7 Ocak 2017 Cumartesi

LETS'S GET STARTED :)

20 Haziran 2010 Pazar

7 Haziran 2010 Pazartesi

Arjantin'in ilk kralı.



Madem konu Dünya Kupası ve madem Arjantin milli takımı Türkiye şubesiyiz ilk kralı anmadan, Arjantin sevdalılarına anlatmadan geçmek olmaz.


Bu yazı “evvel zaman içinde” sözleriyle başlasaydı yadırganmazdı muhtemelen. Bir masalın barındırabileceği tüm ögelere sahip çünkü... Olması gerektiği kadar eski bir kahramanlık öyküsü, görebilenlerin görmeyen nesillere aktardığı kulaktan kulağa yayılan... bir kahraman, ona şansın ve kaderin yaptıkları, umulmayan anlarda umulmayan kapıların açılması ve başarı... Arjantin futbolunun henüz İngiliz göçmenlerin sokaklarda oynadığı ulusal bir eğlence tadında olduğu yıllardı 20.yy’ın başı ülkedeki futbol kulüpleri bir bir kurulmaya başlarken hemen hemen tamamı Arjantin halkı dışından olan insanların önderliğinde gerçekleşmiş oluşumlardı. Bu Güney Amerika ülkesi’nin vatandaşları resmi olmayan bir sömürge milleti gibi sürekli yoksulluk ve yaşam mücadelesi içinde olduklarından futbola daha doğrusu ülkelerinde vuku bulan bu enteresan İngiliz icadı spor olayına çok da yakın olamadılar uzunca bir süre...
Bir gün Dünya’nın önemli futbol ülkeleri sıralamasında ismi düşünmeden en önlere yazılacak bir millet olmalarının miladıdır Guillermo Stabile’nin doğuşu. Arjantin ve onun futbol kahramanları denince yeni yetme futbol ulemelarının hemen Messi demesi, biraz daha eskilerin, Maradona, kemale ermiş “Üstad” sınıfındakilerin de Di Stefano cevaplarına; hayır Arjantin futboluna gelmiş en önemli oyuncu Stabile’dir der Arjantinliler...

Çünkü Stabile ülkede futbolun peygamberidir. Arjantin ahalisi futbol sahnelerine ancak figüran rollerinde çıkma çabasındayken, gökten inen bir mesih gibi Arjantin’in futbol ufkunu açmıştır... İşte tüm bunlar yüzünden önemlidir Stabile, ilktir... Halen Arjantinliler Stabile ismini duyduklarında tanrı El Diego’ya yaptıkları gibi sonsuz bir saygı gösterisi içine girerler. Herman Soro’nun dediği gibi ”Eğer Stabile olmasaydı, Di Stefano olmazdı, dolayısıyla arkasından gelen diğerleri de..” Belki biraz abartı görünse de Tanrının Arjantin futbolu için gökten indirdiği isim sadece Guillermo Stabile’dir gerisi ise peşinden gidenler...

1905 yılında Buenos Aires’de Dünya’ya gelen Stabile’nin spor yetenekleri on beş yaşında keşfedildi ama futbolcu olarak değil! Yaşıtlarına göre çok daha hızlı ve dinamik birisi olmasından sebep atlet olarak... Özellikle kısa mesafe sprintlerinde başarılı olan Stabile bu alanda yetiştirmeye başladı kendisini. Zaten ülkede futbol henüz revaçta bir uğraşı olmadığından bir kaç yıl atlet olarak devam etti spor yaşamına. 1920’li yılların başında futbol kulüplerinin sayısının artması birçok Arjantin’li gencin bu alana yönelmesine sebep oldu. Özellikle başkent Buenos Aires’de İngilizlerin kurduğu bir çok kulüp gerçek kurucularının yavaş yavaş ülkeden ayrılması dolayısıyla Arjantinlilerin egemenliğine geçti. Fakat yerli halk ekonomik olarak kendini yeni toparladığıdan ve futbol bilgilerinin çok sınırlı olmasından dolayı kulüpleri yönetmekte çok güçlük çekmeye başladılar. Özellikle yetenekli oyuncu bulmakta zorlandıkları için uzun zaman futbolu iyi bilen yabancı teknik direktörleri bünyelerinde tuttular...



İşte böyle bir ortamda sporcu kimliğine güvenen Stabile birkaç arkadaşıyla birlikte Huracan Kulübünün kapısını çaldı. Kulüp denemeye aldığı gençlerden Stabile dışında kalan iki kişiyi seçerek Stabile’ye kapıyı gösterdi. Daha yetenekli ve kıvrak olduğunu düşündüğü arkadaşları takıma gşrebilmiş ancak kendisi seçilememişti. Aradan geçen bir kaç ayda tletizm antremanlarını sürdüren Stabile daha önce seçilen arkadaşlarından birinni tavsiyesiyle tekrar denemey tabi tutuldu ve bu defa kulübün İtalyan antrenörü tarafından takıma dahil edildi. Çok süratli olması ve en azından spor kökenli olması oyuncu kıtlığı çekilen bu dönemde olmalıydı takımda... Henüz Arjantin’in ulusal bir ligi kurulmadığından yerel liglerde mücadele eden Huracan’ın yedek oyuncularından biriydi Stabile.

1925’e kadar da bir kaç yıl daha böyle devam etti. Zaman zaman forma giyerek önemli gollere imza tıyordu ama yine de diğer oyuncular kadar yetenekli olmadığı düşünülüyordu. Huracan, yerel liglerde başarılı olarak popüler bir takım haline gelmişte ve yeni kurulacak olan bölgesel Arjantin ligine ilk katılan takımlardan biri oldu. Stabile’nin biraz daha ön plana çıktığı bu dönemde Huracan katıldığı bölgesel ligi de kazandı. 1927 yılına kadar katıldıkları turnuva ve organizasyonlarda toplan sekiz şampiyonluk yaşadılar ve bunların tamamında Stabile takımdaydı ve bazı başarılara direkt katkıları oldu... 1929 yılının sonlarında organizasyonunun yapılacağı duyulan Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olan komşu Uruguay Arjantin’i davet ettiğinde henüz ulusal anlamda bir lige dahi sahip olmadıklarından dolayı çekindiler. Çünkü her takımın ve oyuncunun takibinin zor olmasından sebep yapılacak seçmelerinin çok sağlıklı olmayacağı düşünülüyordu. Kupaya katılmaya kararverdiler ve ilk iş olarak ülkenin önde gelen kulüplerinin kapısını çaldılar bunların arasında pek tabii ki Huracan’da vardı. Guillermo Stabile kendi kulübünde dahi sürekli forma giyememesine rağmen o dönemki antrenörünün tavsiyesiyle milli takıma gönderildi. Düşünce yine aynıydı süratli bir oyuncu yedek olarak tutulabilirdi...



Uruguay’a hareket ettiklerinde Stabile yirmi beş yaşında ve daha önce hiç milli takım forması giymemiş bir isimdi. Zaten kupada forma giymesi de beklenmiyordu çok fazla. Arjantin’in açılış maçı olan Fransa maçına daha sonraları kendi yaptığı bir açıklamada kullandığı tabirle “işe yaramaz bir yedek” olarak başladı ve aynen o şekilde tamamladı. İkinci maçları olan Meksika maçından önce ise takımın sakatlanan forveti Roberto Cherro’nun yerine sahaya sürüldü. Kendisinden çok fazla beklenti olmadığı kesindi ve belki de bunun rahatlığı ile 6-3 kazandıkları maçta Dünya Kupası tarihinin ilk Hat-trick’ini gerçekleştirdi. Bir anda tüm dikkatleri üzerinde toplamıştı. Grup maçlarının üçüncüsü olan Şili maçında da iki gol birden atarak takımının 3-1 galibiyetinin mimarı oldu. İki maçta attığı beş gol Stabile’nin artık yedek değil takımın skor gücü olduğunun net işaretiydi. Yarı finalde eşleştikleri Amerika’yı 6-1’le dağıtırlarken Stabile koleksiyonuna iki gol daha ekleyerek Arjantin’e ilk Dünya Kupası finalini getirdi.


Finalde ise rakip ev sahibi Uruguay oldu. İlk yarısını biri Stabile’nin golüyle 2-1 önde bitirdikleri maçı 4-2 kaybederek ikincilikte kalıyolar ancak Dünya Kupaları tarihine ilk gol kralını armağan ediyorlardı. Guillermo Stabile! Bir oyuncunun sakatlığının sebep olduğu bu başarı Stabile’nin de kendine güveninin gelmesini sağlamıştı. Saha içinde müthiş sürati ve buna eklediği bitiriciliği ile tutulması mümkün olmayan bir oyuncu haline geldi.

1930 Dünya kupası her ne kadar Uruguay’ın şampiyonluğu ile sonlanmış olsa da kupaya damga vuran isim tartışmasız Guillermo Stabile idi. Toplam da attığı sekiz gol ile gol krallığını ve bugün dahi kırılamayan gol ortalaması rekorunu edindi.

Dünya Kupalarının ilk Hat-trick’i bugün Stabile’nin mezar taşına dahi kazınmışken Fifa 10 Kasım 2006 tarihinde yaptığı açıklamada ilk Hat-trick’in Stabile’den bir gün önce üç gol atmış olan ancak bir golünün yalnışlıkla başka isme yazılmış olduğu ortaya çıkarılan Amerika’lı Patenaude’ye ait olduğunu deklare etti. Bu, başta Arjantin futbol federasyonu olmak üzere tüm Arjantin halkını tarihte bir kaç kez daha olduğu gibi Fifa ile karşı karşıya getirdi. Hatta kazanılan Dünya Kupalarını iade etmeyi teklif edenler dahi oldu. Fakat gerçekten de yetmiş altı yıl sonra böyle bir saptama yapılması ve bunun basın yoluyla deklare edilmesi bir çok otoriteye mantıklı gelmedi...


Stabile, Dünya Kupası başarısıyla birlikte kendini tüm Dünya’ya duyurma fırsatını yakalamıştı. İtalya’nın en eski ve köklü klübü Genoa bu başarısını es geçmeyerek transfer etti kendisini. Stabile Genoa formasıya ilk maçında lider Bologna’ya üç gol birden atıp İtalya’daki futbol hayatına da Hat-trick’le merhaba dedi... Genoa’da oynadığı beş yıl boyunca gösterdiği başarı sayesinde ciddi bir hayran kitlesi edindi kendine.

Beş yılın sonunda İtalya’nın daha sonraları başka bir efsane Arjantinli’ye ev sahipliği yapacak olan kulübü Napoli istedi Stabile’yi. Belki elli yıl sonra şehire inen tanrının, mesihi rolüne yine Stabile soyunmuştu... Napoli’de bir sezon forma giyerek Paris’e uçtu. Red Star Paris takımında iki sezon oynarken aynı zamanda kulübün yardımcı antrenörlük görevini üstlenerek böylelikle ilerde yapacağı teknik direktörlük kariyerinin stajınıda tamamlamış oldu...

Arjantin’e döndüğünde mesihi bekleyen yeni görevi Arjantin milli takımının dümeniydi. O dümende tam onbir yıl kaldı ve toplam altı defa Copa America şampiyonluğu elde etti. Milli takım antrenörlüğü esnasında Racing Clup’un yönetimini de devraldı ve onlarla da üç defa Arjantin şampiyonluğuna ulaştı. Mesih yeşil sahalardaki hızını teknik direktörlük kulübesinde de tüm hızıyla devam ederken 1960 yılında önemli sağlık problemleri nedeniyle çekildi futbol arenasından, altı yıl sonra ise kalbi daha fazla dayanamadı ve yumdu hayata gözlerini...




Ölümü Arjantin’i derinden sarstı, çünkü futbol tarihlerinin önderini kaybetmişlerdi. Arjantin’in ilk büyük futbol yıldızı biraz daha yaşaması gereken bir yaşta göçtü Dünya’dan. Öldüğünde Di Stefano henüz kendini ıspatlamıştı, Maradona altı yaşındaydı, Messi ise içinde portakal geçen bir esprinin konusu olabilecek vaziyetteyken Arjantin en büyük golcüsüne elveda diyordu... ölümünden otuz yıl sonra Arjantin futbol federasyonu tarafından yüzyılın üç futbolcusundan biri seçildi. Diğer iki isim Di Stefano ve Maradona ödüllerini alırken Stabile’nin sadece resminin bulunduğu bir büst, tanrı Maradona’nın gözünden süzülen bir damla yaşa sebep oldu ve Stabile için “geçmişe baktığımda gördüğüm tek isim” diyerek atasını saygıyla andı.

4 Haziran 2010 Cuma

Denizli'nin gitmesi neden üzücü?



Mustafa Denizli Beşiktaş'a geldiğinde çok da mutlu olmamıştım açıkçası. Çalkantılı günlerde bir sürü spekülasyon altında ne yapar ne eder sorusu ile kendisini sevip sevmeme konusunda kararsız kalmış bir taraftar oluşumunun önünde kalması zaten kaybedilmiş sandığımız sezonda beni iyiden iyiye umutsuzluğa itmişti beni.

Ancak sezon ilerledikçe yavaş yavaş birşey farkettim. Beşiktaş basında hiç olmadığı kadar desteklenmeye, yorumlar ılımlılaşmaya hatalar sıkıntılar ört bas edilmeye başlanmıştı. İşte o an Mustafa Denizli'yi sevdiğim andır. Beşiktaş'ın medyada yıllarca ezildiği halden kurtuluşunun müsebibib olması sebebiyle baş tacı edesim geldi kendisini. Şansal, Erman, İbrahim Seten ve Mustafa Denizli sürekli beraber yemek yiyordu Erman gibi bir Beşiktaş düşmanı dahi duruldu eleştirilerinde. Sabah radyoda dinlediğim vatandaş bile hoca aşağı hoca yukarı Beşiktaş sempatizanı olmuştu. İşler tıkırındaydı açıkçası.




İşte Beşiktaş'ı şampiyon yapan gerçek tam olarak buydu. İddia ediyorum Mustafa Denizli yerinde Tigana olsa ikinci devredeki Fenerbahçe veya Bursa maçlarından sonra ipi çekilirdi. Yapı itibarıyla zaten kolay etkilenebilir bir mantaliteye sahip Demirören basın müdürü kankilerinin gazıyla çoktan kovardı hocayı. Buna mahal vermedi Denizli. Ne taktik, ne teknik, ne saha içi organizasyon, ne de idman programı(ki zaten herkes Mustafa Denizli'nin bu konularda çok da iyi olmadığını bilir), alayı yalan gerçek olan takım üzerindeki özgüven ve yaratılan "şampiyon Beşiktaş" sinerjisi idi.

Türkiye'de basın üzerinde bu kadar etkili iki isimden birisidir Denizli. Bu sebeple gidişi Beşiktaş için ciddi kayıptır ciddi üzücüdür. Medyadaki etkinliğini kaybetmiş bir Beşiktaş'ın yeni bir hoca ila başarılı olmasını çok çok zor görüyorum.

Çünkü Beşiktaş'ın muazzam bir tenkit potansiyeli vardır. Bu öncelikle kendi içinden çıkan klişeleşmiş kalıplarla hareket eden bir güruhun anti-başkan, anti yönetim söylemleriyle başlayan ve bundan yüz bulan medya kargalarının yüklendikçe yüklenmesi sonucu genelde takımı ligden kopartmayla sonlanan bir süreçtir.

İşte Quaresma transferinin gerçekleşmemiş olması düğmeye basılması için çok uyun zamandı. Tam ertesinde Mustafa Denizli de ayrılınca kargalara malzeme bol miktarda çıkmış oldu. Quaresma transferi başarısızlık değildir adam gelmek istemedi yapacak bir şey yok. Ben hiçbir yöneticinin ağzından bu transferi bitiridik söylemi duymamıştım zaten. Sadece yasal süreç olan borsaya görüşme bildirimi yapılmıştı. Bunu, algılama başarısı yüksek(!) olan medyamız transfer bitti nidalarıyla duyurdu ve taraftara da bi güzel verdi gazı. Transfer olmayınca da basiretsiz-beceriksiz yönetim diye taraftarın önüne yine başkan atıldı. Denizli ile yolların ayrıldığı ilk duyulduğunda dahi kimse detayını öğrenmeden başkana yüklenmişti ki gerçek ortaya çıktı. Son perde de Schuster mevzusund oynanıyor inanılmaz çeşitli eleştiriler, inanılmaz tenkitler sonuç: tü-kaka Demirören.



Başkan ne yapsın? Denizli sağlık sorunlarından sebeple bırakıcam diyor. Yeni hoca gerekli hem de acil gerekli takım 20 gün sonra toplanacak. boşta ve uygun olduğunu düşündükleri Schuster ile görüşüyorlar. Bir de Stuttgart'ın sağ açığı Hilbert işin içine giriyor buyrun size süper bir Alman temelli takım. Kaldı ki çok iş yapabiecek bir takım.

Dilimizde tüy bitti iki yıldır, medyanın bu gereksiz gazına Beşiktaşlılar gelmesin diye. Beşiktaşlı görünüp işleri sadece takımı ve başkanı eleştirmek olan arma sevgisinden yoksun gazetecileri aramıza almayalım taraftarlık olgusunu onlara tattırmayalım dedik. Mehmet Demirkol gibi etkin kalemlerin kasıtlı ve yalan temelli karalamalarına inanmayalım istedik. Hala da istiyoruz. Beşiktaş taraftarı formanın peşindedir içindekinin değil. Başkanlık makamı da şahısların değil Beşiktaş kulübünün makamıdır. Dolayısı ile Saygı gösterilmesi gereken şahıslar değil Beşiktaş kulübü başkanıdır. 3 günlük çakma gazetecilerin şaklaban yazılarına alet olamaz etmemeliyiz de.

Beşiktaş bugün Mustaf Denizli'nin söylemiyle tüm planını programını en erken yapmış olan kulüptür. Dolayısıyla Kimse kimseyi kandırmasın o yönetim kurulu olmasını istedikleri kadar geri zekalı değil. Biz başarısız olduğumuz gün eleştirelim testi kırılmadan dövmek niye?



Gazetelerde-televizyonlarda-radyolarda yer sahibi gazetecilerin bu iğrenç sololarını gün itibarıyla duymak Mustafa Denizli'nin gitmesine üzülmek demektir. Biz safları sıklaştıralım, ne kadar sıkı olursak o kadar zor çözülürüz.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Vuslat'a 5 kala

Başlığın konuyla alakası var mı bilmiyorum aklıma geldi yazdım. 1993 yılıydı ilk Kadıköy deplasmanımı yapmışım, 14 yaşımdayım. Babamın yanında çalışan bi abi emanet almış beni. O zaman maraton tribünün fiyatı 150.000 lira, ratio olarak değerini bilemiyorum ama ben almaya kalksam koymayacak bir para onu hatırlıyorum yani ucuz. Tribüne giriyorum ilk başta yarı yarıyayız sonra bizi kaydırdıkça kaydırıyorlar kenara. Rakip tribünden çıkan ses gök gürültüsü gibi, maçta da mağlup oluyoruz. Hayırsız bir debut yani. Bileti hala bende saklı. Ertesi gün sınıftaki çakma fenerli kız biletin arkasına not yazıyor "aman sakla, nasıl koyduk ama". Saklıyorum hakkaten. O günden sonra girmemize izin verilmeyen ve askerde olduğum için intikal edemediğim iki maç dışında her yıl gitmişim Kadıköy'e. 17 yıl olmuş...

Maraton'da, Eski açıkta, numaralının kıytırık bir köşesinde ve şimdiki yerinde sırasıyla maç izledik. Ve yarın bir yenisi ekleniyor, 17 yıl önce yaşadığım heyecandan çok da farklı değil Kadıköy deplasmanı. Haftalar öncesinden saymaya başlıyorsun günleri haftaları. Babam bu kadar stres olmama hep kızardı, muhtemelen hala da kızıyor. Her yıl, önce Beşiktaş'a gidip ordan tekrar Kadıköy'e geçmenin, maçtan sonra 1 saat bekleiyp evinle alakasız yerlere yarım saat yürümenin mantığını anlatamıyorum kimseye. Böyle bir akşam önceden de gözüme uyku girmez oluyo. Şimdi iki tane daha absolut içsem stada gidecem "GELİYORUZ" diye yazı yazacam sağa sola.
Neyse bu gece Fener maçı gecesi, eski maçlar var tv'de alkol eşliğinde izleyip motive olalım.

Valla msn'de online olsan bu kadar mesut olamam şu an :)))

BURAAASI BEŞİKTAŞŞŞ

8 Nisan 2010 Perşembe

Roma'nın Prensi



"İtalyan şirketinde çalışıyor olmanın ve Mayıs'daki Roma ziyaretinin verdiği gazla bir Totti yazısı iyi oldu."

Bazı insanlar vardır. Yaptıkları mesleğe özel anlamlar yüklerler. Salt para kazanmak için yapılan bir iş değildir, tersine özverinin amacı para kazanmaktan ziyade beslenen sevginin karşılık görebilmesi umududur... Yapılan işte sevgi olmak zorundadır özverinin olması için, daha da önemlisi başarılı olmak için. Futbolculuk bu kriterlere uyulmadığında yapılması en zor mesleklerden biri haline gelebilir. Nitekim O basit “Futbolcu” sözü aslında bir grubu, bir topluluğu hatta bir milleti temsil ediyor olabilir. O zaman anlarız ki bu meslek formasını severek giydiğiniz bir takımda icra ediliyorsa, alınan keyif kazanılan paranın çok çok önündedir. Hele de tuttuğunuz takımda forma giyme şansı yakaladıysanız... Doğuştan kalbinizin yarısını paylaştığınız evinizi, kız arkadaşınızı, okulunuzu geride bırakıp peşinden koştuğunuz, başarısı için dualar ettiğiniz benliğiniz, herşeyiniz takımınızın forması sırtınızda ve yıllarca oturduğunuz tribünler arkanızda sizin adınızı bağırıyor ne yapardınız? Var olan tüm gücünüzü takımın başarısı için kullanmazmıydınız? Eğer var olan gücünüz yetmiyorsa güçlenebilmek için günlerce çalışmazmıydınız? Yapardınız muhtemelen.

O da öyle yaptı yıllarca sarı kırmızı atkısıyla yer aldığı Olimpiyat stadının güney tribününe ve aşkına hiç ihanet etmedi kendini onlara adadı ve başardı...

Sonbahar’ın yaz kavuruculuğundan kurtulup yavaş yavaş görevini ifa ettiği bir günde doğdu, 1976 yılıydı... Annesi Fiorella ve babası Enzo abisi Riccardo’ya benzemesi için koydular Francesco ismini... Henüz bir yaşındayken tanıştığı futbol topundan bir daha ayrılamadı. Yaşıtları çizgi film izlerken o devamlı olarak topla geçiriyordu mevcut zamanını.

Abi Riccardo ve onun arkadaşlarıyla maç yapmaya çalışıyordu küçük boyuyla ama kendinden yaşça büyükler içinde eziliyordu sürekli... Porta Metronia semti Roma’nın kenar tabir edilen gelir seviyesi düşük semtlerinden biriydi. Ailesi yokluk içinde olmasına rağmen Francesco ve Riccardo’yu futbolcu yapmaya niyetliydiler ve semt takımı olan Fortituda’ya yazdırdılar iki kardeşi, 1984 yılıydı... Abisi daha yetenekli ve daha güçlüydü ayağını kırana kadar...

Riccardo o tarihten sonra futbol oynayamadı, Francesco ise daha bir hırslandı daha çok çalıştı ve zaten varolan yeteneğin ortaya çıkmasını sağladı. Yıldız adayı oluvermişti kısa sürede ve henüz sekiz yaşında. Lodigiani isimli küçük bir takıma transfer oldu. Bu arada yıllar yılı sevgisinin esiri olduğu o kutsal formayı ve idolü futbolcuları olimpiyat stadının tribünlerinden izliyordu abisi ve babasıyla beraber. Çoktan hedefini belirlemişti.

Aşığı olduğu renklerin bir parçası olmak...
Henüz oniki yaşındaydı, İtalyan devi Milan ülkenin dört bir yanına gönderdiği scoutlarla yetenek avcılığı yaparken başkent durağında, doğmaya çalışan futbol güneşini farkettiler, antreman sahası yanında bu altın saçlı çocuğun adını sorduklarında; Antrenörü Francesco dedi “Francesco Totti”.



Hemen Milan alt yapısına alınması için teklifte bulunuldu, Milano’da her türlü imkan sağlanacaktı, masraflar eğitim vede ülkenin en büyük kulübünde forma şansı... Ama o tercihini çoktan yapmıştı ailesininde desteği ile elinin tersiyle itti Milan’ı. Artık sıra Roma’da idi burnunun ucundaki yeteneği kaçırmamak adına Totti’yi minik takıma aldılar... İlk hedefini gerçekleştirmişti Totti artık aşkıyla yandığı takımının bir parçasıydı ve sırada yeni hedefler vardı... Çok çalıştı, minik takımdan ikinci takıma yükseldi ama burada da fazla durmayacaktı 1993 yılında Sırp hoca Vujadin Boskov onu A takıma çağırmıştı ve Totti sadece on yedi yaşındaydı.

Aynı yıl 23 Mart’ta Brescia ile deplasmanda oynanan maçta ilk defa forma giydi. Mevkii si tam anlamaıyla forvet olmasa da gole yönelik bir oyuncuydu, orta alanda da oynayabiliyordu aslında tam anlamıyla forvet arkası denilen bir 10 numaraydı. Yeni hocası Carlo Mazzone daha çok forma şansı tanıdı Totti’ye 1994 yılında ilk golünü Foggia’ya attı. Yıllarca tribünde seyrettiği takımı adına bir şeyler başarabilmek hoşuna gitmişti.

Yeteneklerini farkedenlerden biri de Cesare Maldini idi genç milli takım teknik direktörü onu 18 yaş altı milli takım ile birlikte Avrupa şampiyonasına götürdü 1995 yılında finalde İspanya’ya 4-1 kaybeden takımın tek golünü atmıştı Totti... 1997 yılında Çek teknik direktör Zdenek Zeman’ın gelmesiyle Roma’daki en güzel günleri başlıyordu. Yaşı da yirminin üzerine çıkmıştı ki o sezon Roma adına onüç gol kaydetti.

Olimpiyat stadındaki kalabalık daha önce hiç bir oyuncusuna göstermediği özel bir sevgi beslemeye başlamıştı Totti’ye yıllarca edineceği bir çok lakaptan ilki olan “Küçük Prens” ismi yakıştırılmıştı ve Roma’nın küçük Prensi bu sevgiyi karşılıksız bırakmaya niyetli değildi. Sakat veya cezalı olduğu maçları kendi tribünü yerine fanatik Ultras taraftarının bulunduğu tribünlerde izlemesi aynı onlar gibi tezahürat yapması bunun ilk emareleriydi.

İtalya milli takım teknik direktörü Dino Zoff 1998 yılındaki İsviçre maçı için çağırdı Totti’yi, oynadığı futbol yeterince dikkat çekmişti artık. Fakat Zoff 98 Dünya Kupası kadrosuna almadı kendisini bunun sebebi halan bilinmiyor bu kadar formda ve genç bir oyuncunun neden oynamadığı? Zeman’ın taktiğinde Arjantin’li yıldız Abel Balbo’nun hemen arkasında oynayan Totti son derece başarılıydı. Uzaktan vurduğu sert şutlar frikik ve penaltı becerisi iyiden iyiye ortaya çıkmıştı ve “Küçük Prens” artık “Prens” olmuştu, Roma’nın Prensi...



Taraftarlar onu tüm futbolculardan daha çok seviyor daha çok ilgi gösteriyordu. Kendi tarftarlarının saha içinde aynasıydı o, ezeli rakipleri Lazio’dan nefret ediyor ve onlara gol attığı bir maçta Lazio tribünlerinin önüne gidip forması kaldırıp altındaki tshirtte yazanları gösteriyordu tribünlere “Vi ho purgato ancora” (sizi yine alt ettim çocuklar) Bu ve bunun gibi davranışları Roma tribünlerinin ve Ultras’ın Totti sevdasını fersah fersah katlaması demekti...

Daha da önemlisi yavaş yavaş tüm İtalya Totti’ye bir sevgi besliyor ve ulusal anlamda bir yıldız olmaya doğru ilerliyordu. Bunu başarabilmesi için önünde sadece bir engel kalmıştı...

2000 yılında Hollanda ve Belçika ortak düzenlediler Avrupa şampiyonasını. Totti, kariyerine yön vereceği bu çok önemli şampiyonada takımıyla yarı finale kadar geldi. Yarı finalde rakip ev sahibi Hollanda idi Amsterdam’daki karşılaşmanın normal süresi berabere bitmişti uzatmalardan sonra da penaltı atışlarına geçildi sırayla atılan penaltıların ardından sıra Totti’ye geldiğinde Çek futbolcu Panenka’nın yıllar önce Almanya’ya attığı penaltı golünün aynısını yolladı Hollanda kalesine. Topun dibine yaptığı vuruş havada süzülerek ağlarla buluştu. “Cucchiaio” ismi verilen bu aşırtma vuruş şeklinin uzmanlarından biri haline geldi Totti daha sonraları, ama o gün yaptığı vuruş yıllarca unulmayacaktı.



İtalya finaldeydi ve sadece bir adım kalmıştı şampiyonluk için. Rakip Dünya Şampiyonu Frasa idi. Elli beşinci dakika da 1-0 öne geçen İtalya son dakikaya da bu skorla giriyordu. Oyuncular yedek kuılübesinde kol kola şampiyonluk düdüğünü beklerken zaferin kokusu İtalya halkını sokağa dökmek üzere hazırlamıştı...

O dakikada Totti’nin taca bıraktığı bir top Barthez tarafından İtalya ceza sahasına atılıyor hazırlanan pozisyonda da Fransa beraberlik golünü atıyordu. Totti kendi anlatımıyla bir anda kulaklarında oluşan uğultuyla sadece etrafta olan bitene boş gözlerle bakabilmişti. Hayatında yaşadığı en büyük şoklardan biri yıkıma dönüşecekti sadece onbeş dakika sonra...

Totti muhteşem oynadığı finalde takımının kaybetmesiyle hüzün denizinde boğuldu. Maçın adamı kaybeden takımın oyuncusu olmasına alışık olmasak da “Francesco Totti” ismi anons edildiğinde anlamıştık; İtalya, kahramanıyla dönüyordu yurda... Totti hain ve zor İtalyan medyasında bile tek başına manşetti ertesi gün. Herkes ondan söz ediyor oynadığı oyunun milli takımlarına gümüş madalya kazandırdığından bahsediyordu. Roma’nın prensi halk kahramanlığına soyunmuştu.



Roma şehrinin diğer yakasındaki düşman kuzenleri saymazssak tüm İtalya’daki futbol tutkunlarının gözdesiydi Totti... Roma için yapamadığını Azzuri formasıyla yapmıştı. Artık bol bol transferi haberi vardı kendisiyle ilgili Real Madrid ve Milan haberlerin baş kaynağıyken Totti yıllar önce yaptığını yaptı başaracağı çok başarı ve yaşayacağı çok sevgi vardı başkentte herkesi herşeyi reddetti Roma’yı bile! Teklif ettikleri kontratı sezon sonuna saklamak istemişti çünkü prensin halkına armağan etmesi gereken bir hediye vardı...

Aslında bu geride kalan sezon çok iç açıcı değildi Totti için bireysel anlamda kendini görmek istediği yerlere ulaşmış olsa da takım bazında aynı başarıyı yakalayamadı bir türlü. Şampiyonluğu ezeli rakip Lazio’ya kaptırıp milli takımla Avrupa şampiyonluğunun eşiğinden dönmüştü... 99 yılında takımın başına gelmiş olan Fabio Capello şampiyonluk koymuştu takımın hedefini, planlarının içinde daha doğrusu en başında ise tabiiki Totti vardı.



O sezon Olimpiyat stadının Güney tribünü yirmi yıllık hasreti noktaladı, aşkının karşılığını yirmi yılda bir görebilmek ama yine de sevgisinden bir damla bile kaybetmemek tam tersine hasretin uzadığı her yıl daha bir sevgiyle daha bir tutkuyla takımlarına bağlanıp her maçta daha kalabalık olabilmek Roma taraftarına özgüydü... Totti’de en az onlar kadar fedakar olduğunu ıspatlamıştı, her yıl şampiyonluk tadabileceği Avrupa’nın zirvesine çıkabileceği çok daha fazla para ve lüks içinde yaşabileceği kulüplerin tekliflerine gülüp geçerek...

O yıl Roma bayramı yaşandı ve bitti ama artık prens “il Grande Capitane”( Büyük kaptan) olarak anılacaktı. Roma’lı nın her tezahüratında onun adı geçecek her pankartında onun resmi olacaktı takımları yenildiğinde yaşanılan üzüntünün sığınılacak limanıydı Totti. “Artık misyonu doldu transfer zamanı” diyerek kapıyı çalan futbol akbabaları usanmadan belki kaçıncı kez elleri boş dönecekti. Çünkü şampiyonluğun hemen ertesi kendi gidip kulübünün kapısını çaldı sözleşme yapmak için ve önüne ne koyulduysa imzaladı içeriğine içine bakmadan çünkü imza attığı kağıdın başındaki As Roma amblemi idi onu zengin eden ...

Kulübü hiç bir zaman hakkını yemedi Toti’nin çok yakın zaman da İtalya’nın en çok kazanan oyuncusu oluvermişti. İtalya’nın halk kahramanı oldu dedik ama başka bir şeyde ekledik medyanın hainliği. İtalyan medyası Totti’nin aldığı parayı ve oynadığı oyunu sürekli olarak karşılaştırıyordu onunda dışında çirkef bir futbolcu olarak lanse ediliyordu halka.

Bütün bu eleştiriler altında Uzakdoğu’ya uçtu Dünya Kupası için herkes ondan büyük başarılar beklerken ikinci turdaki Kore maçında kırmızı kartla oyun dışı kalıp basının eline iyice koz vermiş oldu. Artık İtalyan basınına göre aptal bir sarışındı o hakkında her gün fıkralar zeka seviyesini anlatan espiriler yayınlanıyordu gazetelerde... Prens zor günler geçiriyordu arkasında her zamanki gibi Roma tribünleri vardı ama yinede zordu herşey.

Kendini hayır işlerine vermeyi kararlaştırdı biraz kafasını dağıtmak için Unicef’in iyi niyet elçisi olarak görev aldı. Bir kitap çıkardı kitabın içeriği, etrafında onu eleşirenlere muhteşem bir yanıttı, kendisiyle ilgili yapılan ve yazılan bütün iğneleyici esprileri bir kitapta toplayarak satışa çıkardı hatta kendinden de ekledi. Ve televizyonda bizzat anlattı; Yayın evinin sahibi gelip kitap satışının bir milyona yaklaştığını söyler. Totti’de buna cevap olarak “ Bu imkansız ben sadece bir tane yazmıştım” der. Evet o kitap “Totti fıkraları” ismiyle neredeyse bir milyon sattı, haftalarca listelerden inmedi ve tüm geliri Unicef’e gitti. Böylelikle hem kendiyle yüzleşebildiğini gösterdi hemde ciddi yardımlarda bulunarak sevenlerinin gözünde yüceldi Totti...

2004 yılında yeni bir macera için Portekiz’e gitti ama o kadar kötü bir İtalya vardı ki kupada o da onlara ayak uydurdu hatta biraz da abarttı ve Danimarkalı Poulsen’e tükürdüğü için dört maç ceza aldı, zaten İtalya da ilk turu geçemedi... Yine zor günler bekliyordu Totti’yi çünkü defa hocası Capello ile de sorunlar yaşamaya başlamıştı ve bu sezon kötü gidecekti anlaşılan...

Nitekim öyle oldu sevdiği futbolcuları yücelten sevmediklerinide yerin dibine sokan Capello uğraşmaya başladı Totti ile, genç oyunculara şımarık Totti yerine çalışkan Emerson’u örnek almalarını öğütlüyordu sürekli Totti defalarca kampı terk etti ana hep haklı çıktı. Halkı prensine sahip çıkmıştı Capello lanetleniyordu Roma halkı tarafından... Sokakta bile yürümekte zorluk çekmeye başlamıştı taraftarın tepkisinden ve sonunda dayanmayıp gitti. Gittiğinde Roma çok zor durumdaydı, küme düşmeme mücadelesi veriliyordu ve Totti medyaya Capello’nun kendilerini zor durumda bırakıp gittiğini açıkladı kurnazca... halbuki kendisi de çok iyi biliyordu Capello’nun neden ve nasıl gittiğini. Hiçde aptal sarışın değildi.




Zor günlerini çabuk atlatmıştı çünkü İtalya’nın en güzel kadınlarından biri olan model “Ilary Blasi”ye aşık oldu Totti. Duygularını ve anlatmak istediklerini hep gol sevinçlerine yansıtıyordu ve bu defa da “Benzersizssin” yazısı çıktı formasının altından, bu açık evlenme teklifi kabul edildi ve Totti dünya evine girmeye hazırlanmaya başladı. Kilise önünden canlı yayınlanan nikah törenini İtalya halkı saatlerce izledi televizyondan. Zaten bir kaç ay sonrada Totti gol sevinçlerinde başparmağını emmeye başlamıştı oğlu Christian’ın doğum haberiydi bu, İki yıl sonra bir de kızı oldu.



Edindiği sayısız lakabın en sonuncusu “Sarı İlah” oldu. Roma’nın sarı ilahı hayatının hiç bir döneminde mükemmel olamadı, ofsayta da düştü, yalnış pas da attı ama bir halkın susamışlığının çaresi oldu onların içinden geldi ve onlar gibi davranmaya yaşamaya devam etti. Eline geçen hiç bir fırsatı değerlendirmedi ve Halkının kahramanı oldu. Yaşadığı aşkın karşılıksız olmadığını öğrendi, geçtiğimiz sezon kendisinin yaşlandığı ve verimsizleştiği söylentileri, tıpkı “aptal sarışın” olayında olduğu gibi yirmi altı gol ve Avrupa gol krallığıyla birlikte alınan altın ayakkabıyla tarihe karıştı. Yıllar önce boynunda sarı kırmızı atkısıyla izlediği sevgilisine verdiği sözü yerine getirmenin rahatlığı içinde yaşıyor artık. He bide emekli olur olmaz kale arkası tribününden bir kombine bilet almanın hayaliyle...

14 Ocak 2010 Perşembe

Tek ses iki yürek divan'a giriyoruz.



Malumunuz 31 Ocak günü topyekün kongreye gidiyoruz. "Beşiktaşlı" olanların rüştünü ıspatlyacakları gün o gün. Fakat bu yıl başkan adaylarından ziyade Divan seçimine konsantreyiz. Tribünümüzün iki emekçisi gazeteci "Victory" Levent Kulu ve Bankacı Üstün İzer Divan kuruluna adaylıklarını koydular.




Levent'in aday numarası 109. Beşiktaş tribünlerinin efsane pankartı Victory'nin sahibi. Kendisi Portekiz'den Ukrayna'ya pankartıyla birlikte Beşiktaş'ın peşinde. Aynı zamanda Hürriyet gazetesi'nin başarılı fotoğrafçısı.



Üstün ise 31 yaşında 18 yıldır kapalı tribünde. Aday numarası 105. Herkes tarafından tanınan ve sevilen "Has" Beşiktaşlı. Ben bunca yıldır maç kaçırdığını görmedim-şahit olmadım. Beşiktaş çıkarları doğrultusunda hareket eder ve gerçek alternatif fikirler üretir. Başarılı bir bankacı iş yeri Kabataş'tan Ümraniye'ye taşınınca istifa etmeyi düşündü ama yoğun uğraşlarla vazgeçirildi. :)

iki kardeşimiz de Beşiktaş'ın en üst oluşumu "Divan " için adaylar. Beşiktaş kongresinin, 10 divan adayı kontenjanının 2'sini bu değerli kardeşlerime ayıracağına eminim. Beşiktaş tribünlerinin sesi divan kurulunda yankılanacak umarım.

13 Aralık 2009 Pazar

Taraftar katlanamıyor



Christoph Daum "onu satan şampiyonluğu satar" dediğinde haklılığına sonuna kadar inanmıştık, ne de olsa altyapıdan ender çıkan harikalardan en sonuncusuydu, çok da formdaydı. Fakat 5 milyon dolarlık teklif zamanın şartlarında gerçekten de baş döndürücüydü. Ağlaya ağlaya gönderdik zat-ı muhteremi bask memleketine, gerisi herkesin malumu, La Liga gol krallığı yarışına girişecek kadar yüksek perfromans, yine La Liga şampiyonluğunu kovalama, Villareal transferi, milli takım efsanesi vs. vs.

Ve sonra 2009 yazı, Swissotel suitlerinden biri, ne olduğu bilinmeden verilen sözler, İspanya'da 20 yıl durmadan top oynasa kazanamayacağı bir para, belki önüne geçemeyeceğimiz kapütülasyonlar, sen bizim evladımızssın ne yapsan kabul sen bizim evladımızssın yeter ki Beşiktaş'a gel minvalinden kelamlarla sanki Beşiktaş kendisine muhtaçmış havası verilmesi...

ve tüm bunların sonunda kardeşimizin takımın ağası gibi hareket edip zerre faydası dokunmadan oynaması...

Kesinlikle kendisini suçlayamıyorum. Önce ona bu payeleri verip takıma katan başkana, sonra da ne kadar faydasız olduğunu görmesine rağmen hala sahaya salan Mustafa Denizli'ye kızıyoru.

Her frikikte koşa koşa topaun başına gidip Tello gibi 2 yıldır bu takım duran topları en iyi kulanan adamı pasifize ediyosun. Ettiğin gibi bir tane duran topu olumlu kullanamıyorsun. Pozisyon buluyorsun kaleyi dahi tutturamıyorsun, topu ayağına alıyorsun kimseyi gözün görmüyor direkt kaleye vuruyorsun, vurduğunda genelde kalenin metrelerce alaksız yerlerine gidiyor, hatta 7 kişi içerde beklerken kornerden gelen topa gelişine vuriym diyosun vurduğun top korneri kullanan adama geri gidiyo. Takım arkadaşların 10 kişi çalışıp didinirken sen bol bol pozisyon harcayıp bir de sağa sola el kol yapıyorsun. Takım oyununu bozuyorsun... Son 15 dakka oyuncususun bu takımın 11'in de yerin yok ve taraftar artık sana katlanamıyor Nihat!

26 Kasım 2009 Perşembe

Merseyside savaşı: Liverpool-Everton



Malum derbiler haftası bu hafta, Sampdoria -Genoa, Barça Real, Partizan -Kızılyıldız, Sporting- Benfica ve Liverpool -Everton. Bu kadar çok derbi bir hafta sonuna sığışınca iştahımız kabarıyor açıkçası. Sampdoria-Genoa'yı daha önce yayınlamıştım blog'da şimdi de Merseyside'ı ekliyorum. Hafta içi de , Portekiz ve Sırbistan derbilerini ekleyeceğim.. Buyrun ;


Yağmurlar, asalet, geleneksellik, kraliçe ve futbol... Bunlar Britanya’nın ismi anıldığında ilk aklımıza gelen kavramlar. Bizim işimiz sonucusu, yani futbolla. Yeşil sahanın meşin yuvarlakla tanıştığı, birbirlerine çarpıldıkları, aşkın doğduğu ülkenin toprakları... Dillere pelesenk olmuş “Futbolun beşiği” deyişinin başaktörü olan İngiltere ve onun her semti, her mahallesi, her sokağı, buram buram futbol kokan liman kenti Liverpool... Bu kenti sevmek için birçok neden var elimizde ama futbol tutkunu olmak yeterli şimdilik... Bu küçük kentten çıkıp Dünya futboluna damga vurmuş 115 yıllık bir rekabetin terazisine konmuş iki takım, Mersey nehrinin iki yakasına dağılmış mavinin ve kızılın yani F.C Liverpool ve Everton F.C’nin tarih boyunca birlikteliğinin öyküsü bizimkisi...

Fakat bu öyküde derbi portrelerinde alışageldiğimiz şiddet ve nefret yok. Aynı şehirde beraber yaşayabilen birbirlerinin yokolmasını istemeyen, ama rekabet ortamını sonuna kadar soluyan, solumayı seven ve renklerine taparcasına aşık iki kulüp var sadece... Öykü savaşın öyküsü olmadığına göre rekabetin miladı da spesifik bir olay değil bu kulüplerin doğumu olacaktır elbette.

1872 yılında bir protestan kilisesi olan St. Domingo tarafından kuruldu “St.Domingo Football Clup”... Kriket ve futbol etkinlikleri yapıyorlardı ilk yıllarında. Kuruluşundan tam bir yıl sonra, kilise dışı insanların da katılımıyla, bir semt adı olan Everton’un ismiyle yer değiştirdi ve “Everton FC” olarak geldi günümüze kadar.... 1888 yılında kurulan, İngiltere tarihindeki ilk resmi ligin kurucusu kulüpler içerisinde yer aldı ve iki yıl sonra da o ligin şampiyonu oldu. Bu yıllarda maçlarını Anfield Road’daki çitlerle çevrili alanda yapıyordu maviler. Liverpool’da kayıtlı olan onlarca futbol takımı vardı ama sadece Everton binleri topluyordu o çitlerin etrafına. Erken gelen şampiyonlukla birlikte Liverpool halkı iyiden iyiye sahiplendi takımları Everton’u...

1892 yılı Everton tarihi açısından belki de en önemli yıldı. Kentin ünlü bira imalatçısı ve Everton’un başkanı John Houlding aynı zamanda mavilerin maç yaptığı Anfield Road’daki sahanın sahibiydi. Tamamen ticari bir zihniyete sahip olan Houlding şampiyonluktan hemen sonraki yıl kulübün kullandığı sahanın kirasını artırmak isteyince, toplanan kongre bu zammı kabul etmiyor ve terk ediyordu Anfield Road’u. Bu duruma sinirlenen Houlding sahibi olduğu sahada oynatabilmek amacıyla bir takım kurmaya karar verdi. Ancak İngiltere futbol federasyonu “F.A” Everton isimli bir takımı daha kabul etmeyeceğini belirtince başka bir arayışa yöneldi Houlding... Mavilerin yakaladığı tüm başarıları ve popülariteyi yakalayacağı umuduyla Anfield’in yeni sahibini “Kızıllar” yani F.C Liverpool’u sundu futbol sahnesine. İşte bu noktada, futbola ticari bakışı yüzünden o dönemde fütursuzca eleştirilen ve kenti ikiye bölmekle suçlanan Houlding’in aslında İngiltere spor tarihine nasıl bir hizmette bulunduğunun altını kalınca çizmek gerekli...
Liverpool F.C 15 Mart 1892 yılında futbol sahnesindeki yerini resmen almış oldu. Everton’un ayrılışı sonrasında sadece üç oyuncu Houlding’in yanında kalmıştı dolayısıyla takımı toparlayacak oyunculara daha da önemlisi bir antrenöre ihtiyacı vardı. Bu açığını John Mckenna ile anlaşarak kapattı ve İskoçya’dan on üç profesyonel futbolcu getirildi... İlk yıllında Lancashire ligi denilen yerel bir ligde şampiyon olan kızılllar, böylelikle ikinci profesyonel lige adım attılar. Ama birinci lige ve komşuları Everton’un yanına gidebilmek için sabırsızlardı. İkinci ligde yenilgisiz şampiyon olduklarında artık tüm ülke Liverpool futbol takımının ismini biliyordu...



1891’deki şampiyonluktan sonra evinden kovulan Everton bunun acısını çıkarmak için çok uzun beklememişti. 1895 yılında Everton’un evi Goodison Park’da tarihlerinin ilk maçını oynamak için buluştu maviler ve kızıllar. Rekabet anlamında çok ilgi çekti bu maç, Anfield’den kovulanla kovanın maçı olarak adlandırıldı halk arasında ve kovulanın 3-0 üstünlüğüyle bitti... Bu kovulma hikayesi sayesinde büyük puan toplamıştı Everton. İnsanoğlunun ezileni sahiplenme içgüdüsü halkın büyük çoğunluğunu onların safına çekmişti...

Evet Houlding’in stad kiralama hikayesi kentin iki takımını karşı karşıya getirmişti, ama başka bir ülkede olsa rahatlıkla kan davası sayılacak, uzun yıllar birbirini yoketme uğraşısı içine girecek iki düşman yaratacak, stadları savaş alanına çevirecek “ezilmişle-ezen” olgusunu su yüzüne çıkaracaktı... Liverpool’da ise sadece futbol rekabeti olarak kalıyordu. Rekabeti yaratan mitlerin çıkış noktası “Houlding” olayıyla sınırlı değildi. Uzunca süre, zihinleri meşgul eden ve doğruluğu-yanlışlığı tartışılan, birçok kaynakta farklı yorumları ve sonuçları olan bir durum vardı iki kulüp arasında. Adanın kuzeyinde Glasgow’da vuku bulan rekabet ortamının benzerinin Merseyside’a bulaştığı, kilisenin ve mezheplerin iki kulübü ayırdığı, ıspatlanamasa da çokça konuşulan bir durumdu. Everton’un Protestan bir kilise tarafında kurulmuş olması ve uzunca süre kilise papazlarının etkisinde kalması, oyuncuların kiliseden olması onlara “Protestan Kulübü” payesini verdi... Buna karşılık F.C Liverpool’un ilk yılında anlaştığı 13 İskoç oyuncunun tamamının katolik olması da bu iddayı güçlendirdi, fakat sonraki yıllarda buna benzer veya bunu destekleyen somut bir adım hiç bir zaman atılmadı. İki kulüpte hem protestan hem katolik oyunculara ve taraftarlara sahip oldu... Bu da kanıtlanamamış bir bahis olarak yerini aldı derbi sayfalarında...

Dönelim kızılların, o zamanın “Premier ligi” olan birinci lig macerasına. İlk yıllarında çaylaklığın verdiği çekingenlikle lige soğuk bir başlangıç yapsalar da önce 1898 yılında Everton’dan rövanşı alıp daha sonra 1901 yılında ilk lig şampiyonluklarını kazandılar. Everton ise 1915 yılına kadar bekleyip ikinci defa şampiyonluk tacını taktı. Kazandığı bu şampiyonluktan sonra, armasına kulüp felsefesi olarak kabul ettikleri Latince “Nil Satis Nisi Optimum” (Sadece en iyi yeterince iyidir) yazdırdılar ve bunu kulüp tarihleri için bir milat kabul ettiler. Mersey’in mavileri kuruluş gününden yana şehirin daha çok sevilen ve taraftar sayısı daha çok olan takımıydı. Goodison park hemen her maç dolu tribünlere ev sahipliği yapıyordu...



1959 yılı kızıllar için doğan güneşin habercisiydi... O yıl antrenör olarak yeni göreve gelen kişi, kızılların bu gün Avrupa’nın en iyi takımları arasında anılmasında başrolü oynayan, tribünlerde, pankartlarda flamalarda resmi hiç eksik olmayan ve stadyumun giriş kapılarına bile ismi verilmiş efsane Bill Shankly’den başkası değildi. Liverpool, 1959 yılında ikinci ligin dibine demir atmışken göreve gelen Shankly, takımda adeta devrim yaptı. Yirmi dört oyuncuyla yollarını ayırdı ve yepyeni bir kadro kurdu. O kadro, bir kaç yıl sonra 1964’de şampiyon olarak inanılmaz bir çıkış örneği gösterdi.



Bu şampiyonluk bir anlamda herşeyin başlangıcıydı. Liverpool uzun yıllar sürecek İngiltere ve Avrupa hükümdarlığını ilan etmek üzereydi. Shankly’nin kurduğu imparatorluk, üç lig şampiyonluğu, bir Uefa kupası, üç tane de “FA Cup” zaferi yaşadı. 1974’de yerini yardımcısı Bob Paisley’e bıraktığında altın bir mirası da devretmiş oldu. Paisley’de bu mirası iyi değerlendirdi. Altı lig şampiyonluğu, bir Uefa kupası üç Avrupa Şampiyon kulüpler kupası daha da önemlisi yıllarca unutulmayacak bir Liverpool efsanesi ekleyerek emekli oldu. Evet bütün bu başarıların mimarı efsane Bill Shankly’nin Liverpool taraftarları tarafından tarihlerinde en çok sevilen kişi olarak seçilmesinin sebebi taraftar ve onların psikolojisine olan yakınlığı idi. Kendi geçmişiyle yakın ilişki kurduğundan olsa gerek sürekli taraftar çıkarlarını gözetiyor, onlarla konuşuyor maç yorumları yapıyor ve dertlerini dinliyordu. Taraftar ruhunu ve onların taleplerini bu kadar iyi bilen bir ikonun, ezeli rekabete değinmemesi şaşırtıcı olurdu. Nitekim “Liverpool kentinde iki büyük takım vardır; Biri Liverpool F.C diğerdi de Liverpool F.C yedekleri” söylemiyle kızıl tribünlerde infial yaratmayı başarmış biridir Shankly...



Evet devir kızılların devriyidi ama Everton ve sadık güruhu artık başarıya aç bir şekilde ezeli rakipleri izlemekten sıkılmışlardı. Howard Kendall mavilerin teknik direktörlüğünü üstlendiğinde herkes ikinci bir Shankly’nin Mersey’in diğer yakasında vücuda geldiğine inanıyordu. Zira ezeli rakipleriyle kıyasıya bir mücadeleye giriştiler ve 1985 yılında şampiyonluğa uzandılar. Aynı yıl kazandıkları Kupa Galipleri Kupası Everton’ın ayak sesleriydi. Bu kupa sırasında oynadıkları ve 3-1 kazandıkları Bayern München maçı Goodison Park’ın tarihinde gördüğü en iyi maç olarak seçildi taraftarları tarafından. Efsane yaratma sırası mavilerdeydi... Önlerinde Avrupa Şampiyon Kulüpler kupası vardı ve kupanın en iddalı takımıydı Everton. Ama hayal edilmesi bile zor bir engelin önlerine çıkacağını nerden bilebilirlerdi?




Everton’un Kupa Galiplerini kazandığı vakitler ezeli rakipleri Liverpool, yine Şampiyon Kulüpler Finalini oynuyordu. Bu defa rakip İtalyan Juventus, mekanda Belçika’nın Heysel stadyumuydu. Bol miktarda alkol tüketen İngilizler, maçtan bir saat önce tribünde Juventus taraftarlarıyla kendilerini ayıran güvenlik boşluğuna toplu halde bir hamle yaptılar, henüz ne olduğu anlaşılmadan Juvelilerin bulunduğu tribüne doğru hızla hareket eden İngilizler demir telleri yıkarak yan tarafa ulaştılar, kendilerini korumak için kaçmaya çalışan Juventus taraftarları kalabalığın içinde bir anda izdihama sebep oldu, yüzlerce insan birbirini ezerek kaçışmaya çalışıyordu, aslında faciaya koşuyorlardı... Sonuç: Çoğunluğu Juventus taraftarı otuz dokuz kişinin ölümü ve İngiliz futbol kulüplerinin UEFA tarafından beş yıl Avrupa Kupası müsabakalarından men edilmesi...




Bu netice tahmin eldileceği gibi hemen tüm İngiltere’yi kedere boğdu ama en çok da Everton ahalisini... Tam sıra kendilerine gelmişken ve en formda dönemlerini Avrupa başarılarıyla süslemek üzerelerken daha da önemlisi yıllarca ezeli rakiplerinin gölgesinde kalıp tam onları yakalama ivmesine ulaşmışken yine onların yüzünden Avrupa’dan men edilemeleri üzüntüyü kısa zamanda öfkeye çevirdi mavilerin adına. Rekabet yüz yıllık tarihine ulaşmışken en gergin günlerini yaşamaya başlamıştı. Kente hakim olan bu nefret duygusuna ilk başlarda hiç alışamadı Liverpool halkı. Aynı Londra derbilerinde olduğu gibi futbolun kirli yüzü olan kavga ve şiddet kent caddelerini esir almıştı... Artık eskisi gibi mavi ve kızıl formalar bir arada stayum yolunda yada Stanley Park’da gezemiyor gerginlik her an her yerde patlak verebiliyordu...




Merseyside’ın bu denli kinle dolup taşması fazla uzun sürmeyecekti, ama barışın sağlanma sebebi yine üzücü bir olay ve İngiltere tarihinde başka bir kara leke olan “Hillsborough faciası” olması sevinilecek çok fazla yan bulunmamasına neden oldu. Sheffield’in sahasında oynanan F.A Cup yarı finali için orada bulunan Liverpool tarfatarlarının bulunduğu tribün, haddinden fazla dolunca, oluşan izdiham ve sıkışmadan dolayı tam doksan altı Liverpool taraftarı hayatını kaybetti. İngiltere spor tarihinin en kötü günlerinden biri zapta geçiyordu... Liverpool halkı derin bir hüzünle, yaşadığı faciayı unutmaya çalıştı. Stanley Park’da düzenlenen anma toplantılarından birine ellerinde mumlarla gelen mavi formalı bir grup, mumların aleviyle koca bir buz dağını eritti... Anfield Road’da ki ilk maça birlikte yürüdüler , tribünde birlikte saygı duruşunda bulundular ve birlikte söylediler en hüzünlü şarkıları...

Heysel faciasıyla yeterince antipati toplayan Liverpool, Hillsborough ile eski popüleritesine yeniden kavuştu. Sayısız ülkede sayısız hayranı olan kulüp Beatles’dan sonra Liverpool kentini Dünya’ya tanıtan ikinci olguydu. Ama bir farkla, Liverpool F.C ölümsüzdü!.. Öyle ki, her hafta yüzlerce hayranı onları izlemeye geliyordu Anfield Road’a... Kızıl formalı bir denizin içinde yer alıp Stanley Park’ı geçtikten sonra gelinen “Shankly Gates” ve stada giriş... Futbol mümini her insana fersah fersah sevap kazandıracak bu ibadet şekli stada girdiğinizde size neden kutsal olduğunu ıspatlayacak güzelliğe sahiptir... Muhtemelen çıktığınız tribünün karşısında yer alan “Spion Kop” kırmızı-yeşil ve beyaz bayraklarla karşılar sizi. Bir kaç dakika sonra da bir“Liverpool ritüeli” başlar; fırtınada başını dik tutanların, karanlıktan korkmayanların ve “asla yalnız yürümeyenlerin” türküsü Anfield semalarını doldururken siz çoktan futbol cennetinin düşlerini yaşamaya başlamışsınızdır...



Bu kadar kızıl güzellikten bahsetmişken, çok önemli bir gerçeği ortaya koymak gerekir. O da Everton’un şehirde daha popüler bir takım olduğudur. Evet bu durum başta, şehire ve Britanya’ya uzak insanlar tarafından kabul görmez ama Everton daha köklü tarihi vede 110 yıl önce evinden kovulduğunda peşine taktığı güruhun torunlarıyla her zaman daha kalabalıktır kızıllardan... Stanley Park’ın diğer yakası belki ezeli rakibi kadar başarılı olamamıştır ama hiç bir zaman da onlardan aşağı kalmamıştır, tam silkeleneceği dönemlerde önüne çıkan engeller başarıyı sindirmiş olsa da onlar Liverpool’un mavileridir ve kentin birinci takımıdır...

Bunun için kızılların efsane futbolcusu Greame Souness’e kulak vermek gerekir; ”Everton Liverpool’dan daha büyük bir kulüptür. Merseyside’de nereye giderseniz gidin mutlaka bir Everton taraftarına çarparsınız” bu sözler belki anlatılanların kanıtı olabilir ama daha da çarpıcı bir örnek, yıllarca kızıl forma içinde alkışlanan ve o formayla özdeşleşen oyuncuların geçmişlerine gidildiğinde karşılaşılan gerçeklerdir. Michael Owen, Ian Rush, Steve Mc Manaman, Robbie Fowler gibi, Liverpool klasiği oyuncular da bir çok Liverpool genci gibi mavi formanın aşkıyla büyümüşlerdir.

Everton’un yalnız yürümeyenlere inat efsane tribün şarkıları da vardır. Glasgow’un Parkhead tribünlerinden aşırılmış olsa da iyi bir düzenlemeyle, dillere düşen “Grand Old Team” Everton efsanesi olarak “Gwladys Street” çocukları tarafından, her maç tribünlerde söylenir. Bir bölümü de kızıllara ithaf edilerek!



En başta söyledik, Liverpool şehri sevilmek için bir çok nedeni içinde barındırıyor. Biz kendi payımıza düşeni, yani futbol hücrelerimizi besleyen vitaminleri fazlasıyla alıyoruz bu mekandan. Ama hemen, futbol sevgisinin, renk aşkı sığlığında kaldığı bir şehirin futbolsevere verebileceği ne vardır? Sorusu gelebilir akıllara. Cevabı çok basittir, salt bir futbolsevere diğer yeşil sahalardan farklı olarak verebileceği birşey gerçekten de yoktur ama Merseyside ahalisini kıskanıp onlar gibi mavi ya da kızıl renge gönül vermiş biz “harici taraftarlar” için kutsal topraklardır oralar. Evet, bir kısmına dahil olabildiğimiz kıtanın diğer ucundaki bir adada olan biten futbol mücadelesinden size ne? Soruları mantık çerçevesinde değerlendirilebilir belki. Ama, kıtanın heryerinden benzer duyguları yaşadığımız, tanımasak da yürek birliği içinde olduğumuz yoldaşlarımızı düşündükçe boşveriyoruz türlü soru işaretlerini... Neyse ki bu konuda ismimiz çoğul eklerle anılıyor. Yani “asla yalnız yürümüyoruz...”

4 Kasım 2009 Çarşamba

Four Four Two Kasım sayısındayım.

Sevgili dostum Ali Ece'nin desteği ile 4-4-2 Kasım sayısına Brezilya Serie A yazısı yazdım. Alın okuyun ekonomi de canlansın tiraj da artsın :).

Bu arada işlerin anormal yoğunluğu ve enteresan seyahatler yüzünden uzunca süredir bloga ve spor x'deki köşeme yazı yazamıyorum. Fakat Vücut ve beyin kimyamı toparlamak üzereyim yakında tekrar devam edeceğim yazılara.



Onlar içerdi su boylarında bayramları

İki şişe dimitrikopulo, bir damacana sakız rakısı

Arda boylarını söyleyip klarnet çalarlardı

Çalsana be yunan oğlu, allah affetsin seni

Ben bilmezdim böyle eğlendiklerini...