24 bende olan şahsi arabam şeklinde kullandığım aracım istediğim modele yakın ve istediğim renkte olacak.

Sektör ortalamasında beyaz yakalı yönetici maaşı alıyorum. Sınırsız kullandığım iyi model bir cep telefonum, en üst düzey business model incecik laptopum, adıma çıkarılmış şirket adına haracamalar yaptığım, şirketin ödediği bir kredi kartım ve yaklaşık 10m2 bir odam var. Fakat her beyaz yakalı gibi şirkette her zaman şahsıma adil davranılmadığını düşünüyorum. L.A fuarına bile götürülmedim! En çok yükü taşıyan benim, en çok stresi savuşturan benim, satışlara takla attırıyorum, buna rağmen gördüğüm muamele beni bazen mutsuz ediyor. Kafamda bu sıkıntılar(!) ve okula yetişememe gerginliği ile devam ediyorum yola.

Okulda saat 18.00'e kadar nöbetçi öğretmen var, yine de 17.00'den sonra alınca, oğlum niye geç aldın diye atarlanıyor, üzülüyorum bende, herkesle beraber okuldan çıkmasını sağlayamadığım için. Nihayetinde en iyi eğitim alması için özel okula gidiyor, acil dil öğrenmesi lazım, 7 yaşında İngilizce öğrensin ki ilerleyen yaşlarda ikinci dili öğrenecek. Yaşıtları arasında ezilmemeli, iyi bir gelecek için eğitimini kusursuz tamamlamalı. Dolayısıyla okuldan 30-40 dk geç almak sınıf arkadaşları arasında sorun olabiliyor.

Okulun önünde her zaman olduğu gibi uygun yer yok, birkaç metre ileriye bir kenara sıkıştırıyorum arabayı. Yağmur sakin yağıyor, yine de bagajdan şemsiyemi alıp hızlı adımlarla giriyorum okula. Oğlum iniyor merdivenden, yeni okul kıyafetleri çıkmış, kitap listesi çıkmış. İyi bir para karşılığı satılıyor okul tarafından. Onları inceliyoruz ödemesini yapıp çıkıyoruz dışarı. Şemsiyemi açıyorum hemen, ıslanmasın oğlum. Cuma aktivitesi konuşmaya başlıyor, 12 sayfa ödevi varmış, kolayca yaparmış, uzun zamandır gitmiyormuşuz sinemaya mı gitsek acaba diye soruyor. Arabaya binelim konuşuruz diyorum. Okul otoban yan yolunda, yoğunluklu bir yan yol orası. Şehirlerarası otobüslerin kalktığı ufak bir nokta da var hemen okulun karşısında.

Birkaç metre ötedeki arabaya daha az ıslanarak binebilmek için okul bahçesinden çıkarken adımları hızlandırıyoruz. Yolun karşısına geçmek için kafamı kaldırıyorum terminalin köşesinde, okulun tam karşısında muşambalarla örtülmüş tezgahın hemen yanıbaşında onu görüyorum. Üzerinde 80'lerin çok tutulan renkli eşofman takımlarının üstü var. Altında yağmur suyundan üst tarafları koyulaşmış bir kot. Elleri cebinde, omuzlarını yukarı doğru çekmiş muhtemelen üşüyor ve işe yaramayan yağmurdan az ıslanabilme refleksi gösteriyor. Ayağında ünlü markalardan birinin eskimiş sahtesi bir spor ayakkabı. Muşambanın sulu koyuluğundan kırmızı tentesi zor seçilen simitçi tezgahının başında bizi izliyor. Gözgöze geliyoruz, gözümü kaçırıyorum arabaya doğru ilerlemeye başlıyorum.

Bizi izlediğini biliyorum, arabaya yaklaştıkca gözümü neden kaçırdığımı anlıyorum, çünkü utanıyorum. O soğuk havada satılması çok mümkün olmayan simitlerinin başında okuldan çocuklarını alan aileleri izliyor. Muhtemelen o da bir baba, hiç okuldan alabiliyor mu çocuklarını? Okuldan alırken sinema planları yapabiliyor mu? O havada kaç simit satmalı ki kitapları defterleri denkleştirebilsin?

Gözümün önüne bir anda Samsun sigarası paketi geliyor. Üniversitede içtiğim sigara, o kadar yaşlı değilim, her sigaranın bulunduğu bir dönem üniversite yıllarım. Ama param yok, en ucuzundan sigara alabiliyorum. İlk zamanlar utanıp Marlboro paketine sokardım, sonra insanlar sigara isteyince Marlboro paketinden Samsun çıkartma daha utanç verici olduğu için ondan vazgeçip salmıştım konuyu.

İstanbul'un en iyi semtinde büyümüş, iyi kolejlerinden birinde okumuştum. Liseyi bitirirken babam battı, ben de gazetecilik hayallerimi çöpe atıp zar zor kazandığım devlet üniversitesine gittim. Babam sıkı batmıştı, okul harçlığımı verebilmek için tüm yakınlarından günlük borç istiyordu. Aldığı parayı olduğu gibi bana veriyordu, okula gidebilmem için. Bir simit tezgahı yoktu, mühendisti yeniden toparlayacağını hayal ediyordu. Toparlayamadı... Ben arkadaş ortamlarında "yaa aç değilim" diye yiyemediğim pizzanın kılıfıyla ve Samsun sigarasıyla yaşamayı öğrenmek zorundaydım.

Arabaya doğru adımlarımı hızlandırdım, simitçi beni izliyor yada ben öyle hissediyorum, kim bilir ne düşünüyor, kendi çocuklarıyla yapamadıklarını mı, eve götüreceği ekmeğin bile parasını zor denkleştirdiği o günün laneti mi. Babam geliyor aklıma, içim sıkışıyor, yüreğime bir yumru oturuyor, geçmiyor 10 metrelik yol. İnsanoğlunun nankörlüğüne, bulunduğu kabın şeklini alışına bela okuyorum ve artık rengini beğenmediğim arabama binip oğlumla sinema planlarını konuşmaya başlıyorum...

7 Ocak 2017 Cumartesi

LETS'S GET STARTED :)

20 Haziran 2010 Pazar

7 Haziran 2010 Pazartesi

Arjantin'in ilk kralı.



Madem konu Dünya Kupası ve madem Arjantin milli takımı Türkiye şubesiyiz ilk kralı anmadan, Arjantin sevdalılarına anlatmadan geçmek olmaz.


Bu yazı “evvel zaman içinde” sözleriyle başlasaydı yadırganmazdı muhtemelen. Bir masalın barındırabileceği tüm ögelere sahip çünkü... Olması gerektiği kadar eski bir kahramanlık öyküsü, görebilenlerin görmeyen nesillere aktardığı kulaktan kulağa yayılan... bir kahraman, ona şansın ve kaderin yaptıkları, umulmayan anlarda umulmayan kapıların açılması ve başarı... Arjantin futbolunun henüz İngiliz göçmenlerin sokaklarda oynadığı ulusal bir eğlence tadında olduğu yıllardı 20.yy’ın başı ülkedeki futbol kulüpleri bir bir kurulmaya başlarken hemen hemen tamamı Arjantin halkı dışından olan insanların önderliğinde gerçekleşmiş oluşumlardı. Bu Güney Amerika ülkesi’nin vatandaşları resmi olmayan bir sömürge milleti gibi sürekli yoksulluk ve yaşam mücadelesi içinde olduklarından futbola daha doğrusu ülkelerinde vuku bulan bu enteresan İngiliz icadı spor olayına çok da yakın olamadılar uzunca bir süre...
Bir gün Dünya’nın önemli futbol ülkeleri sıralamasında ismi düşünmeden en önlere yazılacak bir millet olmalarının miladıdır Guillermo Stabile’nin doğuşu. Arjantin ve onun futbol kahramanları denince yeni yetme futbol ulemelarının hemen Messi demesi, biraz daha eskilerin, Maradona, kemale ermiş “Üstad” sınıfındakilerin de Di Stefano cevaplarına; hayır Arjantin futboluna gelmiş en önemli oyuncu Stabile’dir der Arjantinliler...

Çünkü Stabile ülkede futbolun peygamberidir. Arjantin ahalisi futbol sahnelerine ancak figüran rollerinde çıkma çabasındayken, gökten inen bir mesih gibi Arjantin’in futbol ufkunu açmıştır... İşte tüm bunlar yüzünden önemlidir Stabile, ilktir... Halen Arjantinliler Stabile ismini duyduklarında tanrı El Diego’ya yaptıkları gibi sonsuz bir saygı gösterisi içine girerler. Herman Soro’nun dediği gibi ”Eğer Stabile olmasaydı, Di Stefano olmazdı, dolayısıyla arkasından gelen diğerleri de..” Belki biraz abartı görünse de Tanrının Arjantin futbolu için gökten indirdiği isim sadece Guillermo Stabile’dir gerisi ise peşinden gidenler...

1905 yılında Buenos Aires’de Dünya’ya gelen Stabile’nin spor yetenekleri on beş yaşında keşfedildi ama futbolcu olarak değil! Yaşıtlarına göre çok daha hızlı ve dinamik birisi olmasından sebep atlet olarak... Özellikle kısa mesafe sprintlerinde başarılı olan Stabile bu alanda yetiştirmeye başladı kendisini. Zaten ülkede futbol henüz revaçta bir uğraşı olmadığından bir kaç yıl atlet olarak devam etti spor yaşamına. 1920’li yılların başında futbol kulüplerinin sayısının artması birçok Arjantin’li gencin bu alana yönelmesine sebep oldu. Özellikle başkent Buenos Aires’de İngilizlerin kurduğu bir çok kulüp gerçek kurucularının yavaş yavaş ülkeden ayrılması dolayısıyla Arjantinlilerin egemenliğine geçti. Fakat yerli halk ekonomik olarak kendini yeni toparladığıdan ve futbol bilgilerinin çok sınırlı olmasından dolayı kulüpleri yönetmekte çok güçlük çekmeye başladılar. Özellikle yetenekli oyuncu bulmakta zorlandıkları için uzun zaman futbolu iyi bilen yabancı teknik direktörleri bünyelerinde tuttular...



İşte böyle bir ortamda sporcu kimliğine güvenen Stabile birkaç arkadaşıyla birlikte Huracan Kulübünün kapısını çaldı. Kulüp denemeye aldığı gençlerden Stabile dışında kalan iki kişiyi seçerek Stabile’ye kapıyı gösterdi. Daha yetenekli ve kıvrak olduğunu düşündüğü arkadaşları takıma gşrebilmiş ancak kendisi seçilememişti. Aradan geçen bir kaç ayda tletizm antremanlarını sürdüren Stabile daha önce seçilen arkadaşlarından birinni tavsiyesiyle tekrar denemey tabi tutuldu ve bu defa kulübün İtalyan antrenörü tarafından takıma dahil edildi. Çok süratli olması ve en azından spor kökenli olması oyuncu kıtlığı çekilen bu dönemde olmalıydı takımda... Henüz Arjantin’in ulusal bir ligi kurulmadığından yerel liglerde mücadele eden Huracan’ın yedek oyuncularından biriydi Stabile.

1925’e kadar da bir kaç yıl daha böyle devam etti. Zaman zaman forma giyerek önemli gollere imza tıyordu ama yine de diğer oyuncular kadar yetenekli olmadığı düşünülüyordu. Huracan, yerel liglerde başarılı olarak popüler bir takım haline gelmişte ve yeni kurulacak olan bölgesel Arjantin ligine ilk katılan takımlardan biri oldu. Stabile’nin biraz daha ön plana çıktığı bu dönemde Huracan katıldığı bölgesel ligi de kazandı. 1927 yılına kadar katıldıkları turnuva ve organizasyonlarda toplan sekiz şampiyonluk yaşadılar ve bunların tamamında Stabile takımdaydı ve bazı başarılara direkt katkıları oldu... 1929 yılının sonlarında organizasyonunun yapılacağı duyulan Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olan komşu Uruguay Arjantin’i davet ettiğinde henüz ulusal anlamda bir lige dahi sahip olmadıklarından dolayı çekindiler. Çünkü her takımın ve oyuncunun takibinin zor olmasından sebep yapılacak seçmelerinin çok sağlıklı olmayacağı düşünülüyordu. Kupaya katılmaya kararverdiler ve ilk iş olarak ülkenin önde gelen kulüplerinin kapısını çaldılar bunların arasında pek tabii ki Huracan’da vardı. Guillermo Stabile kendi kulübünde dahi sürekli forma giyememesine rağmen o dönemki antrenörünün tavsiyesiyle milli takıma gönderildi. Düşünce yine aynıydı süratli bir oyuncu yedek olarak tutulabilirdi...



Uruguay’a hareket ettiklerinde Stabile yirmi beş yaşında ve daha önce hiç milli takım forması giymemiş bir isimdi. Zaten kupada forma giymesi de beklenmiyordu çok fazla. Arjantin’in açılış maçı olan Fransa maçına daha sonraları kendi yaptığı bir açıklamada kullandığı tabirle “işe yaramaz bir yedek” olarak başladı ve aynen o şekilde tamamladı. İkinci maçları olan Meksika maçından önce ise takımın sakatlanan forveti Roberto Cherro’nun yerine sahaya sürüldü. Kendisinden çok fazla beklenti olmadığı kesindi ve belki de bunun rahatlığı ile 6-3 kazandıkları maçta Dünya Kupası tarihinin ilk Hat-trick’ini gerçekleştirdi. Bir anda tüm dikkatleri üzerinde toplamıştı. Grup maçlarının üçüncüsü olan Şili maçında da iki gol birden atarak takımının 3-1 galibiyetinin mimarı oldu. İki maçta attığı beş gol Stabile’nin artık yedek değil takımın skor gücü olduğunun net işaretiydi. Yarı finalde eşleştikleri Amerika’yı 6-1’le dağıtırlarken Stabile koleksiyonuna iki gol daha ekleyerek Arjantin’e ilk Dünya Kupası finalini getirdi.


Finalde ise rakip ev sahibi Uruguay oldu. İlk yarısını biri Stabile’nin golüyle 2-1 önde bitirdikleri maçı 4-2 kaybederek ikincilikte kalıyolar ancak Dünya Kupaları tarihine ilk gol kralını armağan ediyorlardı. Guillermo Stabile! Bir oyuncunun sakatlığının sebep olduğu bu başarı Stabile’nin de kendine güveninin gelmesini sağlamıştı. Saha içinde müthiş sürati ve buna eklediği bitiriciliği ile tutulması mümkün olmayan bir oyuncu haline geldi.

1930 Dünya kupası her ne kadar Uruguay’ın şampiyonluğu ile sonlanmış olsa da kupaya damga vuran isim tartışmasız Guillermo Stabile idi. Toplam da attığı sekiz gol ile gol krallığını ve bugün dahi kırılamayan gol ortalaması rekorunu edindi.

Dünya Kupalarının ilk Hat-trick’i bugün Stabile’nin mezar taşına dahi kazınmışken Fifa 10 Kasım 2006 tarihinde yaptığı açıklamada ilk Hat-trick’in Stabile’den bir gün önce üç gol atmış olan ancak bir golünün yalnışlıkla başka isme yazılmış olduğu ortaya çıkarılan Amerika’lı Patenaude’ye ait olduğunu deklare etti. Bu, başta Arjantin futbol federasyonu olmak üzere tüm Arjantin halkını tarihte bir kaç kez daha olduğu gibi Fifa ile karşı karşıya getirdi. Hatta kazanılan Dünya Kupalarını iade etmeyi teklif edenler dahi oldu. Fakat gerçekten de yetmiş altı yıl sonra böyle bir saptama yapılması ve bunun basın yoluyla deklare edilmesi bir çok otoriteye mantıklı gelmedi...


Stabile, Dünya Kupası başarısıyla birlikte kendini tüm Dünya’ya duyurma fırsatını yakalamıştı. İtalya’nın en eski ve köklü klübü Genoa bu başarısını es geçmeyerek transfer etti kendisini. Stabile Genoa formasıya ilk maçında lider Bologna’ya üç gol birden atıp İtalya’daki futbol hayatına da Hat-trick’le merhaba dedi... Genoa’da oynadığı beş yıl boyunca gösterdiği başarı sayesinde ciddi bir hayran kitlesi edindi kendine.

Beş yılın sonunda İtalya’nın daha sonraları başka bir efsane Arjantinli’ye ev sahipliği yapacak olan kulübü Napoli istedi Stabile’yi. Belki elli yıl sonra şehire inen tanrının, mesihi rolüne yine Stabile soyunmuştu... Napoli’de bir sezon forma giyerek Paris’e uçtu. Red Star Paris takımında iki sezon oynarken aynı zamanda kulübün yardımcı antrenörlük görevini üstlenerek böylelikle ilerde yapacağı teknik direktörlük kariyerinin stajınıda tamamlamış oldu...

Arjantin’e döndüğünde mesihi bekleyen yeni görevi Arjantin milli takımının dümeniydi. O dümende tam onbir yıl kaldı ve toplam altı defa Copa America şampiyonluğu elde etti. Milli takım antrenörlüğü esnasında Racing Clup’un yönetimini de devraldı ve onlarla da üç defa Arjantin şampiyonluğuna ulaştı. Mesih yeşil sahalardaki hızını teknik direktörlük kulübesinde de tüm hızıyla devam ederken 1960 yılında önemli sağlık problemleri nedeniyle çekildi futbol arenasından, altı yıl sonra ise kalbi daha fazla dayanamadı ve yumdu hayata gözlerini...




Ölümü Arjantin’i derinden sarstı, çünkü futbol tarihlerinin önderini kaybetmişlerdi. Arjantin’in ilk büyük futbol yıldızı biraz daha yaşaması gereken bir yaşta göçtü Dünya’dan. Öldüğünde Di Stefano henüz kendini ıspatlamıştı, Maradona altı yaşındaydı, Messi ise içinde portakal geçen bir esprinin konusu olabilecek vaziyetteyken Arjantin en büyük golcüsüne elveda diyordu... ölümünden otuz yıl sonra Arjantin futbol federasyonu tarafından yüzyılın üç futbolcusundan biri seçildi. Diğer iki isim Di Stefano ve Maradona ödüllerini alırken Stabile’nin sadece resminin bulunduğu bir büst, tanrı Maradona’nın gözünden süzülen bir damla yaşa sebep oldu ve Stabile için “geçmişe baktığımda gördüğüm tek isim” diyerek atasını saygıyla andı.

4 Haziran 2010 Cuma

Denizli'nin gitmesi neden üzücü?



Mustafa Denizli Beşiktaş'a geldiğinde çok da mutlu olmamıştım açıkçası. Çalkantılı günlerde bir sürü spekülasyon altında ne yapar ne eder sorusu ile kendisini sevip sevmeme konusunda kararsız kalmış bir taraftar oluşumunun önünde kalması zaten kaybedilmiş sandığımız sezonda beni iyiden iyiye umutsuzluğa itmişti beni.

Ancak sezon ilerledikçe yavaş yavaş birşey farkettim. Beşiktaş basında hiç olmadığı kadar desteklenmeye, yorumlar ılımlılaşmaya hatalar sıkıntılar ört bas edilmeye başlanmıştı. İşte o an Mustafa Denizli'yi sevdiğim andır. Beşiktaş'ın medyada yıllarca ezildiği halden kurtuluşunun müsebibib olması sebebiyle baş tacı edesim geldi kendisini. Şansal, Erman, İbrahim Seten ve Mustafa Denizli sürekli beraber yemek yiyordu Erman gibi bir Beşiktaş düşmanı dahi duruldu eleştirilerinde. Sabah radyoda dinlediğim vatandaş bile hoca aşağı hoca yukarı Beşiktaş sempatizanı olmuştu. İşler tıkırındaydı açıkçası.




İşte Beşiktaş'ı şampiyon yapan gerçek tam olarak buydu. İddia ediyorum Mustafa Denizli yerinde Tigana olsa ikinci devredeki Fenerbahçe veya Bursa maçlarından sonra ipi çekilirdi. Yapı itibarıyla zaten kolay etkilenebilir bir mantaliteye sahip Demirören basın müdürü kankilerinin gazıyla çoktan kovardı hocayı. Buna mahal vermedi Denizli. Ne taktik, ne teknik, ne saha içi organizasyon, ne de idman programı(ki zaten herkes Mustafa Denizli'nin bu konularda çok da iyi olmadığını bilir), alayı yalan gerçek olan takım üzerindeki özgüven ve yaratılan "şampiyon Beşiktaş" sinerjisi idi.

Türkiye'de basın üzerinde bu kadar etkili iki isimden birisidir Denizli. Bu sebeple gidişi Beşiktaş için ciddi kayıptır ciddi üzücüdür. Medyadaki etkinliğini kaybetmiş bir Beşiktaş'ın yeni bir hoca ila başarılı olmasını çok çok zor görüyorum.

Çünkü Beşiktaş'ın muazzam bir tenkit potansiyeli vardır. Bu öncelikle kendi içinden çıkan klişeleşmiş kalıplarla hareket eden bir güruhun anti-başkan, anti yönetim söylemleriyle başlayan ve bundan yüz bulan medya kargalarının yüklendikçe yüklenmesi sonucu genelde takımı ligden kopartmayla sonlanan bir süreçtir.

İşte Quaresma transferinin gerçekleşmemiş olması düğmeye basılması için çok uyun zamandı. Tam ertesinde Mustafa Denizli de ayrılınca kargalara malzeme bol miktarda çıkmış oldu. Quaresma transferi başarısızlık değildir adam gelmek istemedi yapacak bir şey yok. Ben hiçbir yöneticinin ağzından bu transferi bitiridik söylemi duymamıştım zaten. Sadece yasal süreç olan borsaya görüşme bildirimi yapılmıştı. Bunu, algılama başarısı yüksek(!) olan medyamız transfer bitti nidalarıyla duyurdu ve taraftara da bi güzel verdi gazı. Transfer olmayınca da basiretsiz-beceriksiz yönetim diye taraftarın önüne yine başkan atıldı. Denizli ile yolların ayrıldığı ilk duyulduğunda dahi kimse detayını öğrenmeden başkana yüklenmişti ki gerçek ortaya çıktı. Son perde de Schuster mevzusund oynanıyor inanılmaz çeşitli eleştiriler, inanılmaz tenkitler sonuç: tü-kaka Demirören.



Başkan ne yapsın? Denizli sağlık sorunlarından sebeple bırakıcam diyor. Yeni hoca gerekli hem de acil gerekli takım 20 gün sonra toplanacak. boşta ve uygun olduğunu düşündükleri Schuster ile görüşüyorlar. Bir de Stuttgart'ın sağ açığı Hilbert işin içine giriyor buyrun size süper bir Alman temelli takım. Kaldı ki çok iş yapabiecek bir takım.

Dilimizde tüy bitti iki yıldır, medyanın bu gereksiz gazına Beşiktaşlılar gelmesin diye. Beşiktaşlı görünüp işleri sadece takımı ve başkanı eleştirmek olan arma sevgisinden yoksun gazetecileri aramıza almayalım taraftarlık olgusunu onlara tattırmayalım dedik. Mehmet Demirkol gibi etkin kalemlerin kasıtlı ve yalan temelli karalamalarına inanmayalım istedik. Hala da istiyoruz. Beşiktaş taraftarı formanın peşindedir içindekinin değil. Başkanlık makamı da şahısların değil Beşiktaş kulübünün makamıdır. Dolayısı ile Saygı gösterilmesi gereken şahıslar değil Beşiktaş kulübü başkanıdır. 3 günlük çakma gazetecilerin şaklaban yazılarına alet olamaz etmemeliyiz de.

Beşiktaş bugün Mustaf Denizli'nin söylemiyle tüm planını programını en erken yapmış olan kulüptür. Dolayısıyla Kimse kimseyi kandırmasın o yönetim kurulu olmasını istedikleri kadar geri zekalı değil. Biz başarısız olduğumuz gün eleştirelim testi kırılmadan dövmek niye?



Gazetelerde-televizyonlarda-radyolarda yer sahibi gazetecilerin bu iğrenç sololarını gün itibarıyla duymak Mustafa Denizli'nin gitmesine üzülmek demektir. Biz safları sıklaştıralım, ne kadar sıkı olursak o kadar zor çözülürüz.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Vuslat'a 5 kala

Başlığın konuyla alakası var mı bilmiyorum aklıma geldi yazdım. 1993 yılıydı ilk Kadıköy deplasmanımı yapmışım, 14 yaşımdayım. Babamın yanında çalışan bi abi emanet almış beni. O zaman maraton tribünün fiyatı 150.000 lira, ratio olarak değerini bilemiyorum ama ben almaya kalksam koymayacak bir para onu hatırlıyorum yani ucuz. Tribüne giriyorum ilk başta yarı yarıyayız sonra bizi kaydırdıkça kaydırıyorlar kenara. Rakip tribünden çıkan ses gök gürültüsü gibi, maçta da mağlup oluyoruz. Hayırsız bir debut yani. Bileti hala bende saklı. Ertesi gün sınıftaki çakma fenerli kız biletin arkasına not yazıyor "aman sakla, nasıl koyduk ama". Saklıyorum hakkaten. O günden sonra girmemize izin verilmeyen ve askerde olduğum için intikal edemediğim iki maç dışında her yıl gitmişim Kadıköy'e. 17 yıl olmuş...

Maraton'da, Eski açıkta, numaralının kıytırık bir köşesinde ve şimdiki yerinde sırasıyla maç izledik. Ve yarın bir yenisi ekleniyor, 17 yıl önce yaşadığım heyecandan çok da farklı değil Kadıköy deplasmanı. Haftalar öncesinden saymaya başlıyorsun günleri haftaları. Babam bu kadar stres olmama hep kızardı, muhtemelen hala da kızıyor. Her yıl, önce Beşiktaş'a gidip ordan tekrar Kadıköy'e geçmenin, maçtan sonra 1 saat bekleiyp evinle alakasız yerlere yarım saat yürümenin mantığını anlatamıyorum kimseye. Böyle bir akşam önceden de gözüme uyku girmez oluyo. Şimdi iki tane daha absolut içsem stada gidecem "GELİYORUZ" diye yazı yazacam sağa sola.
Neyse bu gece Fener maçı gecesi, eski maçlar var tv'de alkol eşliğinde izleyip motive olalım.

Valla msn'de online olsan bu kadar mesut olamam şu an :)))

BURAAASI BEŞİKTAŞŞŞ

8 Nisan 2010 Perşembe

Roma'nın Prensi



"İtalyan şirketinde çalışıyor olmanın ve Mayıs'daki Roma ziyaretinin verdiği gazla bir Totti yazısı iyi oldu."

Bazı insanlar vardır. Yaptıkları mesleğe özel anlamlar yüklerler. Salt para kazanmak için yapılan bir iş değildir, tersine özverinin amacı para kazanmaktan ziyade beslenen sevginin karşılık görebilmesi umududur... Yapılan işte sevgi olmak zorundadır özverinin olması için, daha da önemlisi başarılı olmak için. Futbolculuk bu kriterlere uyulmadığında yapılması en zor mesleklerden biri haline gelebilir. Nitekim O basit “Futbolcu” sözü aslında bir grubu, bir topluluğu hatta bir milleti temsil ediyor olabilir. O zaman anlarız ki bu meslek formasını severek giydiğiniz bir takımda icra ediliyorsa, alınan keyif kazanılan paranın çok çok önündedir. Hele de tuttuğunuz takımda forma giyme şansı yakaladıysanız... Doğuştan kalbinizin yarısını paylaştığınız evinizi, kız arkadaşınızı, okulunuzu geride bırakıp peşinden koştuğunuz, başarısı için dualar ettiğiniz benliğiniz, herşeyiniz takımınızın forması sırtınızda ve yıllarca oturduğunuz tribünler arkanızda sizin adınızı bağırıyor ne yapardınız? Var olan tüm gücünüzü takımın başarısı için kullanmazmıydınız? Eğer var olan gücünüz yetmiyorsa güçlenebilmek için günlerce çalışmazmıydınız? Yapardınız muhtemelen.

O da öyle yaptı yıllarca sarı kırmızı atkısıyla yer aldığı Olimpiyat stadının güney tribününe ve aşkına hiç ihanet etmedi kendini onlara adadı ve başardı...

Sonbahar’ın yaz kavuruculuğundan kurtulup yavaş yavaş görevini ifa ettiği bir günde doğdu, 1976 yılıydı... Annesi Fiorella ve babası Enzo abisi Riccardo’ya benzemesi için koydular Francesco ismini... Henüz bir yaşındayken tanıştığı futbol topundan bir daha ayrılamadı. Yaşıtları çizgi film izlerken o devamlı olarak topla geçiriyordu mevcut zamanını.

Abi Riccardo ve onun arkadaşlarıyla maç yapmaya çalışıyordu küçük boyuyla ama kendinden yaşça büyükler içinde eziliyordu sürekli... Porta Metronia semti Roma’nın kenar tabir edilen gelir seviyesi düşük semtlerinden biriydi. Ailesi yokluk içinde olmasına rağmen Francesco ve Riccardo’yu futbolcu yapmaya niyetliydiler ve semt takımı olan Fortituda’ya yazdırdılar iki kardeşi, 1984 yılıydı... Abisi daha yetenekli ve daha güçlüydü ayağını kırana kadar...

Riccardo o tarihten sonra futbol oynayamadı, Francesco ise daha bir hırslandı daha çok çalıştı ve zaten varolan yeteneğin ortaya çıkmasını sağladı. Yıldız adayı oluvermişti kısa sürede ve henüz sekiz yaşında. Lodigiani isimli küçük bir takıma transfer oldu. Bu arada yıllar yılı sevgisinin esiri olduğu o kutsal formayı ve idolü futbolcuları olimpiyat stadının tribünlerinden izliyordu abisi ve babasıyla beraber. Çoktan hedefini belirlemişti.

Aşığı olduğu renklerin bir parçası olmak...
Henüz oniki yaşındaydı, İtalyan devi Milan ülkenin dört bir yanına gönderdiği scoutlarla yetenek avcılığı yaparken başkent durağında, doğmaya çalışan futbol güneşini farkettiler, antreman sahası yanında bu altın saçlı çocuğun adını sorduklarında; Antrenörü Francesco dedi “Francesco Totti”.



Hemen Milan alt yapısına alınması için teklifte bulunuldu, Milano’da her türlü imkan sağlanacaktı, masraflar eğitim vede ülkenin en büyük kulübünde forma şansı... Ama o tercihini çoktan yapmıştı ailesininde desteği ile elinin tersiyle itti Milan’ı. Artık sıra Roma’da idi burnunun ucundaki yeteneği kaçırmamak adına Totti’yi minik takıma aldılar... İlk hedefini gerçekleştirmişti Totti artık aşkıyla yandığı takımının bir parçasıydı ve sırada yeni hedefler vardı... Çok çalıştı, minik takımdan ikinci takıma yükseldi ama burada da fazla durmayacaktı 1993 yılında Sırp hoca Vujadin Boskov onu A takıma çağırmıştı ve Totti sadece on yedi yaşındaydı.

Aynı yıl 23 Mart’ta Brescia ile deplasmanda oynanan maçta ilk defa forma giydi. Mevkii si tam anlamaıyla forvet olmasa da gole yönelik bir oyuncuydu, orta alanda da oynayabiliyordu aslında tam anlamıyla forvet arkası denilen bir 10 numaraydı. Yeni hocası Carlo Mazzone daha çok forma şansı tanıdı Totti’ye 1994 yılında ilk golünü Foggia’ya attı. Yıllarca tribünde seyrettiği takımı adına bir şeyler başarabilmek hoşuna gitmişti.

Yeteneklerini farkedenlerden biri de Cesare Maldini idi genç milli takım teknik direktörü onu 18 yaş altı milli takım ile birlikte Avrupa şampiyonasına götürdü 1995 yılında finalde İspanya’ya 4-1 kaybeden takımın tek golünü atmıştı Totti... 1997 yılında Çek teknik direktör Zdenek Zeman’ın gelmesiyle Roma’daki en güzel günleri başlıyordu. Yaşı da yirminin üzerine çıkmıştı ki o sezon Roma adına onüç gol kaydetti.

Olimpiyat stadındaki kalabalık daha önce hiç bir oyuncusuna göstermediği özel bir sevgi beslemeye başlamıştı Totti’ye yıllarca edineceği bir çok lakaptan ilki olan “Küçük Prens” ismi yakıştırılmıştı ve Roma’nın küçük Prensi bu sevgiyi karşılıksız bırakmaya niyetli değildi. Sakat veya cezalı olduğu maçları kendi tribünü yerine fanatik Ultras taraftarının bulunduğu tribünlerde izlemesi aynı onlar gibi tezahürat yapması bunun ilk emareleriydi.

İtalya milli takım teknik direktörü Dino Zoff 1998 yılındaki İsviçre maçı için çağırdı Totti’yi, oynadığı futbol yeterince dikkat çekmişti artık. Fakat Zoff 98 Dünya Kupası kadrosuna almadı kendisini bunun sebebi halan bilinmiyor bu kadar formda ve genç bir oyuncunun neden oynamadığı? Zeman’ın taktiğinde Arjantin’li yıldız Abel Balbo’nun hemen arkasında oynayan Totti son derece başarılıydı. Uzaktan vurduğu sert şutlar frikik ve penaltı becerisi iyiden iyiye ortaya çıkmıştı ve “Küçük Prens” artık “Prens” olmuştu, Roma’nın Prensi...



Taraftarlar onu tüm futbolculardan daha çok seviyor daha çok ilgi gösteriyordu. Kendi tarftarlarının saha içinde aynasıydı o, ezeli rakipleri Lazio’dan nefret ediyor ve onlara gol attığı bir maçta Lazio tribünlerinin önüne gidip forması kaldırıp altındaki tshirtte yazanları gösteriyordu tribünlere “Vi ho purgato ancora” (sizi yine alt ettim çocuklar) Bu ve bunun gibi davranışları Roma tribünlerinin ve Ultras’ın Totti sevdasını fersah fersah katlaması demekti...

Daha da önemlisi yavaş yavaş tüm İtalya Totti’ye bir sevgi besliyor ve ulusal anlamda bir yıldız olmaya doğru ilerliyordu. Bunu başarabilmesi için önünde sadece bir engel kalmıştı...

2000 yılında Hollanda ve Belçika ortak düzenlediler Avrupa şampiyonasını. Totti, kariyerine yön vereceği bu çok önemli şampiyonada takımıyla yarı finale kadar geldi. Yarı finalde rakip ev sahibi Hollanda idi Amsterdam’daki karşılaşmanın normal süresi berabere bitmişti uzatmalardan sonra da penaltı atışlarına geçildi sırayla atılan penaltıların ardından sıra Totti’ye geldiğinde Çek futbolcu Panenka’nın yıllar önce Almanya’ya attığı penaltı golünün aynısını yolladı Hollanda kalesine. Topun dibine yaptığı vuruş havada süzülerek ağlarla buluştu. “Cucchiaio” ismi verilen bu aşırtma vuruş şeklinin uzmanlarından biri haline geldi Totti daha sonraları, ama o gün yaptığı vuruş yıllarca unulmayacaktı.



İtalya finaldeydi ve sadece bir adım kalmıştı şampiyonluk için. Rakip Dünya Şampiyonu Frasa idi. Elli beşinci dakika da 1-0 öne geçen İtalya son dakikaya da bu skorla giriyordu. Oyuncular yedek kuılübesinde kol kola şampiyonluk düdüğünü beklerken zaferin kokusu İtalya halkını sokağa dökmek üzere hazırlamıştı...

O dakikada Totti’nin taca bıraktığı bir top Barthez tarafından İtalya ceza sahasına atılıyor hazırlanan pozisyonda da Fransa beraberlik golünü atıyordu. Totti kendi anlatımıyla bir anda kulaklarında oluşan uğultuyla sadece etrafta olan bitene boş gözlerle bakabilmişti. Hayatında yaşadığı en büyük şoklardan biri yıkıma dönüşecekti sadece onbeş dakika sonra...

Totti muhteşem oynadığı finalde takımının kaybetmesiyle hüzün denizinde boğuldu. Maçın adamı kaybeden takımın oyuncusu olmasına alışık olmasak da “Francesco Totti” ismi anons edildiğinde anlamıştık; İtalya, kahramanıyla dönüyordu yurda... Totti hain ve zor İtalyan medyasında bile tek başına manşetti ertesi gün. Herkes ondan söz ediyor oynadığı oyunun milli takımlarına gümüş madalya kazandırdığından bahsediyordu. Roma’nın prensi halk kahramanlığına soyunmuştu.



Roma şehrinin diğer yakasındaki düşman kuzenleri saymazssak tüm İtalya’daki futbol tutkunlarının gözdesiydi Totti... Roma için yapamadığını Azzuri formasıyla yapmıştı. Artık bol bol transferi haberi vardı kendisiyle ilgili Real Madrid ve Milan haberlerin baş kaynağıyken Totti yıllar önce yaptığını yaptı başaracağı çok başarı ve yaşayacağı çok sevgi vardı başkentte herkesi herşeyi reddetti Roma’yı bile! Teklif ettikleri kontratı sezon sonuna saklamak istemişti çünkü prensin halkına armağan etmesi gereken bir hediye vardı...

Aslında bu geride kalan sezon çok iç açıcı değildi Totti için bireysel anlamda kendini görmek istediği yerlere ulaşmış olsa da takım bazında aynı başarıyı yakalayamadı bir türlü. Şampiyonluğu ezeli rakip Lazio’ya kaptırıp milli takımla Avrupa şampiyonluğunun eşiğinden dönmüştü... 99 yılında takımın başına gelmiş olan Fabio Capello şampiyonluk koymuştu takımın hedefini, planlarının içinde daha doğrusu en başında ise tabiiki Totti vardı.



O sezon Olimpiyat stadının Güney tribünü yirmi yıllık hasreti noktaladı, aşkının karşılığını yirmi yılda bir görebilmek ama yine de sevgisinden bir damla bile kaybetmemek tam tersine hasretin uzadığı her yıl daha bir sevgiyle daha bir tutkuyla takımlarına bağlanıp her maçta daha kalabalık olabilmek Roma taraftarına özgüydü... Totti’de en az onlar kadar fedakar olduğunu ıspatlamıştı, her yıl şampiyonluk tadabileceği Avrupa’nın zirvesine çıkabileceği çok daha fazla para ve lüks içinde yaşabileceği kulüplerin tekliflerine gülüp geçerek...

O yıl Roma bayramı yaşandı ve bitti ama artık prens “il Grande Capitane”( Büyük kaptan) olarak anılacaktı. Roma’lı nın her tezahüratında onun adı geçecek her pankartında onun resmi olacaktı takımları yenildiğinde yaşanılan üzüntünün sığınılacak limanıydı Totti. “Artık misyonu doldu transfer zamanı” diyerek kapıyı çalan futbol akbabaları usanmadan belki kaçıncı kez elleri boş dönecekti. Çünkü şampiyonluğun hemen ertesi kendi gidip kulübünün kapısını çaldı sözleşme yapmak için ve önüne ne koyulduysa imzaladı içeriğine içine bakmadan çünkü imza attığı kağıdın başındaki As Roma amblemi idi onu zengin eden ...

Kulübü hiç bir zaman hakkını yemedi Toti’nin çok yakın zaman da İtalya’nın en çok kazanan oyuncusu oluvermişti. İtalya’nın halk kahramanı oldu dedik ama başka bir şeyde ekledik medyanın hainliği. İtalyan medyası Totti’nin aldığı parayı ve oynadığı oyunu sürekli olarak karşılaştırıyordu onunda dışında çirkef bir futbolcu olarak lanse ediliyordu halka.

Bütün bu eleştiriler altında Uzakdoğu’ya uçtu Dünya Kupası için herkes ondan büyük başarılar beklerken ikinci turdaki Kore maçında kırmızı kartla oyun dışı kalıp basının eline iyice koz vermiş oldu. Artık İtalyan basınına göre aptal bir sarışındı o hakkında her gün fıkralar zeka seviyesini anlatan espiriler yayınlanıyordu gazetelerde... Prens zor günler geçiriyordu arkasında her zamanki gibi Roma tribünleri vardı ama yinede zordu herşey.

Kendini hayır işlerine vermeyi kararlaştırdı biraz kafasını dağıtmak için Unicef’in iyi niyet elçisi olarak görev aldı. Bir kitap çıkardı kitabın içeriği, etrafında onu eleşirenlere muhteşem bir yanıttı, kendisiyle ilgili yapılan ve yazılan bütün iğneleyici esprileri bir kitapta toplayarak satışa çıkardı hatta kendinden de ekledi. Ve televizyonda bizzat anlattı; Yayın evinin sahibi gelip kitap satışının bir milyona yaklaştığını söyler. Totti’de buna cevap olarak “ Bu imkansız ben sadece bir tane yazmıştım” der. Evet o kitap “Totti fıkraları” ismiyle neredeyse bir milyon sattı, haftalarca listelerden inmedi ve tüm geliri Unicef’e gitti. Böylelikle hem kendiyle yüzleşebildiğini gösterdi hemde ciddi yardımlarda bulunarak sevenlerinin gözünde yüceldi Totti...

2004 yılında yeni bir macera için Portekiz’e gitti ama o kadar kötü bir İtalya vardı ki kupada o da onlara ayak uydurdu hatta biraz da abarttı ve Danimarkalı Poulsen’e tükürdüğü için dört maç ceza aldı, zaten İtalya da ilk turu geçemedi... Yine zor günler bekliyordu Totti’yi çünkü defa hocası Capello ile de sorunlar yaşamaya başlamıştı ve bu sezon kötü gidecekti anlaşılan...

Nitekim öyle oldu sevdiği futbolcuları yücelten sevmediklerinide yerin dibine sokan Capello uğraşmaya başladı Totti ile, genç oyunculara şımarık Totti yerine çalışkan Emerson’u örnek almalarını öğütlüyordu sürekli Totti defalarca kampı terk etti ana hep haklı çıktı. Halkı prensine sahip çıkmıştı Capello lanetleniyordu Roma halkı tarafından... Sokakta bile yürümekte zorluk çekmeye başlamıştı taraftarın tepkisinden ve sonunda dayanmayıp gitti. Gittiğinde Roma çok zor durumdaydı, küme düşmeme mücadelesi veriliyordu ve Totti medyaya Capello’nun kendilerini zor durumda bırakıp gittiğini açıkladı kurnazca... halbuki kendisi de çok iyi biliyordu Capello’nun neden ve nasıl gittiğini. Hiçde aptal sarışın değildi.




Zor günlerini çabuk atlatmıştı çünkü İtalya’nın en güzel kadınlarından biri olan model “Ilary Blasi”ye aşık oldu Totti. Duygularını ve anlatmak istediklerini hep gol sevinçlerine yansıtıyordu ve bu defa da “Benzersizssin” yazısı çıktı formasının altından, bu açık evlenme teklifi kabul edildi ve Totti dünya evine girmeye hazırlanmaya başladı. Kilise önünden canlı yayınlanan nikah törenini İtalya halkı saatlerce izledi televizyondan. Zaten bir kaç ay sonrada Totti gol sevinçlerinde başparmağını emmeye başlamıştı oğlu Christian’ın doğum haberiydi bu, İki yıl sonra bir de kızı oldu.



Edindiği sayısız lakabın en sonuncusu “Sarı İlah” oldu. Roma’nın sarı ilahı hayatının hiç bir döneminde mükemmel olamadı, ofsayta da düştü, yalnış pas da attı ama bir halkın susamışlığının çaresi oldu onların içinden geldi ve onlar gibi davranmaya yaşamaya devam etti. Eline geçen hiç bir fırsatı değerlendirmedi ve Halkının kahramanı oldu. Yaşadığı aşkın karşılıksız olmadığını öğrendi, geçtiğimiz sezon kendisinin yaşlandığı ve verimsizleştiği söylentileri, tıpkı “aptal sarışın” olayında olduğu gibi yirmi altı gol ve Avrupa gol krallığıyla birlikte alınan altın ayakkabıyla tarihe karıştı. Yıllar önce boynunda sarı kırmızı atkısıyla izlediği sevgilisine verdiği sözü yerine getirmenin rahatlığı içinde yaşıyor artık. He bide emekli olur olmaz kale arkası tribününden bir kombine bilet almanın hayaliyle...

14 Ocak 2010 Perşembe

Tek ses iki yürek divan'a giriyoruz.



Malumunuz 31 Ocak günü topyekün kongreye gidiyoruz. "Beşiktaşlı" olanların rüştünü ıspatlyacakları gün o gün. Fakat bu yıl başkan adaylarından ziyade Divan seçimine konsantreyiz. Tribünümüzün iki emekçisi gazeteci "Victory" Levent Kulu ve Bankacı Üstün İzer Divan kuruluna adaylıklarını koydular.




Levent'in aday numarası 109. Beşiktaş tribünlerinin efsane pankartı Victory'nin sahibi. Kendisi Portekiz'den Ukrayna'ya pankartıyla birlikte Beşiktaş'ın peşinde. Aynı zamanda Hürriyet gazetesi'nin başarılı fotoğrafçısı.



Üstün ise 31 yaşında 18 yıldır kapalı tribünde. Aday numarası 105. Herkes tarafından tanınan ve sevilen "Has" Beşiktaşlı. Ben bunca yıldır maç kaçırdığını görmedim-şahit olmadım. Beşiktaş çıkarları doğrultusunda hareket eder ve gerçek alternatif fikirler üretir. Başarılı bir bankacı iş yeri Kabataş'tan Ümraniye'ye taşınınca istifa etmeyi düşündü ama yoğun uğraşlarla vazgeçirildi. :)

iki kardeşimiz de Beşiktaş'ın en üst oluşumu "Divan " için adaylar. Beşiktaş kongresinin, 10 divan adayı kontenjanının 2'sini bu değerli kardeşlerime ayıracağına eminim. Beşiktaş tribünlerinin sesi divan kurulunda yankılanacak umarım.