25 Mayıs 2009 Pazartesi

Roland Garros günün fotoğrafı

Geliyor demiştik, geldi!

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Bundesliga bitiyor.


Son zamanlarda hemen her hafta yazdık Bundesliga'yı. Avrupa'nın Major liglerinden bir tek o taşıdı heyecanı son haftaya. Çok büyük aksilik olmaz ise Wolfsburg şampiyon olacak. Geçen haftaki yazımda İçimden bir ses Bayern diyor demiştim. Açıkçası Wolfsburg'un şampiyon olmasını çok istememe rağmen olamayacağı hissiyatına kapıldığımdan sebep böyle yazmıştım. Bayern puan kaybetti ve son haftaya 2 puan geride girdi.


Puan kaybetmemiş olsa da Wolfsburg bugün yaralı Bremen'i yenip ulaşacaktı şampiyonluğa bence. Şimdi bir de beraberlik opsiyonu kazandılar. Bayern kendi sahasında bir diğer şampiyonluk adayı Stuttgart ile oynuyor. Stuttgart'ın şampiyonluktan ziyade bir de Şampiyonlar Ligi için ikincilik iddiası var. Bayern'in işi yine zor. Nasıl konsantre olurlar bilemiyorum ama Stuttgart çok formda.


Bu arada Hertha'nın da Stuttgart'ın yenileceğini hesap ederek ciddi bir Şampiyonlar Ligi hesabına girdiğini hatırlatalım.

22 Mayıs 2009 Cuma

Beşiktaş Şampiyon ama...

Play off finalinde İzmir Büyük Şehir Belediyesini 3-1 mağlup eden Beşiktaş 2008-2009 Henbol Süper Ligini şampiyon bitirdi. İki takım normal sezonu da puan puana tamamlamıştı...
Bu sezon Beşiktaş'ın hentbol şubesi açısından altın yılı sanırım. Challenge Kupası'nda oynanan yarı finalden sonra zor şartlara rağmen elde edilen bu şampiyonluk tüm Beşiktaşlı oyuncuların akıttıkları terin meyvesidir. Hepsini tek tek tebrik etmek lazım.

Zor şartlara rağmen dedim, çünkü çok değil 3.5-4 ay önce bu takım oyuncuları, antrenörleri, malzemecileri vs.. hiç bir şekilde ödeme alamıyorlardı. Mart ayında 10 aylık birikmiş borçlardan sebep bazı faaliyetler durma noktasına gelmişken başkanın güç bela ayırdığı bütçe ile yola devam edebildiler. Hatta bu dönemde gazetecilik yaptığını sanan aklı evvellerin komik haberlerine bile konu oldular. Fakat sonunda, Amerikan basketbol filmlerindeki klasik zor şartlara rağmen şampiyon olmayı beceren kolej takımları misali şampiyon oldu Beşiktaş. Ancak bu başarının devamlılığı için irdelenmesi gereken çok ciddi konular var.


Amatör Şube Gerçeği

Hiç unutmuyorum bundan bir kaç ay önceydi. Başkan Yıldırım Demirören telegol programına konuk olmuştu. Emeklerine sonsuz saygı duysam da o programa ve yapımcısı arkadaşa hiç ısınamadım. O yüzden başkanı orada görmek biraz hayal kırıklığı olmuştu. Herneyse konumuz bu değil.

Programda konu transferler falan derken Beşiktaş ve bütçesine geldi. Demirören'e göre futbol takımının gelir gider tablosunda sıkıntı yok. Beklentileri gayet güzel karşılıyor. Fakaaat diye bir virgül koyuyor ve ekliyor; "Amatör şubeler belimiz büküyor! Yıllık 10-12 milyon dolarlık bir mali külfetleri var bize" diyor. "Eğer bu olmasa futbol takımı gereken karlılığı bize yaratıyor ama ordan aldığımızı oraya harcıyoruz". Burada eklemek istediğim bir şey var ki gerçekten önemli; Başkan bunları söylerken asla ve asla amatör şubelerin varlığından rahatsız oluyormuş tarzında değil, sadece böyle bir gerçek var ve biz bunu kabulleniyoruz modunda konuşuyordu. Yani onların varlığından değil, durumlarından mutsuz.
Fakat yine de bu noktada eleştirimizi getirelim. Siz eğer kongrede Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkalığına aday olduysanız ve o titri aldıysanız herhangi bir platformda o armanın taşındığı formaları asla ayıramazssınız. Sizin nazarınızda futbol takımı ne ise briç takımı da o olmalıdır. Yoksa ben sadece futbolu yönetmeye adayım diyip öyle bir ayrılcalık isterdiniz kongreden. Üyeler de buna olur verirlerse o zaman çıkıp gerine gerine benim futbol takımım şu kadar lira karda derdiniz. Tabii bu işin hayal boyutu.

Doğru olan Beşiktaş başkanının kulübünü bir bütün olarak ele almasıdır. Eğer amatör branşların maddi sıkıntıları kulüp karlılığını etkiliyorsa o zaman onları karlı hale getirmenin, en azından kendi yağlarıyla kavrulmalarının yolunu bulmak zaten sizin göreviniz sanırım, yanılıyor muyum?

Peki Beşiktaş amatör branşların neden paraya çeviremiyor? Anladığım kadarıyla öncelikli bir sponsor sorunu var kulüpte. Aslında ben sponsorluğu geçtim, Avrupa yarı finalisti, Türkiye Ligi şampiyonu hentbol takımının neden sürekli bir göğüs reklamı yok? Bir çok maçta boş formayla oynarlarken bazı maçlarda Cola Turka reklamını görüyoruz. Voleybolda durum hiç farklı değil. Hadi erkek takımı 2. ligden yeni çıkıyor da bayan takımının neden durumu vahim?

Bakın 2004-05 ve 2005-06 sezonlarında Beşiktaş bayan voleybol takımı, Güneş Sigorta ve Eczacıbaşı gibi takımların hemen ardından geliyordu. Ancak bu tarihte Fenerbahçe'nin Acıbadem Sağlık Grubu ile imzaladığı ana sponsorluk anlaşmasından sonra ezeli rakibine yerini kaptırdığı gibi çok da gerilerde kaldı. Fenerbahçe nihayetinde bu yıl müessese takımlarını geçip şampiyon oldu. M. Ali Aydınlar gibi iyi bir Fenerbahçeli bu misyonu üstlendi ve belki kendi grubunun da hiç kolay yapamayacağı bir reklama dönüştürüverdi sponsor desteğini.

Peki, Beşiktaş'ın böyle bir gücü yok mu? Doğrusunu soralım; Beşiktaş voleybol takımına adını vererek finanse edecek bir şirket bulmak çok mu zor? Yoksa bu Demirören yönetiminin pazarlama zaafı mı? Bence ikincisidir. Yıldırım Demirören'e sormak lazım bir zamanlar Milangaz olarak voleybolun içinde değil miydiniz? Peki bu takımların en azından kendi masraflarını çıkartıp o çok üzüldüğünüz futbol gelirlerine darbe vurmalarını engelleseniz?
Bir başka örnek tekerlekli sandalye basketbol takımından olsun, 2005 yılına kadar olan İzmir Büyükşehir Belediyesi dominasyonunu yıkan ilk kulüp takımı olarak iki yıl üst üste şampiyon olduktan sonra Galatasaray'ın kurulup İzmir takımının neredeyse tüm oyuncularını bünyesine katmasıyla bir anda geri planda kalan takım olmuştur. Ezeli rakip Galatasaray iki yıllık mazisiyle 2009 yılını Dünya Şampiyonu olarak kapatırken, 7 yıllık Beşiktaş takımı onları izliyor. Sebep? Yetersiz transfer ve sponsorsuzluk...
Erkek basketbol takımı ile ilgili meydana gelen Ülker hadisesini, elimde kesin bilgiler olmadığı için yazamıyorum fakat eğer söylenilenler doğru ise, Ülkerspor'un birleşeceği takım Beşiktaş idi. O fırsat da kaçmış...
Sonuç olarak futbol takımının elde ettiği kazançların amatör şubeler tarafından hortumlanmasından en son muzdarip olacak kişinin Yıldırım Demirören olması gerekir. Geçen günlerde Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın adaylığını açıkladığı toplantıdaki bilançolarına gözüm çarptı. Amatör şube gelirleri diye bir bölüm var, yani Beşiktaş'ta amatör şubeler gider kalemiyken Fenerbahçe'de gelir ksımında duruyorular! Hem de genel bütçenin %24'ü gibi dev bir oranla.

Yıldırım Demirören sanırım yolun gerçekten başında. Futbol takımının başarısı odaklı bir anlayışı ancak şampiyonluklar geldikten sonra değiştirmeye başlayacak. Açıkçası bu konuda çok haksızsın diyemiyorum ama amatör branşlara futbol ile birlikte sahip çıkan ilk başkan olma fırsatını kaçırdı. Beşiktaş bu konuda maalesef geride.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Oradaydım; W.Bremen-S.Donetsk

Öncelikle aylar öncesinden kopartılan bilet tantanasının ne kadar boş olduğunu dün çok iyi anladım. Zira maçın başlamasına bir kaç saat kala tanıdığım hemen herkesin bileti vardı maç için. Zaten stadın üçte ikisi bizdendi, geri kalanını böl ikiye Alman ve Ukraynalılar'ın sayısını bul. Yani öle aman aman "binlerce taraftar İstanbul'a akıyor" modeli yoktu tribünde. Öyle ki bilmem nerenin polis okulu, öğrencilerine bilet dağıtmış, yaklaşık 50-60 tane bıcır bıcır polis okulu öğrencisi bile tribündeydi.
Bu arada Maraton tribünün alt tarafında bulunan fenerbahçeli kardeşlerimi anmadan geçemeyeceğim. Önce Galatasaray kaşkollu bir taraftara yaklaşık 15-20 kişi saldırdılar. Hadi o bitti, daha sonra maç boyunca sahada Fener-Denizli maçı varmış havasında tezahüratlar başladı, yanımdaki Almanlar önce garip garip baktılar, sonra da uyuz oldular muhtemelen. Neden bu kendini ıspat çabası hiç anlayamadım. Bu stat bizim biz bağırırız psikolojisi mi? Valla açıkçası bana başka takım taraftarlarına saldırılması, sahada olmayan takımın için gırtlak patlatana kadar bağırılması gibi enteresan reaksiyonlar başka bişeyler hatırlattı. Her neyse...

Kadıköy'den yukarı çıkarken Shakhtar taraftarının mevcut dominasyonu, yoğurtçu parkına yaklaştıkça yerini Bremenliler'e bıraktı. Tam eski karakolun karşısındaki mekanlardan birine Werder pub tarzı bişey yapılmış, her taraf yeşil beyaz. Güzel ortamdı. Ben de taktım kaşkolumu arkadaşlarımı beklemeye başladım. Bu arada sokak satıcılarından bira alırken kazıklanmamaya çalışan Alman kardeşlerime yardımlarından dolayı, bir Bremen kaşkolu sahibi oldum...


Aslında maçla ilgili hiç bişey yazasım yok. Şanssızlılığımız diyelim, rezil bir maç oynandı sahada. Neyse ki Werder tribününde olduğumuz için bir nebze de olsa taraftar güzelliği yaşadık. Bu arada taraftar güzelliği derken sakın yanlış anlaşılmasın. Werder Bremen taraftarı en iyi haliyle G.Antep seyircisine yakın bir duruş sergiliyor( Antep'i örnek vermemin sebebi, tezahürat kıtlıklarıdır). Shakhtar taraftarını ise ülke sınırlarında kategorize edebileceğimizi sanmıyorum. 120 dakikada toplam 3 kere "Shakhtar" diye bağırdılar. O tribünde olup maç sonunu beklemeden çıkan çok arkadaşım olmuş...
Lucescu klasik bir Avrupa Kupası maçı izlettirdi bize. Hatırlıyorum Türkiye'deyken Beşiktaş'ın UEFA maçlarında oynadığı kısır futbol için "Avrupa kupalarında tur böyle geçilir" demişti. Mantalitesinden birşey kaybetmemiş. UEFA kupası böyle kazanılır diyecektir yine soranlara. Tabii bunda Werder'in oynadığı rezil futbolun etkisi de büyüktür sanırım. Bremen taraftarı Diego'ya ne kadar kızssa azdır zira dün sahada olsa muhtemelen kupa el değiştirirdi. Bremen'de Naldo ve Frings haricindekiler tribünden dikkatimi çekmedi ama bir Mesut Özil vardı ki neyseki Milli Takım'ı tercih etmemiş dedirtti dün bize. Bu arada Bremen seyircisi Boenisch ve Pizarro'ya çok ayrı bir sevgi besliyorlar. Frings'e verilen karttan dolayı hakeme de epey bir tepkide bulundular, hatta hakem seremoniye çıkarken ıslıklandı.
Maçın en güzel görüntülerinden biri seremoninin eski tarz yapılmış olmasıydı bence. Gerçekten çok hoşuma gitti. Shakhtar kupayı alıp tur atarken bizim tribünün önüne de gelme gafletinde bulundular, bizim tribünden de sahaya yabancı madde yağdı. Bu arada Lucescu'yu görünce deliren Fenerbahçeli taraftarları da anlıyorum adam bir Galatasaray, bir Beşiktaş şampiyonluğu kazandı kızmasınlarda napsınlar...

Sonuçta eğrisiyle doğrusuyla UEFA finali idi izlediğimiz. Gönül isterdi ki, isim+taraftar olarak daha büyük takımları izleyelim. Olmadı, UEFA kupasının da kaderi bu diyip geçeceğiz...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Avrupa'da Türk futbolcusu ve Şükrü Gülesin gerçeği.

Türk futbolcusunun Avrupa macerası bambaşka bir analiz konusudur aslında. Bizim gibi duygusal memleket evlatlarının topçu tayfası Avrupa'ya uyum sağlamakta çok zorlanır maalesef. Simiti özleyenden tutun da gittiği yerde camii bulamadığından sebep dönmek isteyenine kadar çok çeşitli sıkıntılar sayesinde ilk uçakla sınırlarımıza girenleri hepimiz biliyoruz.

Neyseki son dönemde bu sıkıntılar bitti de nispeten başarılı olabiliyor oyuncularımız oralarda... Tugay ile başlayan istikrarlı Avrupalılık, Nihat ve muhtemelen Tuncay ile devam edecek gibi.

Uzun etmiym benim derdim Avrupa'da oynayan Türk futbolcusunun tarihi ile. Bir kaç ay önce iş dönüşü akşam saatlerinde spor radyolarından birini dinliyorum. Galatasaraylı programcı ile, radyoyu her açtığımda abartısız her programda karşıma çıkan yayın yönetmeni etiketli kişi ikili bir program yapıyorlar. Konu, Avrupa'da forma giymiş Türk futbolcuları. Önce günümüz futbolcularından bahsedip yukarda saydığım yurtdışında başarısız oluş hikayelerini anlattılar, hemen ardından da örnek olsun diyerek geçmişte yurt dışında forma giyen Türk büyüklerinden.


Abiler perdeyi Can Bartu'dan açtılar, Metin Oktay'dan devam ettirdiler. Efendim ilkleri hatırlamak lazımmış, onların bizi oralarda nasıl temsil ettiklerini bizim futbolcularımıza anlatmalıymışız, Bartu'nun sinyor lakabını nasıl aldığını özümsemeliymişiz vs. vs.

Aslında ilk etapta bakıldığında hepsi doğru, sonuçta bizi oralarda temsil etmiş olan önemli insanlardan bahsediyorlar. Fakat ben programı "tamam şimdi söylerler/söyleyecekler" hevesiyle dinliyorum. Zira Metin Oktay ve Can Bartu haricinde kimseden bahsetmediler henüz. Israrla beklediğim bir isim var, ama yok spor yorumcusu abiler Fenerbahçeli ve Galatasaraylı iki isimin dışına çıkmıyorlar ve yaklaşık 15 dakika sadece onlar üzerine konuşuyorlar. Ben sinirleniyorum, kendilerine ulaşmak için telefona sarılıyorum, sinirle telefon açacam diye kaza tehlikeleri atlatıyorum vs. ama bir türlü ulaşıp Şükrü Gülesin'i unuttunuz mu? Yoksa tanımıyor musunuz diyemiyorum.

Olsun eve gider gitmez oturuyorum bilgisayarın başına döşeniyorum bir mail. aynen şöyle;

"Sayın....
3. Aralık Çarşamba akşamı saat 19.30 sularında arabada giderken radyonuzu dinlemekte idim. Bir beyefendi ile yaptığınız programda(inanın isimini hatırlamıyorum) konu Avrupa’ya giden futbolcularımız ve yaptıkları ile ilgiliydi... Yeni dönem ihraç topçularımız hakkında konuşuldu ve onlara örnek olarak üzerine basarak Can Bartu ve Metin Oktay verildi. Özellikle Can Bartu’nun bir milad olduğu ve başarılarının ne kadar önemli olduğu konuşuldu. Bütün bunları dinlerken hayrete düşmedim desem yeridir. Şimdi söylerler-söyleyecekler heyecanıyla dinlediğim ama bir türlü zikretmediğiniz o ismi ben size bu satırlardan hatırlatmak istiyorum. “Şükrü GÜLESİN”... Bu yanlışlığı ya da unutmuş olmayı rahmetli Şükrü Gülesin ve tüm Beşiktaşlılar adına düzeltmenizi ve yayında bildirmenizi rica ederim"


Aradaki boşluklu bölümde Şükrü Gülesin'in aşağıda bahsedeceğim özelliklerini anlattım ve şöyle bir cevap aldım;



"Fuat bey

Bilgilendirmeyi .... ile paylaşıyorum

önümüzdeki programda gereğini yapacaktır"

Önümüzdeki programı dinledim fakat gereğinin yapıldığına şahit olamadım. Her neyse, zaten konuyu bu radyo programıyla sınırlandırmak değil amacım. Sadece bu tip reyting sahibi spor yayınlarında dahi önemsenmeyen bu konunun futbol severler tarafından unutulması, değerlerimizin unutulması anlamına geldiğini hatırlatmak istemiştim.

Şükrü Gülesin'in Can Bartu ve Metin Oktay'dan tam 10 yıl önce İtalya'ya gittiğini belirterek başlamak istiyorum. Yani Avrupa'da forma giyen oyuncularımızın milatlarından biri belki de ilkidir kendisi.

Aslında en önemli konu, ilk olması önderliği değil İtalya'da yaptıkları. Beşiktaş'ta forma giydiği 10 yılın ardından gittiği Palermo'da(ki daha sonra Metin Oktay'ın gittiği takımdır) 28 maçta 13 gol atıyor. Oynadığı futbol ve müthiş tekniği ile İtalya'nın gözde yabancıları arasına giren Şükrü bir sezon sonra Lazio'ya transfer oluyor ve orada da 29 maçta 16 gol atıyor. Yani neredeyse 2 maçta 1 gol! Özellikle kornerden atabildiği goller ile ünleniyor Şükrü. Bu performansı İtalya ligi gol krallığında iddialı bir yerde olması ve Lazio tarihinin en çok gol atan futbolcuları listesine girmesi için yeterli bir sebep.

Bu tarihten sonra Laziolular ve İtalyan futbol severler tapıyorlar Şükrü'ye. Lazio kulübünün girişindeki onur listesine ismi yazılıyor ve bugün hala sergileniyor. Hakkında onlarca yazı yazılıyor ve neredeyse ağlanıyor Türkiye'ye döndüğünde. Sadece Şükrü'yü izlemek için İstanbul'a gelen İtalyan futbolseverler mevcut o dönemde. Ancak aynen şimdi olduğu gibi o dönemde de ülke sathında gereken ilgiye nail olamıyor maalesef...
Bir spor yazarı büyüğümüz televizyonda anlatmıştı, 2006 Dünya Kupası için gittikleri Almanya'da bir restoranda oturuyorlar bir kaç arkadaş. Konuşmalar ilerlerken Türk olduklarını anlayan bir İtalyan yanlarına yaklaşıyor, önce milliyetlerinden emin olup, başlıyor Şükrü'yü anlatmaya! Ben Lazio taraftarıyım diyor, yaşı bana yakın herkes çok iyi bilir Şükrü'yü. Bizim gazeteci abi şaşkınlığını üzerinden atınca bizim ülkemizde maalesef sizdeki kadar iyi tanınmıyor kendisi diyor.

O gün o radyo programını dinlerken bu konuşma geldi aklıma ve ne kadar doğru olduğunu örneğiyle anladım. Anlamayanlar için basit bir örnekleme de ben yapiym, bu; Şükrü Gülesin'in İtalyanca Wikipedia biyografisi, bu Rusça, bu da Türkçe. Aradaki farkları siz bulun!


Yabancıların bize bizden daha fazla değer verdiğine bir kez daha şahit oluyoruz ve üzülüyoruz.

Eklemeden geçemeyeceğim, üzerine basarak söylüyorum; Sadece giyim kuşamındaki düzgünlük ve beyefendiliği nedeniyle(oynadığı futbol için değil) Sinyor lakabını alan Can Bartu ile Palermo'da oynadığı yarım sezonda 3 gol atabilen ve hemen sezon sonunda geri dönen Metin Oktay karşısında Şükrü Gülesin'in onların onda biri saygı görmesi açıkçası Türk futbolunun bir ayıbıdır...

Maria Sharapova

Geliyor...

Warsaw Open, Legia Tennis Center 2009


19 Mayıs 2009 Salı

Estadio Malvinas

Stadyumlara olan ilgi alakamızdan sebeple blog yazmaya başladığımdan beri arada mabetlerle ilgili de bir kaç satır yazmayı koymuştum aklıma. Koymuştum da vakitsizlikten sebeple yazdığım 115 yazıdan sadece birini ayırabilmişim konuya.

Şimdi ikinicisinde sıra; Mekan Blog ile benzer sebepten adaş olan Arjantin'in Mendoza şehirindeki Estadio Malvinas...

1976 yılında 78 Dünya Kupası için inşa edilmiş. Tabii o zamanki adı farklı: Ciudad De Mendoza. 48.000 kapasiteli ve tamamı Arjantin statlarına özgü şekilde koltuksuz yapılmış. Konum/kapasite açısından Dünya Kupasının en zayıf halkası görünümünde. Dolayısıyla kupa boyunca ev sahibi Arjantin'in yolu hiç düşmüyor Mendoza'ya.
İlk turda Hollanda, İran, İskoçya ve Peru'dan oluşan 4. gruba ev sahipliği yapıyor. Dolayısıyla 3-2'lik efsane İskoçya-Hollanda maçının ve Dalglish-Rep, Rensenbrink düellosunun, daha da önemlisi efsane Hollanda Milli Takımı'nın canlı şahidi oluyor Mendoza ahalisi. ikinci turda da bir Zico rüzgarı yaşıyorlar ve noktalıyorlar 1978'i...

1982 yılında İngiltere ve Arjantin arasındaki Falkland savaşında kaybedilen Arjantin askerleri arasındaki Mendoza popülasyonu sebebiyle şehirin en önemli yapısı olan stada Estadio Malvinas adı verildi ve stadın çeşitli yerlerine savaşta kaybedilen askerlerin adı asıldı...

Mendoza şehiri 2006 yılına kadar 1. lige temsilci gönderememesinden sebep stat bu tarihe kadar 1 sezon Argentinos Juniors'a yaptığı ev sahipliği dışında neredeyse boş kaldı. 2006'da ise Godoy Cruz takımının 1i lige intikaliyle yeniden kullanılmaya başlandı. Bu yıl yapılacak düzenleme ile kapasite 35.000'e düşürülecek(yine kapasite düşürülmesi!)ve stat modernizasyonu sağlanacak.
El Diego'nun milli değerlerimizi yücelten bir isme sahip bu stadı ulusal takım maçları için de kullanmak gereklidir söylemi Estadio Malvinas'ın adının artık daha sık duylacağı anlamına geliyor. Gönül orada bir İngiltere maçı oynansın ister...

17 Mayıs 2009 Pazar

Ankaragücü-Beşiktaş:1-3


Mustafa Denizli'nin son saniye hamlesiyle başladı karşılaşma. Biz gelen kadrolarda Ekrem'i görmüşken sahaya Toraman-Zapo-Gökhan-Üzülmez dörtlüsüyle başladı. Bilgilendirme, Ekrem'in sakatlandığı nedeniyle değişiklik yapıldığı yönündeydi, fakat maç sonunda hocanın açıklamasıyla anladık ki, değişikliğin sebebi Ankaragücü kadrosuymuş. Hikmet Karaman'ın dahiyane(!)3'lü hücumunu Mustafa Denizli bu şekilde karşıladı. İyi de etti.

İbrahim Toraman'ın sağ bek performansı ile başlamak istiyorum. Beşiktaş için en önemli pozisyon alternatiflerden biri haline geldi Toraman'ın o bölgedeki oyunu. Zira elinizde Ekrem gibi oynadığı yeri çok da umursamadan mücadele eden bir oyuncunuz varsa onun alternatiflerini oluşturmak çok önemli hale geliyor. Beşiktaş'ın hücumlarında Holosko içeri katederken sağ kanada hep Toraman destek verdi Ernst ile birlikte.

Beşiktaş'ta özellikle son maçlarda müthiş yardımlaşmalı bir futbol oynanıyor. Sağ kanada bugün Toraman, normalde Ekrem ve Ernst desteği, sol kanada kendini aşan Üzülmez bindirmeleri ve Tello yardımları, orta sahayı Cisse, Ernst ve Tello'nun parsellemesi bence başarıyı getiren etkenler.

Fakat bir takımın bu yolda giderken sorumluluk sahibi yıldızlara ihtiyacı vardır. Beşiktaş bu yıldızı hep Delgado olarak belledi ama Delgado hiç bir zaman o derece parlatamadı kendini. İki yıldır bas bas bağırıyordum, Tello sol açık etiketiyle forma giydiği her maçta en az 25-30 dakikasını orta sahada geçiriyor ve çok da faydalı oluyor diye. Hatta ben Delgado'nun arkasını topluyor diyordum. Bu özelliğini gören Mustafa Hocayı tebrik etmek lazım, çünkü daha önce buna yeltenen bile olmamıştı. Tello inanılmaz bir futbol oynuyor, orta sahada pas dağıtmak tutun, sağ kanattan ve sol kanattan orta yapmaya kadar müthiş bir mücadele sergiliyor. Bence ayakta alkışlamak gerekli hatta artık bu görevi Tello'ya devretmeli...
Yusuf'un performansını haftalardır takdir ediyoruz fakat sol kanatta olmadı. Takımda belki de göze batmayan tek oyuncuydu bugün. dolayısıyla şunu anladık ki, Yusuf sol kanat alternatifi olamaz. Eğer Beşiktaş Tello'yu bahsettiğimiz bölgede değerlendirecekse transfer politikası bile değişebilir.

Beşiktaş toplu hücum edip toplu savunma yapmayı çok iyi yapabiliyor. Bunu bugün fazlasıyla gösterdiler. Özellikle ikinci yarı başındaki Ankaragücü baskısını savunurken bu özelliklerini güzel kullandılar.

Beşiktaş'ın maç kazanmayı öğrendiğini, iyi futbol oynadığını, formda olduğunu vs. hepsini geçelim. Beşiktaş takımında arkadaşlık had safhada. Şampiyonluk için belki de en gerekli dengelerden biri olan bu sinerji o soyunma odasında fazlasıyla mevcut. Bu, saha içindeki ve kulübedeki tüm görüntülerden açıkça belli oluyor. Yedek olan da, sahada olan da aynı motivasyonda ve bence şampiyonluğu getirecek en büyük etkendir bu.
Mutlu son yolundaki en önemli virajlardan birini aldı Beşiktaş. Bir beraberlik opsiyonu olduğunu da gözönüne alırsak iş neredeyse bitti...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

İçimden bir ses Bayern diyor..


Futbolun adaleti pek yoktur derler ya, onun tecellisini izleyeceğiz gibi bir his var içimde. Allah biliyor ya pek haz etmem Bavyera ahalisinden. Fakat nedense bir türlü Wolfsburg'un şampiyonluğuna ermiyor aklım, hani açıkçası olamayacaklar gibi geliyor. Bu duygularım da Magath'a olan antipatim etkili midir bilmiyorum ama ben herşeye rağmen Wolfsburg'un şampiyonluğunu istiyorum...

Almanya'da dananın kuyruğu bugün kopar diye düşünüyorum. Zira zirvenin ortakları Bayern ya da Wolfsburg'dan birinin puan kaybettiği takdirde son hafta ikisinin de evinde oynayacağını ve galibiyetle bitireceklerini düşünürsek bu haftayı lider kapatan ligi de öyle kapatır düşüncesindeyim. Takımlardan birinin puan kaybı halindeyse ikincilik bile tehlikede. Arkada Stuttgart ve Hertha tetikte beklemekteler...

Buyrun Bundesliga puan durumu ve son iki hafta maçları;


33. Hafta:


Hannover-Wolfsburg

Hoffenheim-Bayern

Stuttgart-E.Cottbus

Hertha-Schalke



34. Hafta:

Wolfsburg-Köln

Bayern-Hamburg

E.Frankfurt-Hertha

B.Mönchengladbach-Stuttgart

15 Mayıs 2009 Cuma

Play off finali:Karşıyaka-Kasımpaşa

Bu Play offların sosyolojik bir analizinin yapılması lazım bence mutlaka. "Ulan bütün sezon kovaladık ettik, haybeye saldırıp sakata gelmeyelim, tedbiri elden bırakmayalım" psikolojisiyle, sahada sadece gol yememeye konsantre olmuş takımlar görüyoruz. Bu seneye mahsus olmayan bu Play off psikolojisi maçların seyir zevkini tabana indiriyor maalesef.

Herşeye rağmen finalin adı tam istediğim gibi oldu. Ben Play offların futbol şenliği olduğunu düşünüyorum. Özellikle başka şehirlerde oynanmasından sebep oralara akan taraftarların cefakarlıkları hoşuma gidiyor. Bu bağlamda dört takım içindeki en güzel taraftar organizasyonu olan ekipler finaldeki yerlerini aldı.

Madem futbol kıt, o yüzden taraftardan dem vurarak açıklık getirmek istedim bu finale bakışıma...

Yine az futbollu bir final, belki penaltılar eşliğinde son bulacak. Fakat bu defa gönlüm özellikle dün yaşadığım enfes İzmir gününden sonra sadece Türkiye Kupası finali için değil, her yıl bir defa da bir Süper Lig maçı için ziyaret etmek istediğim bu şehirden ve onun takımı Karşıyaka'dan yana...

F.Türkiye Kupası 2009 İzmir


"Hava güzel, İzmir, özellikle de Kordon hepsinden güzel" diye başlamak istiyorum. Öncesiyle, sonrasıyla yaşattıklarıyla 2006'daki finalden daha güzel olacağı hiç aklıma gelmemişti açıkçası...


Muhtemelen uçakla gelip şehire en erken intikal edenlerdendik biz. Saat 10.40 gibi İzmir'de 11.00 gibi de Kordon'daydık. Saatin erken olmasından mütevellit iki takım taraftarları da ortak mekanlar kullanıyorlardı, alkol tüketimi ise çoktan başlamıştı. Havanın müthiş sıcaklığı soğuk bira tahriki oluşturduğundan "bu saatte içilmez ya" yalanlarına kendimiz de inanmayıp başladık alkol mesaisine. Bu arada, Erman Toroğlu da gözümün iliştiği bir mekanın bir yanında hiç de öle gözlerden ırak olmayan bir şekilde yudumluyordu bişeyler. Hocam çok cesursunuz dedik, "neden?" diye cevap verdi. Alkol sabahtan alınmaya başlanmamalı işte...


İlerleyen saatler taraftarların mekan farklılıklarını su yüzüne çıkartırken, Fenerbahçeliler'in 2006'ya nazaran sayıca daha üstün olduğu da gözüme çarptı, ancak Beşiktaşlılar klasik bir toparlanma ile Kordon'un bir bölümünü semt pazarına çevirmeyi başardılar. Güzel giden günün bir bölümünde sıcak çatışmaya namzet 1-2 durum olduysa da ortaya çok büyük bir olay çıkmadı... Genel itibarıyla iki takım taraftarları içiçeydi.


Bu arada Fenerbahçe formalı bir İngiliz arkadaşı yakaladık. West Ham taraftarıymış ama burada yaşıyor ve deplasmanlara gelebilecek kadar Fenerbahçeli. Biraz Millwall-West Ham geyiği çevirirken, İngilizler'in bu rekabet konusunda son derece hassas olduğunu da anlamış oldum. Zira elemanın suratına her Millll-Walllll diye bağırdığımızda son derece ciddi bir yüz ifadesi ile "bakın gerçekten düşman olacağız" diyordu, öptük yolladık. Alkolün etkisi ilerleyen saatlerde öptüğüm insan sayısını artırdı sanırım.


Maç hakkında yazacak fazla birşey yok sanırım. Beşiktaş hakederek rahat bir galibiyet aldı. Sezon başından beri Aragones'i eleştirenlere kızıyordum, sonuçta elindekiyle en iyi yapmaya çalıştığını düşünüyordum. Fakat bu maçta eleştirinin en babasını haketti. Benim bildiğim, çok ciddi başka bir hedefi olan takımlar, amaçsız çıktıkları maçlarda yedek oyuncu oynatırlar. Fenerbahçe'nin bu sezon alabileceği tek kupa olan Türkiye Kupası için takımın bütün imkanlarını seferber etmesi en normali olacaktı. Fakat sayın Aragones kendisini tüm eleştirenleri haklı çıkartan şok bir kararla kaleyi ikinci kaleci olan Volkan Babacan'a verdi. Volkan da iki golü maalesef hatalı şekilde yedi. Maçta tarihi bir fark olmaması muhtemelen kendisinin şansıdır. Bu saatten sonra Anti-Aragonesci kimsenin ağzını kapatmak mümkün değil. Fenerbahçe şimdiden yeni hocasını bulmalı...


Bu yıl her haliyle güzel bir kupa günü yaşadık. Kupa finali her sene İzmir'de olsun bence. Çünkü gerçekten o mevsimde müthiş güzel bir ortam oluyor.


12 Mayıs 2009 Salı

Olmasaydı sonumuz böyle...

Junior zamanlarında Dünya'nın gelecek vaad eden en iyi oyuncuları arasında yer alıyordu. Profesyonel kariyerine de bu tezi yanıltmayacak bir performansla başlamıştı. Fakat yıllar geçtikçe beklenen üst seviye başarılar gelmedi tam tersi gittikçe geriye giden bir performans çizdi.

ATP turun en önemli isimlerinden bir idi Richard Gasquet... Şimdilerde kokain suçlamasıyla karşı karşıya. Mart ayında Miami Master Series esnasında yapılan testte pozitif sonuçla karşılaşan Gasquet'e 2 yıl tenisten men cezası verilmesi bekleniyor.

Fransız raket ise suçsuzluğunu ıspat edeceğini ve kendini tekrardan kanıtlayacağı fırsatı beklediğini söyledi...

Şimdi son yıllardaki gerilemenin sebebini kendi kendimize sorarken, hiç yoktan yoracak bir şey bulduk. Açıkçası çok üzüldüm Babyface için...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Beşiktaş vs. UEFA Finalistleri.

7 Eylül 2008


Beşiktaş:2 Shakhtar Donetsk:0


15 Ocak 2009

Beşiktaş:2 Werder Bremen:1

Luis Scola


9 Mayıs 2009 Cumartesi

Ben, "Ben demiştim" demeyi seviyorum!

"Ben demiştim demeyi sevmem ama..." Minvalli cümleleri sevmem. Söyleyen adam çıksın ben demiştim desin ne var bunda ayıp mı?

Bu bağlamda Sivasspor'un puan kaybedeceğini, onu da geçtim "kolay fikstür" kavramının yalan olduğunu bu satırlara defalarca yazdım İBB maçının Sivasspor için çok zor maç olduğunu da...


Şahsi kanaatim Sivasspor'un şampiyonluk yolunda ağır bir yara almasının ötesinde Şampiyonlar Ligi'ni de ciddi zora soktuğudur.


Mustafa Denizli de biraz önce canlı canlı anlattı "Bu takım şampiyonluğu bırakmaz" diyor.


Hayırlısı!

Dananın kuyruğu

Aslında O kuyruk bu gidişle bir kaç kere daha kopar. Fakat lig başladığından beri ilk defa şampiyonluk yarışının kokusunu alabildik. Hava güzel, mevsim Mayıs en önemlisi 8 maç aynı saatte oynanıyor 5 tanesi de televizyonda! Bu lig sonlarının değişilmez ritüeli de gelip çattığına göre artık ligin rengi de belli oluyor demektir.
Bu akşam oynanacak maçlar bize biraz fikir verir mi? Sorusu tüm futbol severlerin zihinlerini fazlasıyla meşgul ediyordur sanırım. Nersinden bakarsak cevplaması zor bir soru. Fakat şöyle bir gerçek var o da Beşiktaş'ın "Sivas kaybedince strese giriyoruz bahanesinden", "Sivas'ın gündüz ve de sıcakta oynadık" serzenişlerine takımların haftalardır puan kayıplarına uydurdukları kılıfların bu hafta ortadan kalkacağı. Zira herkes aynı saatte eşit şartlarda mücadele edecek.

Sivassspor'un kendi sahasında nispeten zayıf bir ekip olan İBB ile oynaması Beşiktaş'a nazaran avantaj görünebilir ve böyle olduğunu düşünenler de çoğunlukta. Fakat küme düşmenin eşiğinde bulunan Belediye ekibi ülkenin yüksel profilli maçlardan puan alma konusunda en uzman takımı. Bunu bir çok mücadelede ıspatladılar. Herkes Sivasspor'un Trabzon karşısında aldığı galibiyeti konuşurken biz her rakibi Trabzon olmayacak demiştik. Nitekim geçen hafta aldıkları mağlubiyet bunun ıspatı oldu. O sebeple ben bu hafta da çok rahat bir maç kazanabileceklerine ihtimal vermiyorum.

Beşiktaş'ın ise durumu malum. Denizli'nin tabiriyle travma geçiriyorlar ama çıkmaları gerek! Daha önceki yıllarda o travmaların hiçbirinden çıkamadı Beşiktaş. Bir mağlubiyet herşeyin sonu olmuştu herseferinde, ve çorap söküğü gibi gelmişti arkası. Bu yıl Mustafa Hoca bu konuda emniyet sübabı görevi görecek, çünkü buna mecburlar. Eh artık Sivas kaybetti stres olduk bahaneleri de yok! Daha önce 3 golle mağlup ettikleri Ankaraspor'u yine yenebilecek kapasiteye sahipler.

Old Firm 14.30'da! G.Rangers-Celtic

F dergi için yazılar yazarken ağırlıklı derbiler üzerine kalem oynatırdım. Severim derbileri ve derbi olmalarına sebep olan hikayelerini. Bir çok coğrafyada farklı nedenlerle kutuplaşırlar kulüpler, kimi 120 yıl önce kurulurken diğerinin sahasından kovulmuştur, kimi işçi hareketi sırasında yoldaşlarına ihanet etmekten sebep ayrılmıştır diğerinden, kimi sağcıdır kimi solcu, bazen de zenginle fakir...

Bu nedenlerin birçoğu tarihsel sebepler olduğundan günümüze gelirken yanlarında sadece "sebep" yaftasıyla taşınır. Aslen artık bir sebep yoktur düşmanlık için. İşte bu anlamda belki de tektir Glasgow derbisi. İki farklı dine, politik görüşe hatta belki de gizliden gizliye iki farklı millete sahip İskoçya vatandaşlarının oluşturduğu dinamikler üzerine kuruludur. Bugün hala gündemden düşmeyen Protestan-Katolik ayrımının taraflarıdırlar. Rekabet İskoçya parlamentosundan tutun da, kilise çatışmalarına kadar gider. E bir ülkenin en tepesinde bile hasıl olan ayrılık Glasgow sokaklarına direkt nefret olarak yansır. Ezeli düşmanlar bugün Rangers'ın yani Katolikler'in evi olan Ibrox'da kapışıyorlar. Bir olağanüstü gün daha İskoçya için. İrlanda yurtseverleri ayrılıkçı Celticliler-İskoç milliyetçileri Rangerslılar'a karşı...

Not: Old Firm'i gördüğüm en iyi şekilde yorumlayan sevgili Ali Ece'nin bu derbi üzerine enfes bir yazısı vardı. Bekledim ama şu saat itibarıyla blogunda yok yine de ilerleyen dakikalarda olabilme ihtimaline karşın buradan ulaşabilirsiniz...

8 Mayıs 2009 Cuma

Yanlışları ile Galatasaray!

Birşeyleri istemek için önce birşeyler yapmış olmak lazım. Ben bu söze çok inanırım, yani gökten inmeyecektir beklenenler, bizim de yukarı doğru bir adım atmamız gerekir.

Kulüplerimiz maalesef bu zihniyeti edinmemekte sonuna kadar direniyorlar. Bizim amacımız belli; Her 3. Dünya ülkesinin futbol anlayışı gibi alt yapı, hazırlık, alışma, gelişme, tecrübe kazanma kavramlarının alayına gider yapıp kısa zamanda başarı odaklı bir vaziyet bizimkisi.

Sezon başından beri gördük sırasıyla Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor hoca gönderdi. Fenerbahçe göndermedi, göndermedi de ne yaptı? Arkasında mı durdu? Hayır. Sezon sonunda onlar da yollayacaklar. Yani yok birbirimizden farkımız. İşin enteresan tarafı bu takımlar ligin ilk altısının beş tanesi!

Dediğim gibi hepsi birbirinin aynı lakin Galatasaray'ı belli sebeplerden az da olsa kayırasım var. Hepimizin malumu Herr Skibbe aldığı başarısız(!) sonuçların ardından gönderildi takımdan. Gönderildiği hafta Galatasaray Kocaelispor'a 5-2 mağlup olmuştu, fakat şampiyonluk yarışının tam da göbeğindeydi, UEFA kupasında 3. turdaydı ve Bordeaux ile deplasmanda 0-0 berabere kalarak avantajla dönmüştü Fransa'dan.
Fakat yönetim hocaya daha fazla katlanamayacağına inanarak hemen maçın ertesinde fesh etti sözleşmeyi. Skibbe en azından Bordeaux maçında takımımın başında olayım dediyse de "olmaz!" emri verildi yukarılardan. Peki dedi hiç değilse müsaade edin de vedalaşayım oyuncularımla bir toplantı yapalım. Neyseki ona izin verildi ve Michael Skibbe apar topar yollandığı takımını son defa topladı. Detayını bilmem ama o toplantı da çok topçunun gözünün dolduğu söyleniyor, zira Florya sakinleri Skibbe'yi çok seviyorlardı. Bunu sağdan soldan çok duymuştum da Hakan Şükür söylediğinde iyice inanmıştım. Bir abi kardeş ilişkisi vardı oyuncularla aralarında. İkinci Bordeaux maçının hemen ertesinde Ayhan ve Arda'nın turu ona hediye etmelerinden ve onun da bu turda hakkı vardır kelamlarından belliydi zaten.

Sonuç olarak olan oldu taraftarın tepkisi Skibbe gönderilerek yatıştırıldı. Öyle ya yönetimin istifa edecek hali yoktu, e topçuları da gönderemezlerdi tek suçlu olan hocaya verildi yol!
Olabildiğince hızlı hoca arayışına girildi ve çok da üzerinde düşünülmeden Polat'ın tek başına kararı ve konuşmasıyla camianın asla hayır diyemeyeceği kulübün cesur yüreği Bülent Kormaz getirildi takımın başına. Valla sizi bilmem ama Bülent imza atarken aklıma Rıza Çalımbay, Oğuz Çetin, Rıdvan Dilmen falan geliyordu. Biz bu filmi görmüştük, aslında yönetim de görmüştü de popülizm ve günü kurtarma anlayışı adına bulunmaz nimetti Bülent Korkmaz.

Cesur yürek adım atar atmaz Ali Sami Yen'e bir gümbürtüdür koptu. Pankartlar asıldı, tribünler adını haykırdı vs. Yönetimin planı tutmuştu, ilk dalga atlatılmıştı. Bülent'in geçmiş teknik direktörlük maceraları unutulmuştu çoktan. Galatasaray gibi büyük bir takımın başına kurtarıcı olarak gelen isim henüz hocalık kariyerinde yarım adım dahi atamamış Bülent Korkmaz ise biraz düşünmek gerekliydi ama maalesef kimse düşünmedi. Sadece bir Beşiktaşlı arkadaşım Bülent imza atar atmaz mesaj çekmişti bana "Galatasaray'da çekildi şampiyonluk yarışından" diye!

Burada yazık edilen takım taklavattan ziyade Bülent Korkmazın ta kendisi aslında. Böyle büyük bir baskı, bu alanda tecrübesi yerlerde olan bir insana verilince sonuçlar hiç de olumlu olmadı tam da düşündüğüm gibi.

Aslında hep iddia ettim Galatasaray'ın kadro kalitesi bırakın Süper Lig'i, UEFA kupasında bile hiç bir takımda bulunmuyordu. Özellikle Lincoln-Kewell-Arda-Baros dörtlüsünün "top oynadığı" herhangi bir maçı Galatasaray'ın almama şansı yok gibiydi. Şimdi kimse kalkıp sakatlıklar falan demesin bana. Tamam etkisi mutlaka olmuştur ama Galatasaray'ın el altından hep gıpta ettiğim bir ruhu var. Koyduğunuz her oyuncu 10 yıldır orda oynuyormuş havasında mücadele ediyor. Yani koca Galatasaray bir Servet yüzünden mi buralara kadar geriledi?

Lincoln'un kaybedilmesinde kendi sorumsuzluğunun, Baros'un performansının düşmesinde kendine bakmamasının, Arda'nın hababam ceza almasında da yine kendi şahsının hatası vardır mutlaka. Her sene görmekten bıktığımız Fener maçı görüntülerinin de sorumlusu sadece taraftardır zaten. Yönetim ve teknik kadro bunuları asla engelleyemezdi! Şimdi soruyorum; Skibbe gitmemiş olsaydı görüntü bundan daha mı kötü olurdu? Bence olmazdı, sizce de olmazdı muhtemelen. Zaten kimsenin Skibbe ile bir derdi yoktu da işte...

Herkes şapkasını önüne alıp düşünsün derler ya, bence Galatasaray taraftarı bunu harbiden yapsın. Yönetimi demiyorum çünkü onlar herşeyin zaten farkında. Şimdi tırım tırım hoca arıyorlar ki yeni sezona onunla başlasınlar. Olan Bülent Korkmaz'a, gül gibi kadroya ve de nihayetinde taraftara oldu, yazık.

Shakhtar-Bremen Kadıköy'de


Açık konuşayım Hamburg'u istiyordum finalde. Çok sevdiğimden değil de, taraftarı düzgün bir takımın ziyaret etmesini istediğimden topraklarımızı. Belki St.Pauli atkıları falan gösterip tilt ederdik kendilerini ya da 2 bira ısmarlardık rıhtımda...


Olmadı, Werder geliyor, Shakhtar ile birlikte. Taraftar açısından baktığımızda Bremen'in biraz daha önde olduğu kesin. Bende de lisede AFS değişimiyle sınıf arkadaşım olan Bremenli Tobias kardeşimin hediye ettiği atkı var. Hala dolabımda, ksımet bugüneymiş çıkaralım ufaktan.


Futbol açısından baktığımızda da nispeten "büyük" takım olan Bremen'i ağırlamak daha keyifli. Tabii diğer tarafta da canımız ciğerimiz Luce'miz var. Neresinden bakarsanız iyi maç.


Ha unutmadan Fenerliler'e müjde, Diego'yu statlarında seyretme şansını yakaladılar. Yoksa geleceği yoktu arkadaşın.

Svetlana Kuznetsova

Sveta

Internazionali BNL D'Italia
Rome 2009...

7 Mayıs 2009 Perşembe

Oynamak ve oynatmamak arasında Chelsea.

İlk Barcelona maçından beridir gündemde Chelsea'nin oyun tarzı. Ben de maç öncesi yazımda kıyısından bahsetmiştim mevzudan. Hepimizim malumu adamların genel geçerli oyun stili geçen hafta ve dün gece izlediğimiz oyundur. Kadro yapıları mı dersiniz yoksa taa Mourinho döneminden gelen oyun mantalitesi mi bilmem ama yaptıkları ve bence iyi de yaptıkları yegane iş bu.

Özellikle dün geceden beri ülke sınırlarındaki Barcelonaseverler çatık kaşlı, diş göstermeli surat ifadesi takınıyorlar Chelsea'ye. Sebep belli, Barça'ya top göstermemiş olmaları ve kendi tabirleriyle oyunu çirkinleştirmeleri. Zaten biz tebaa olarak "futbolu toplum için oynayan" takımlara hayranızdır. İngilizler'in bu filmde kötü adam olmalarının sebebi Messi'nin ışık hızını, Iniesta'nın çalımlarını, Eto'o'nun şutlarını, Xavi'nin ortalarını futbolsevere göstermemeleridir.

1982 Dünya Kupasında Tele Santana'nın tarihin en iyi Brezilya kadrosu denen o efsane takımını izlerken keyiflenen halkımızın üzerine kabus gibi çöken bir İtalya vardı. O Brezilya da toplumcu futbol oynayıp herkesi mest ederken top oynatmayan İtalyanlar'a çarpılmıştı. Şahit olmadım ama o dönemde İtalya forması gördüğünde terliğini televizyona fırlatan çok vatandaşımız varmış. 1982 Brezilya-İtalya modeli ile 2009 Chelsea-Barcelona şablonuna verilen reaksiyon aynı T.C sınırlarında.

Fakat Chelsea eleştirisi yapanlar biraz haksızlık ediyorlar sanki. Öncelikle şunu belirtiym ben bu Chelsea'yi günahım kadar sevmem ama oynadıkları oyun tarzında Dünya'nın en iyi takımı olduklarını da sonuna kadar savunurum.
Ne yapıyor Chelsea? Basit tabiriyle alan savunması, yani takımın her bireyinin şahıslara değil bölgelere has mücadelesi. Onların maçlarını izlerken en çok keyif alınacak zaman sanırım top rakibin ayağındaykendir. Ancak bu zarfda herkes topu takip ettiğinden Chelsea'nin saha dizilişine dikkat edilmez pek. Statta izleme şerefine nail olabilsek çok daha ciddi keyif alacağımız dağılımı 109 inch'in müsaade ettiği oranda takip ediyoruz ve kademeli şekilde orta sahadan geriye doğru enfes bir diziliş görüyoruz. Ekip üyeleri de bu işi nefes ve teknik yönünden çok iyi becerebilenler olunca Dünya'nın en iyi takımı pozisyon bulamıyor, hatta şut bile çekemiyor.

Hiddink sonrası takımın bu hüvviyetinden az da olsa sıyrıldığını gördük. Fakat bu tip olağandışı hücum gücüne sahip takımlara karşı elndeki bu altın kozu kullanmakta beis görmedi Hollandalı ki bence çok da haklı. Seyirciler güzel maç izlesin diyerekten, kapıyı açık tutmayacaktı heralde Barça'ya, Cumartesi gecesi olanları görmeyen kalmadı heralde!

Sonuç olarak Chelsea'nin oynadığı oyunu sevmesek de kızmayalım ve gereken saygıyı gösterelim, çünkü futbolu sonuç odaklı oynamak kurallar dahilinde olduğu sürece "legal"dir. Pep Guardiola'nın maçtan önce bahsettiği gibi bu bir tarz meselesi, "onlar fizikleriyle, biz tekniğimizle oynuyoruz". Bu sebeple biz de ayağa kalkıp futbol emekçilerini alkışlayalım, Şampiyonlar Ligi yarı finalimize turp sıkılmış olsalar bile...

Londra Iniesta'ya emanet.

Aslında tam da maçtan önce düşündüğümüz gibi oldu herşey. Chelsea'nin golü erken bulmasının bunda ne kadar etkisi vardır bilmiyorum ama Dünya'nın en iyi alan savunan takımını izledik. Koca Barcelona maç boyunca 1 tane net pozisyon yakalayamadı. Artık gerçekten kabul etmek gerekli Chelsea'nin bu özelliğini. Kimine göre oyunun çirkinleşmesi, kimine göre futbolun gereği ikisine de saygımız sonsuz ama bu da bir takımın oyun stili.

Sen neyi tercih edersin derseniz 90+2 'de maçı izlediğim diğer iki arkadaşımla birlikte kendi öz takımımız gol atmışcasına sevindiysek, işin oyun kısmını seviyormuşum sanırım. Bunda United-Barça finalinin yılmaz destekçisi olmamın da etkisi vardır muhakkak.


Sonuç olarak öyle ya da böyle Barcelona artık finalde. Kim haketti sorusunu asla birinden yana cevaplayamayacağımız bir mücadele oldu.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Pre-match drink: Chelsea-Barcelona

1 haftadır heyecanla beklediğim maç desem yeridir. İlk maçta izlediğimiz olağünüstü mücadele kolay kolay unutulmaz. Evet belki tabela yerinden oynamadı ama önemli olan o mücadelenin izlenebilmiş olmasıydı zaten.

Chelsea kapandı, pres yaptı, açık vermedi, pozisyon bulmadı ama buldurmamayı da kısmen başardı. Zaten Barça gibi bir ekibe Camp Nou'da bunu bile yapabilmek ciddi bir motivasyon ister. Barça ise son derece değerli bir kaç pozisyonu maalesef tabelaya yansıtamadı. Sonuç olarak golsüz geliyorlar Londra'ya.

Öncelikli olarak ben bu maçın ilkinin çok benzeri olacağını düşünüyorum. Hiddink'in Chelsea üzerindeki hücum mentalli etkisini daha önce yazmıştık. Fakat hiç bir teknik direktör takımını Barcelona karşısında deli dana gibi saldırtmaz, yaparsa da sonuçlarına katlanır(bkz; 02 Mayıs El Clasico). Bu bağlamda Hiddink'i aklı selim bir hoca bellediğimizden, kimse bu akşam bol gollü açık futbol beklemesin. Çünkü Chelsea'nin direnci evinde oynmasından mütevellit daha da artacaktır. Erken gelebilecek bir Barça golünün oyunu ağzına kadar açacağını hatırlatarak devam etmek istiyorum.

Chelsea orta sahadaki müthiş pres gücünü ilk dakikadan itibaren çalıştıracak ve klasik alan savunmasını gerçekleştirecek. Burada keyifli olan son derece formdaki Iniesta ve Xavi'nin bu presle nasıl başedeceklerini izlemektir sanırım. Eğer ki Barcelona oyunu açmakta başarılı olamazssa ve bu kısır döngü ikinci yarının ortalarına kadar sürerse o dakikalarda hücuma yönelik bir Chelsea çözülmesi izleyebiliriz. Aslında bu noktayla ilgili ciddi bir öngörüde bulunamıyorum. Hiddink aynı mücadeleyi maç geneline yayıp uzatmalarda belki de penaltılarda işi bitirmek de isteyebilir.
Neresinden bakarsanız bana ilk maçın kopyası olacak gibi geliyor, minimum pozisyonlu ama bol mücadeleli. Ben bu düşünceyi ilk maçın son düdüğünde edinmişken, Guardiola'nın basın toplantısını izlemem işin tuzu biberi oldu. Pep diyor ki: "Biz Chelsea'nin fiziğe dayalı futbolunu oynayamayız, çünkü başka bir takımız ve kendi futbolumuzu oynamak zorundayız. Sahaya da bunu yapmak için çıkacağız" Yani bizim teknik, onların fizik üstünlüğü var diyor. Zaten Chelsea'nin bu oyununu öngörerek Pique'yi kontratak savunmasına çalıştırmışlar, kendisini ileri çıkarken pek izleyemeyeceğiz bugün.
Hiddink ise enteresan bir motivasyon yöntemi bulmuş oyuncuları için. Medyaya "onlar için endişeleniyorum" minvalli bir açıklama yapmış. 26 kişilik kadroda 10 oyuncunun 30 ve üzeri yaşta olduğunu söyleyerek. "Bu onların son şansı olabilir, Şampiyonlar Ligi kupasına bu kadar yaklaşmışken bir daha ki seferi düşünmemeliler" diyor. Ben de takımdaki diğer 16 kişi nolcak diyorum? Bana çok ciddi bir motivasyon yöntemi gibi gelmedi. Bu takım son 6 Şampiyonlar Ligi macerasında 5 defa yarı final oynadı!
Kadrolarda çok ciddi eksikler yok ancak Henry'nin durumu hala belirsiz. Stamford Bridege'deki son idmana çıkmış ama yine de kesin bir açıklama yok. Defansta da biraz sıkıntıları olabilir Pique-Abidal stoper, Sylvinho sol bek olarak yer alacak sanırım sahada. Chelsea'de ise ekstra bir sorun yok, yalnız Hiddink Ivanovic'i kornerler için özel görevlendirmiş. Liverpool maçındaki gibi pozisyonsuz gollere çok ihtiyacı var Chelsea'nin.

Son olarak iki takımı da normalde çok tutmam, ama uzun zamandır aklımdan geçen Barcelona-Manchester United finalini izlemeyi çok istiyorum!

Moratti: Ibrahimovic=Higuaín+50 Milyon Euro

Bu sezon sonunda Inter'den ayrılması neredeyse kesinleşen Superstar golcü Ibrahimovic'in uzun zamandır Real Madrid ile görüştüğü konuşuluyordu. Böylesi büyük bir transferi bu sezon takıma kazandırmak Real'in başkan adayları için boyun borcu. Zira taraftar isyan sınırlarını çoktan aştı.

Bu kadar söyentinin üzerine bomba açıklama Inter başkanı Moratti'den geldi. Ibrahimovic için Real'den Higuaín+50 milyon Euro talep ediyor Inter. Zlatan gibi bir yetenek+karizma+Madrid'i kökünden oynatacak bir transfer için anormal gelmedi bana bu istek. Fakat asıl sorun takım içindeki kimliği uzun süredir enteresan bir şekilde tartışılan, (bana bu yönüyle uzun süre konuşulan Semih-FB ilişkisini hatırlatıyor, gerekeni saha içinde fazlasıyla yapıyor ama kendini kanıtlama sorunu var)ve Real'in bu sene Katalanlar'ın ensesinden uzun süre ayrılmamasında büyük pay sahibi olan Higuaín'in gönderilip gönderilmemesidir. Zlatan'ı asla tartışmayarak bir kenara koyuyorum. Fakat halihazırda takım için yaptığı katkının üst seviyelerde olduğunu bildiğimiz bir oyuncunun da onun için feda edilmesini doğru bulmuyorum. Madem bu transfer çok isteniyor 3'e 5'e bakmayıp pazarlığa çöksünler ziyan etmesinler aslan gibi çocuğu.

5 Mayıs 2009 Salı

Keane'den öğütler!

Bugün oynanacak Arsenal-Manchester United maçı öncesi United'in eski orta saha oyuncusu Roy Keane iki takım topçularına da fair play çağrısında bulundu. Son zamanlarda gerilen sinirlerin genellikle sağ duyulu olmayan bir şekilde sonuçlandığını ve sakin olunması gerektiğini söyledi. Kendisinin nasıl bir futbolcu olduğunu hatırlamayanlar için yine bir Arsenal-United maçını hatırlatalım:
video

Güle güle Sami Hyypia!!!

“Buzların arasında filizlenirse bir yaşam, akışı da soğuk olur” demiş Finli romancı Mika Waltari. Bu güzel anlatımında İskandinavya’nın en soğuk ülkesinde yaşamış olmasının ne oranda etkisi vardır bilinmez. Yaptığı genel kişilik tahminin ne kadar tutarlı olduğu da... Yalnız ben bu sözü duyduğum da ince ince gülümsedim. Çünkü eğer Mika Waltari bir otuz yıl sonra yaşasaydı Sami Hyppia’yı tanıma fırsatı yakalayacak ve belki bu sözler için birkaç defa daha düşünmek zorunda kalacaktı. Bir insan yaşamı yeterli bir anti tez olurmuydu vecizesi için bilinmez ama Waltari’den otuz yıl sonra tüm Finlandiya öğrendi ki Sami Hyypia o soğuk ülkenin en sıcak öyküsünü yazıyor ve demek ki o öykü gerçekten de yazılabiliyor...


Zaten bu da bir ülkede yetişen en aykırı sporcularından birinin öyküsü, aykırılık kişilik özelliklerinden değil yaptığı spordan ileri geliyor. Çünkü tüm Dünya’yı avucunun içine hapseden futbolun sahip olduğu sadık güruhun çok az bir kısmı Finlandiya’da ikamet etmekte. Yani bu ülkede futbol üç, dört hatta beşinci önemli spor. İnsanlar yıllarca Hakinen’in formulası, Makinen’in Wrc’si daha önemlisi bilimum dallarda ki kış sporlarıyla haşır neşir olmuşlar. Bundan dolayı, Türkiye’de buz hokeyi oynama heveslisi bir genç nasıl görülüyorsa Finlandiya’da da futbol oynamaya çalışanlara o gözle bakılıyormuş.


Hele de yetmişlerin başında bu tutuculuk Hyypia’ya çok zor anlar yaşatmış. Güney Finlandiya’nın Porvoo kentinde gözlerini açtığında Dünya’ya yıl 1973’müş ve daha da kötüsü Ocak ayının tam ortasıymış. Finlandiya’da zaten daimi olan kış koşulları Ocak ve Şubat aylarında klimatolojiyi bile şaşırtan rekorlar kırdığından dolayı zor günlermiş Hyypia ailesi için... İkinci oğullarına Sami adını vermişler.


Hyypia 8 yaşına kadar geçirdiği normal çocukluk yıllarından sonra çok sevdiği denizci amcasının hediye ettiği bir top ile hayatı değişivermiş. Kendisini çok etkileyen futbola da ilk adımı bu şekilde olmuş zaten. Fakat daha önce söylediğimiz gibi futbola meyilli olmak dahi fuzuli bir hareket sayıldığından anne ve babası okula konsantre olması için çok zorlamışlar Hyypia’yı. Fakat kader bu ya, o topu hediye eden amca, bir gün Pallo Peikot isimli bir kulübe ortak olunca 11 yaşındaki Hyypia’yı da o amatör kulübün kadrosuna aldırmış... Bu günden sonra da onu o yoldan geri döndürebilmek imkansız hale gelmiş zaten.
Futbolu, bu alanda zaten çok gelişmemiş olan Finlandiya’nın amatör takımın da öğrenmek Hyypia için zor gözükse de yaşıtlarına oranla dev gibi görünen fiziği ile ileri uçta bol miktarda gol bulup kendini hemen farkettirmiş. Ancak yaşının henüz genç olmasından sebep gelen aile baskısı onu 15 yaşında ülkenin önemli kulüplerinden Turku forması giymesini de engellemiş...
Bir kaç yıl sonra 19 yaşına bastığı günlerde ise yine önemli bir kulüp olan Mypa’dan gelen teklif artık yaydan çıkmış okun geri dönüşünün olamaması gibi Hyypia’yı da geri dönemek üzere ayırdı ailesinden ve üniversitesinden.


Mypa ülkenin bir diğer futbol idolü Jari Litmanen’in de ilk forma giydiği kulüplerden birisi. Hatta 1992 yılında Hyypia’nın kulübe katıldığı dönemde kısa bir süre birlikte forma giydiler aynı takımda ve kulüp o yıl Finlandiya kupasına erişti. Litmanen o yıl ayrılıp Avrupa’nın üst sınıf oyuncuları listesine yazılırken Hyypia’nın daha vakti vardı hareket için. Zaten bir savunma oyuncusu olarak çok iyi bir fiziğe sahip olsa da yavaş ve zayıf olması onu Avrupa için cazip kılmıyordu, böyle söylemişti yardımcı antrenörü olan Kopelainen.
Bu sözler kulağından hiç gitmedi Hyypia’nın çünkü 19 yaşındaydı ve kanı futbol için kaynamaya başlamıştı bile. Aynı yıl Finlandiya milli takımına da dahil oldu hemde ikinci kaptan olarak! Çünkü Hyypia oyunuyla kendini ülke futbolunda kabul ettirmiş bir savunmacıydı ve yaşı çok da önemli değildi kaptanlık için. Bu yıllara hep fırsat gözüyle baktığını söylüyor Hyypia. İskandinav genlerinde ki sakinlik her ne kadar kendisinde sınırlı olsa da sabretmenin başarının anahtarı olduğunu keşfetti ve elindeki zamanı hızlanmak ve güçlenmek için kullanma kararı aldı. Çünkü Mypa’da oynadığı futbolun sadece kendini belli standartlara getirip orada kalacağına ve kendisinde bulunan daha önemli yeteneklerin ancak Avrupa’da ortaya çıkacağına inanıyordu. En önemlisi de içinde ki bitmek tükenmek bilmeyen futbol sevgisiydi.


Hyypia takım kaptanı olarak geçirdiği üç yılın ardından 1995 yılında da bir Finlandiya kupası kazandı ve o sezon Avrupa için ilk önemli adımını attı. Anlaştığı bir kaç menajer aracılığıyla önce belli liglere gidebilmek için kulüp arayışına koyuldu. Büyük liglerin hiç birinden cevap gelmezken sadece Newcastle United onu deneme için çağırdı. Kevin Keegan yönetimindeki Newcastle ile iki hafta antremanlara çıkan Hyypia henüz Premiership için yeterli görülmemiş olcak ki geri yollandı Newcastle tarafından. Ancak Keegan bir kaç yıl sonra onun iyi bir futbolcu olacağını fısıldadı kendisine.
Hyypia bu iki haftayı hayatının ne önemli günleri olarak hatırlıyor. Çünkü bir İngiliz takımını bu kadar yakından görebilmek, onların arasında olabilmek hele de Keegan gibi bir ismin antremanlarında bulunabilmek gerçekten şanslı azınlığa nasip olabilecek bir durum. Özellikle de Finlandiyalı iseniz... Hyypia Newcastle denemesinden zaten hiç bir şey ummuyordu. Sadece orada yaşadığı deneyim ve gördükleri, bir gün tekrar İngiltere’ye dönme arzusunu alevlendirdi hiç sönmemek üzere. Hyypia’nın forma giymek istediği ortamda aradığı asıl kriter ülkenin futbola bakışının ve sevgisinin üst düzey olmasıydı. Bunlar gözönüne alındığında Türkiye uygun göründüğünden Samsunspor’la bağlantıya geçildi ve deneme antemanları için Samsun’a hareket etti Hyypia.


Aslında istedikleri için doğru adresteymiş gibi görünse de mantalitenin zayıflığını maalesef kestiremedi. Dönemin teknik direktörü Gigi Multescu on gün süren denemelerin ardından Hyppia’yı geri yolladı hiç düşünmeden. Fark çok açıktı; Keegan bir kaç yıl sonra belki demişti, Multescu ise işe yaramaz!

Avrupa seviyesine yükseliş yolunda ki zaman kaybımımızın sebeplerini çok güzel açıklayan bu olaydan sonra Hollanda birinci lig kulüplerinden Willem istedi Hyypia’yı. Sonunda düşündüğü gibi bir kulübe gelmişti. Futbola önem veren, ateşli bir taraftarı olan daha da önemlisi kendini geliştirebileceği bir lig idi Hollanda ligi. Willem’de dört sezonda tam yüz maç oynadı üç gol attı. Kulübün ve taraftarın en sevilen oyuncusu oldu ve kaptanlığa yükseldi dört yıl içinde.
Hollanda liginin en etkili savunmacıları arasında geçiyordu ismi ve artık sadece Hollanda ve Finlandiya tarafından tanınan bir oyuncu değildi. “Willem yolun başlangıcıydı benim için” diyor Hyypia. Oynadıkları futbol isimini duyurabilmek için yeterli olacak bir başarıyı getirdi; Willem tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi elemeleri oynayacaktı. Hyypia hayatının en huzurlu günlerini yaşıyordu Hollanda’da ama içten içe de gelecek olan bir haberi bekliyor gibiydi...


1998-99 sezonunun ortalarıydı. Liverpool başkanı Peter Robinson Anfield Road’daki ofisinde otururken kapısı çaldı. İçeri giren daha önce hiç görmediği ve tanımadığı bir isimdi. Kendini tanıttı; Avrupa’daki bir çok maçı görüntüleyen bir tv kameramanıydı gelen. Liverpool’un etkili bir savunmacı aradığını biliyordu. Bir tavsiyede bulunmak istediğini iletti ve Hollanda’da bir kaç defa izleme fırsatı yakaladığı dev savunmacı Sami Hyppia’yı mutlaka izlemelerini önerdi ve gitti.
Bunun üzerine Peter Robinson, kulübün oyuncu izleme komitesi şefi, aynı zamanda Shankly’nin efsane kadrosunun da savunmasında dev cüssesiyle görev yapan Ron Yeats’i görevlendirdi. Hyypia’yı aylarca izlediler. Aynı zamanda Sunderland’de onu izliyordu ama gelen haberler Hyypia’nın fiziği nedeniyle Britanya futboluna ayak uyduramayacağı kanaatine varmış olan Sunderland yetkililerinin transferden vazgeçtiği yönündeydi.


Ron Yeats ve ekibi izlemeye devam etti Hyypia’yı. Helsinki’de oynanan Finlandiya Almanya maçı içinde bizzat tribünde yer aldı Yeats. Almanya’nın dev forveti Karsten Jancker’in Hyypia tarafından nasıl sürklase edildiğine de canlı şahit oldu yani!
Liverpool’da ki yılları gelmişti aklına Yeats’in. Hyypia’nın kendisinden yıllar sonra kırmızların savunmasındaki yeni dev olacağına inandı ve Robinson’un önüne üzerinde koca bir O.K yazan raporunu sundu...

Bundan sonrası ise hikayenin peri masalı kıvamında olan kısmı. Wiilem’e teklif edilen üç milyon pound ve Hyppia’nın Premier lig’e hemde Liverpool gibi bir takımla merhaba demesi... “O gün bana haber geldiğinde alacağım paranın ya da şartlarının ne olacağı umrumda değildi, Liverpool’un en berbat hostelinde bile kalabilirdim...” diyor kendi sözleriyle.

Evet Hyypia’nın bu şekilde başlayan macerası kimilerine göre çok uzun kimilerine göre çok kısa sürecekti. Çünkü kırmızı formanın ağırlığı her oyuncunun kaldırabileceği türden değildi. Ama Hyypia hayatının her anında olduğu gibi kendine yeni hedefler koydu ve onların uğrunda savaşmaya başladı, açık farkla da galip çıktı savaşından. İlk yılında transferini çok istemiş olan Gerard Houllier tarafından Stephane Henchoz’la birlikte defansın ortasında başladı macerasına. Çok güzel bir ikili oluşturmuşlardı, sürekli yükselen bir form grafiği ve akılamaz bir disiplinle oynaması takım içinde herkese ekstra motivasyon sağlıyordu.


İlk sezonun da gösterdiği performans ve forma giydiği otuz sekiz maç sonunda Houllier tarafından 3. kaptanlığa atandı. Fowler ve Redknapp ile birlikte bu görevi paylaşıyordu. İkinci sezonun da sürpriz golcü özelliğininde ön plana çıkmasıyla ve istikrarlı oyunun devamıyla Anfield’ın ebedi sahiplerini hayran etti kendine.


Aynı yıl Finlandiya’da bir fubolcunun alması imkansız denilen yılın sporadamı ödülünü kazandı. Artık Hyypia sadece Finlandiya’nın değil, İngiltere’nin hatta Avrupa’nın en çok gıpta edilen oyuncularından biriydi. Redknapp’in takımdan ayrılmasıyla birinci kaptanlığa yükseldi. Kaptan her maçında takımının başında sahaya çıkıyor çok ciddi sakatlansa dahi takımda ki yerini çabuk alıyordu. Çünkü bir sporcunun sahip olması gereken tüm disiplin onda fazlasıyla mevcuttu.

2003 yılında artık bir çok başarıyı elde edip fazladan çalışmaya ara verdiği bir dönemde Susanna Rissanen’le hayatını birleştirdi. Birde oğlu Nestor Hyypia dünyaya geldi. Artık herşey yolundaydı. Yıllar boyunca amaçları uğruna çalışmanın meyvesi alan Hyypia takıma yeni gelen Rafel Benitez’in de kısa zamanda vazgeçilmezi oldu. Kaptanlığı Liverpool’un yeni idolü Gerard’a kaptırsa da bunu dert etmedi çünkü yeni hedefi kulüp bazlı bir başarı idi. 2005 yılı şampiyonlar ligi tam da onun dilediği gibi oldu. Çeyrek finalde Juventus’a karşı attığı kafa golü takımın galibiyetinin yolunu açtı ve finale yürümeyi başardılar.

Tüm Liverpool için tarihin yeniden canlandığı yer olarak anılan İstanbul’da kupa ellerinde ellerinde yükseldi Hyypia’nın... Daha önce kazandıkları UEFA ve Süper Kupa’dan sonra Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu Hyypia’nın kişisel tarihine kazandığı en büyük başarılar olarak yazıldı.


Hyypia, tüm özverisiyle mücadele etmesinin meyvelerini toplamaya başlamıştı. Herkes bilir Liverpool taraftarı sevgisini verdiği oyuncuyu Anfield semalarında gezdirir. İşte Hyypia bunu hakedenlerin arasında yerini aldı. Taraftar anketlerinde en sevilen yabancı oyuncu olarak sürekli ve açık farkla birinci çıkıyordu. Daha önemlisi tüm takımda Gerard’dan sonra en çok sevilen oyuncu ünvanını aldı!


Finlandiya’da da Liverpool’un ülke tarihindeki en popüler yabancı kulüp olmasını sağlayan da yine kendisiydi. Ülkede onlarca Liverpool fan kulübü kuruldu. Hatta 2004 yılında Liverpool, Haka ile oynayacağı bir maç için Finlandiya’ya gittiğinde stadın büyük bölümü Liverpool atkılarını açtılar...

2009 sezonun sonu onun için yıllar süren Anfield rüyasının sonu demek. Milyonlarca Liverpoollu bugün onun Leverkusen'e attığı imza ile sarsıldı ne diyelim artık Bundesliga düşünüsün!
Hyypia aslında tüm insanlar için bir örnektir. Sadece futbolda değil hayatın her alanında hedefler doğrultusunda sistemli ve çok çalışmanın getirdiği sonuçların örneğidir. Finlandiya’nın herhangi bir şehrinden çıkıp futbol literatürünün en köklü takımının en iyi yabancıları sıralamasında en önlerde yer almak, taraftarına kendini aşık ettirmek, kazanılabilecek bir çok sportif başarıyı kazanmak ve bunları yaparken bir an olsun şımarmamak, disiplinden ve çalışmaktan taviz vermemek ve en önemlisi yaptığı işe yüreğini koymak...
İşte bunların tümü Sami Hyypia başlığında birleşti ve sunuldu bize. Bugün bu işe yeni başlayan her genç futbolcuya anlatılmalı Hyypia’nın hikayesi. Özellikle de bazı gerçekleri göremeyenlere. Hyypia’nın en büyük hayranı olan Kop tribünü onun için hep bir ağızdan şöyle bağırıyor.”Dörtlü bir defansımız var, ortasında o var, gerçekten korkunç bir dev, o Sami Hyypia!!!” O bahsedilen korkunçluğu sadece rakiplerinin penceresiyle sınırlı Hyypia’nın... Zira 87 maç boyunca tek bir sarı kart görmeden Premier lig’de savunmacılık yapmak korkunçluk olamaz!