portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2009 Çarşamba

Efsane=Yusuf Tunaoğlu

Beşiktaş sahaya çıktığında tam karşımızdaki tribünde büyükçe “efsane” yazılı bir pankart açıldı. Babamın elinden sıkı sıkı tutmuş tribüne bakarken bir yandan da efsanenin anlamına takıldım. Nasıl olunuyordu ki efsane? Dayanamadım devre arasında sordum babama. Yılların futbol eskicisi önce sahaya baktı sonra bana döndü; Hemen önümüzdeki taç çizgisini gösterdi, şu çizgiyi görüyor musun? Ardından da sol tarafımızda kalan kaleye dönerek; Efsane bu çizgiden aldığı topu rakipleri çalımlaya çalımlaya o kaleye götürebiliyordu dedi. “Aslında sana anlattıklarımdan dolayı efsane oldu o, sana anlatabileceğim birşeyler yaptığı için... Çünkü efsane, kuşaklar arasında paylaşılandır...”


Dürüst olmalıyım o an söylediklerinden hiç bir şey anlayamamıştım.
Futbol efsanesi olabilmek için, birşeyler yapıp, o yapılanlara “en” sıfatı yapıştırılmasının şart olmadığını ondan öğrenmişiz. Biz görmedik ya efsaneyi sadece dinliyoruz büyüklerden. En çok golü atmamış, milli formayı en fazla o giymemiş, Avrupa’da en başarılı Türk olma şansını yakalasa da değerlendirmemiş... Ama Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yeteneği sorusu sorulduğunda futbol tarihçileri onun adını söylemişler çocuklarına; Efsane olabilsin, unutulmasın, hele de böyle bir dönemde daha iyi anlaşılsın futbol değerlerimiz diye. Günahıyla, sevabıyla, hatalarıyla, güzellikleriyle her futbolsever babanın oğluna anlatacağı kahraman olmuş Yusuf Tunaoğlu.


Beşiktaş’ın sembolü Baba Hakkı’nın başkanlığı döneminde yaşadığı en zor günlerdi belki de 1962 sezonu. Kulüp borçlarından dolayı sıkışmış, gelmeyen sportif başarı ve maddi sorunlar, içinden çıkılamayacak sıkıntılara doğru ilerliyordu. Yıllarca futbol sahalarında esen Hakkı Yeten’in yöneticiliğini eleştirmeye başlayanlar onun kararlılığının ve otoriterliğinin farkına varmak için çok beklemediler. Fenerbahçe’nin yakından ilgilendiği bilinen, Beşiktaş’ın o dönemki iki yıldızı Şenol ve Birol’un transfer haberleri artık iyice rahatsız edici bir boyut almıştı ki, Beşiktaş yönetiminden herkesi hayretler içinde bırakan bir haber geldi. İkisi de satılacaktı! Hemde ezeli rakip Fenerbahçe’ye... Tarihte hep olduğu gibi Baba Hakkı’nın rızası olmadan bu transferin yapılamayacağını bilen Fenerbahçe yöneticileri onunla görüşmeye gittiklerinde, ömrünü adadığı renklerin ona yaşattığı tarifsiz sevgiyi ve o sevgi için yapabileceklerini gördüler. Çünkü Şenol ve Birol’u satmayı o istiyordu. Çünkü amacı isimlere bağlı kalmayan bir Beşiktaş’tı...
Gidecek futbolcuların yerinin doldurulacağına yürekten inanıyordu. İstediği parayı alan Beşiktaş maddi olarak rahatlamıştı. İki yıldızın kaybı kamuoyunda büyük yankı uyandırsa da Hakkı Yeten’in sözleri bir anda gündemin ortasına düşüverdi; “Şenol’lar Birol’lar gider, Yusuf’lar Sanlı’lar gelir!” Beşiktaş yeni transfer yapmak yerine alt yapıya yönelecek ve genç isimlerle yoluna devam edecekti. Yıllar boyunca sürecek ve Türkiye futbol tarihinde bir çağ başlatan “özkaynak düzenine” zaruri olsa da geçiş bu tarihlerde başladı Beşiktaş adına...

Alt yapının o dönemde ki hocası hiç tereddütsüz iki genci yolladı abilerinin yanına. Gündemi bu kadar meşgul eden iki isim Yusuf ve Sanlı henüz 17 yaşında, futbol aşkı ve Beşiktaş sevgisiyle yanıp tutuşan gençlerdi. Genç takımda artık misyonları dolmuş, yetenekleri ve çalışkanlıklarıyla A takımı çoktan haketmişlerdi. Yönetimin kararıyla birlikte Beşiktaş’ın geleceği olarak lanse edildiler ve bütün bu olanlar yüzünden çok ciddi bir baskı vardı üzerlerinde... Antremanlarda abilerinin yanında ağırbaşlı ve saygılı tavırlarıyla dikkat çekiyor ve çok fazla çalışıyorlardı. Mevkiileri birbirlerine yakındı, ama biri diğerinden çok belirgin özellikleriyle ayrılıyordu. Uzun boyu, geniş omuzları kısacası düzgün fiziği ve daha önemlisi topla birlikte yapabildikleri...

Yusuf’un adı hızla camiada yayılmış. Beşiktaş antremanlarını çok ilgi çekici hale getirmişti. Topu ayağına aldığında bir anda hızlanması, yaptığı ilginç hareketler, karşısına gelen abilerine utana sıkıla ama göstere göstere attığı çalımlar... Büyüklerden, dönem dönem çok çalımlı oynadığından dolayı azar işitiyordu ama Baba Hakkı izlediği antreman sonrası antrenör Spayiç’le konuşurken büyük bir yıldız kazandıklarını söylemişti bile. Yani ok yaydan çıkmıştı, Beşiktaş’ın yeni kurtarıcıları Yusuf ve Sanlı olacaklardı...


İlk iki yıllarında gösterdikleri peformans çok iyi olsa da şanssızlık peşlerini bırakmamış ve ikincilikle yetinmişlerdi. Ancak 1965 sezonu çok çalışmanın meyvelerini alcakları sezon oldu. Spayiç yönetimindeki takım 25 maç üstüste yenilmeden şampiyonluğa uzandı. Şampiyonluğun baş mimarları ise henüz 20 yaşında ama sezon içinde en çok forma giymiş olan Sanlı ve Yusuf idi. Özellikle Yusuf ligdeki bütün dengeleri alt üst etmiş, Beşiktaş’ın birçok maçını tek başına kazanmasını sağlamıştı. Artık Türkiye’de bir Yusuf gerçeği vardı. Beşiktaş zaten güçlü olan hücum hattını çok çalışkan ve üretken bir orta saha ile birleştirmiş oldu. Fenerbahçe’nin Beşiktaş’tan transfer ettiği oyuncularla şampiyonluk tekelini eline aldığı yılları geride bırakmanın sevinci tüm camiaya yayılmış kulüp ve taraftar kenetlenmiş, sonucunda bir ertesi sezon üstüste ikinci şampiyonluklarını yaşamışlardı.

Bu Yusuf’un şampiyonluğuydu. Sezon boyunca atılan her golde dolaylı yada direkt mutlak bir etkisi vardı. Attığı çalımları, verdiği muhteşem paslarla süslüyor ya da pas vereceğini zanneden müdafayı ters ayağından çıkan bir şutla avlıyor ve onlara yakından görebilecekleri ender güzel golleri izlettiriyordu. Beşiktaş maçlarından önce rakip soyunma odasında hep bir tedirginlik vardı o yıllarda. İdama gidecek mahkum gibi boynu bükük bekleyen oyuncular teknik direktörlerinin Yusuf’u tutma görevini kendisine vermemeleri için dua etmekten kendilerini alamıyorlardı. Çünkü 90 dakika boyunca en mükemmel savunmacıları dahi mutlaka bir iki defa futbolcu olduklarından dolayı pişman ediyordu... Henüz 22 yaşında ülkenin gördüğü en büyük yeteneği canlı izlemek isteyenler Mithatpaşa’nın kapılarında izdihama neden oluyorlardı, altın yıllarıydı Yusuf’un...

Gencecik yaşında evlenmişti, bir de kızı oldu ama evliliğin şartları ağır gelmişti ona, başka havalardaydı çünkü. O dönemdeki bir çok genç futbolcu gibi zor şartlarda yetişmiş ve bunun burukluğunu uzun süre üzerinde taşımıştı. A takıma çıkmadan önceki dönemde gösterdiği isteklilik, kendini yıllarca ezilmiş hissetmenin acısıydı ve bu istekli tutum, A takıma çıktığında ciddi bir hırsa dönüştü. Tanrının vermiş olduğu inanılmaz yeteneğin farkında olması, onu çok iyi kullanabilmesi, çok kısa sürede ülkenin en büyük takımlarından birinin yıldızı olması, sayısız hayran edinmesi, genç yaşına rağmen kısa sürede çok para kazanması ve bütün bunların üzerine yakışıklılığı... 60’ların Türkiye’sinde bütün bu şartlar bir araya geldiğinde tek bir sonuca dalalet ederdi; Gece hayatı! Yusuf’un, üzerindeki ilginin esiri olması çok zaman almadı. Tuzağa düşecek yeni bir av bulmanın arifesindeki akbabalar, henüz ne olduğunu anlamayan, anlamaya çalışan ama başarması için fırsat verilmeyen gencecik bir insana, renkli gazinoları ve güzel kadınları yem olarak kullanmıştı. Her antremanından sonra Beyoğlu’da gözükmesi adet haline gelmişti. Çiçek pasajının ve ünlü gazinoların tanınan siması haline gelmişti o yaşlarda Yusuf...

Bütün bunların futbolunu etkilememesi mümkün değildi. En basitinden kilo almıştı ve düzenli antreman yapamamasından sebep kondisyonu düşmüştü. İmdadına askerlik dönemi yetişti. Biraz kendini toparlayan Yusuf Ordu milli takımının da en önemli ismiydi. Belçika’da oynadıkları ordular arası Dünya Şampiyonasında herkesi büyülerken, dönemin en ünlü kulüplerinden Anderlecht takımı yöneticilerinin de gözünden kaçmamıştı yetenekleri. Artık onların takibindeydi. Tezkeresini aldı ve Beşiktaş’la antremanlarına geri döndü. Kendini toplamıştı bir nebze. Avrupa kupası maçı için gittikleri Amsterdam’da Beşiktaş Ajax’a 2-0 mağlup oluyor, fakat bütün tribünler sadece Yusuf’un hayran bırakan oyununu alkışlıyordu. Eğer o gün Yusuf’a bir kişi daha eşlik etseydi Beşiktaş’ın Ajax’ı mağlup etmesi işten bile değildi ama olmadı, direnemedi Beşiktaş...

Tribünde alkış tutanlar arasında aylardır onu takip eden Anderlecht yöneticileri de vardı, artık izleme bitmişti... Yusuf’un önüne harika bir kontrat koydular, Avrupa’nın en büyük takımlarından birinin formasını giymek için geri sayıma başlanmıştı. Herkesin ortak görüşü bunu sonuna kadar hakettiğiydi.


Ama bazen bazı hedefler için savaşmak, kendinle mücadele etmektir. Yusuf kendinle mücadelesinde mağlup olmaya çok genç yaşta başlamıştı. Yine öyle oldu. Bol miktarda alkol aldığı eğlence gecesinin sonunda boğaz yolunda yaptığı ciddi kaza, disiplin yönetiminin önemli temsilcisi Anderlecht’in kulağına gittiğinde ellerindeki kontratı düşünmeden yırttılar. “Sonun başlangıcı” tanımı o gece boğazda yapılan kaza için biçilmiş kaftandı... Gazetelerin, taraftarların belki yöneticilerin bile ilk tepkisi Yusuf’un Beşiktaş’ta kalmasından duyulan sevinçten başka bir şey değildi. Ama dedik ya o kaza sonun başlangıcıydı. Yusuf artık her zamankinden daha çok çıkıyordu Beyoğlu’na, her gece belli mekanların en ünlü müdavimleriyle geçiriyordu gecelerini. Aktrislerin bir çoğu sevgilisi oldu. Kimi uzunca süre, kimi sadece bir kaç gecelik. Ayrıca alkol ve sigara... oyununu, daha önemlisi sağlığını etkileyecek herşeyden tadıyordu hiç durmaksızın.

Beşiktaş başarılı günlerini geride bırakmış önce Gündüz Kılıç daha sonra da Çiriç yönetiminde duraklama devrine girmişti... Gündüz hoca Yusuf’u kazanma yoluna gitti ama Çiriç takım oyuncusu olmadığını söyleyip yedek tuttu hep onu. Çünkü Yusuf eskisi gibi koşamıyor, az antreman yapmanın verdiği güçsüzlükle şut çekemiyor, çalımlarını ise yeterince çabuk atamıyordu. Yine de AEK ile oynadıkları ve ilk yarı 3-0 geride oldukları bir maçta, ikinci yarı oyuna girip 3 gol attı ve Çiriç’e; “Evet ben takım oyucusu değilim çünkü tek başıma takımım!” dedi...


Sansasyonel aşkları düşmüyordu magazin gündeminden. Basının oyuncağı olmuştu adeta. Hatta takım arkadaşı Vedat Okyar’la arasını açacaklardı bir kadın yüzünden... Ama Yusuf çok zekiydi gelmedi oyunlarına. Vedat’la aralarında hallettiler... Ondan dolayı Vedat Okyar “adam gibi adamdı” der onun için...

Bilen bilir, bu kadar gürültü çok fazladır Beşiktaş için. Bundan sebep koparıldı çok sevdiği Beşiktaş’ından. Ama siyah beyazla ayrı düşmedi. İzmir’in Altay’ı açtı kapısını. İçinde kopan fırtınalara inat başı dik ayrılıyordu İstanbul’dan. Kendi düşen ağlamazdı çünkü... Korkut Göze yazmıştı; Havaalanında görmüş onu giderken. Cebini gösterip ”Beş parasızım, havaalanından beni almazlarsa otele bile gidemem...” demiş. Sevdiği şehirden, takımından, arkadaşlarından, sevenlerinden böyle ayrılmak olmazdı ya neyse...


Altay’da hiç Yusuf gibi oynamadı. Bir maç hariç... Beşiktaş’la yapılan antlaşmaya rağmen çok ısrar edip forma giydi eski takımına karşı. Maç boyunca Beşiktaş’lı oyuncuların hepsi Yusuf’u çok iyi tanıdıkları için onunla karşı karşıya gelmekten ısrarla çekindiler. Ne kadar çabalasalar da Yusuf maç içinde hemen hemen bütün oyuncuları çalımladı ayrı ayrı. Adeta zevk için çalım atıyordu, o gün onu sahada izleyenler kaleye doğru değil geçmek istediği oyuncuların üzerine doğru top sürdüğünü gözleriyle görmüşlerdi. Fazla uzamadı hasreti. Geri döndü... Arkadaşı Yılmaz Güney ona zor dönemlerinde moral olsun diye ”Arkadaş” isimli filminde küçücük bir sahnede rol verdi, boş içki şişesi, sigara paketleri ve yarı çıplak bir kadınla birlikte göründüğü sahne tam olarak kendisiyle özdeşleşmiş bir roldü. Bir yıl daha dayanabildi futbola, artık vücudu kaldırmıyordu çünkü. Son sezonunda daha çok işin gösteri kısmındaydı Yusuf... Basket potalarına ayağıyla uzaklardan basket atması, televizyonun ilk yıllarındaki bir programda topun geçebileceği kadar genişlikteki delikten topu geçirebilmesi üzerine gösteriler yapıyordu. Beşiktaş’ın bir Brezilya takımıyla yaptığı dostluk maçında sahaya çıktı. Brezilyalı oyuncular iri gövdesi ve kilolu haliyle dalga geçerek onu güreşçiye benzettiler. Bir yerde okumuştum, yetenek torna tezgahından da geçse yetenektir diye, işte Yusuf o gün onu gösterdi herkese, altı Brezilyalı’yı geçip gol asisti yaparak... Yıllar sonra Beşiktaş minik takımının başına getirildi. Atilla Gökçe, kendi tabiriyle yeşil gözlü kartalını bir gün antremanda çocukları çalım atmamaları için uyarırken görmüş... Yusuf’tan daha iyi anlatacak kimse olmazdı zaten çalım atmanın faydalarını da zararlarını da...

Yusuf Tunaoğlu Türk futbolunun bir devrine damga vurdu. Ama ne attığı gollerle ne de yaptığı transferlerle... Sadece bir yıldızın futbolumuzdan nasıl kaydığını izlettirdi bizlere, elastik lakaplı Rivelino gibi yetenekliydi ama George Best gibi yaşamayı tercih etti. Bu diyardan göçü de aynı yaşamı gibi hızlı oldu. Dost sofrasından kalkmıştı, son sohbetiydi, yenik düştü kalbine... Yaşamı boyunca müthiş çalımları konuşulsa da, hayata asla çalım atamadı Yusuf, defalarca denedi ama her seferinde geri dönmek zorunda kaldı. En büyük çalımı da yine kendisinden, Yusuf’tan yedi... İzleyenler izleyemeyenlere anlatsın Yusuf’u. Doğruların yanlışların daha iyi görülmesi için bir musibetin binlerce nasihatten daha etkili olduğunun canlı kanıtı olması için... Türk futbolunun asla unutmayacağı ve her anıldığında yüreklerin cız ettiği, yarım bıraktığı herşeyin, sevenlerinin içinde ukte olarak kaldığı bir sembol oldu Yusuf...


Beşiktaş’ın yüzüncü yılıydı. İzlediğim bir maçta, Sergen seri çalımlarla ceza sahasına girip topuğuyla bir pas çıkardı ve o pas gol oldu. Ama bende dahil kimse gole sevinmedik çünkü aklımız Sergen’in çalımlarında kalmıştı. İçimden “ah Sergen dedim, yeteneğini doğru şekilde kullansaydın bugün bambaşka yerlerdeydin. Ama yine de futbol tarihimizin en büyük isimlerinden birisin. Gelecek kuşaklardaki tüm Beşiktaşlılar bilecek ismini, bende anlatacağım eğer bir gün oğlum olursa...” Birden kafamı kaldırdım. Karşımda ki tribünde “Efsane” yazılı koca bir pankart ve yanımda babam, elimden tutmuş Yusuf’un Kel Nihat’a Galatasaray maçında attırdığı golü anlatıyor. İşte o anda anladım efsanenin ne demek, anlatılanların da neden efsane olduğunu.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Avrupa'da Türk futbolcusu ve Şükrü Gülesin gerçeği.

Türk futbolcusunun Avrupa macerası bambaşka bir analiz konusudur aslında. Bizim gibi duygusal memleket evlatlarının topçu tayfası Avrupa'ya uyum sağlamakta çok zorlanır maalesef. Simiti özleyenden tutun da gittiği yerde camii bulamadığından sebep dönmek isteyenine kadar çok çeşitli sıkıntılar sayesinde ilk uçakla sınırlarımıza girenleri hepimiz biliyoruz.

Neyseki son dönemde bu sıkıntılar bitti de nispeten başarılı olabiliyor oyuncularımız oralarda... Tugay ile başlayan istikrarlı Avrupalılık, Nihat ve muhtemelen Tuncay ile devam edecek gibi.

Uzun etmiym benim derdim Avrupa'da oynayan Türk futbolcusunun tarihi ile. Bir kaç ay önce iş dönüşü akşam saatlerinde spor radyolarından birini dinliyorum. Galatasaraylı programcı ile, radyoyu her açtığımda abartısız her programda karşıma çıkan yayın yönetmeni etiketli kişi ikili bir program yapıyorlar. Konu, Avrupa'da forma giymiş Türk futbolcuları. Önce günümüz futbolcularından bahsedip yukarda saydığım yurtdışında başarısız oluş hikayelerini anlattılar, hemen ardından da örnek olsun diyerek geçmişte yurt dışında forma giyen Türk büyüklerinden.


Abiler perdeyi Can Bartu'dan açtılar, Metin Oktay'dan devam ettirdiler. Efendim ilkleri hatırlamak lazımmış, onların bizi oralarda nasıl temsil ettiklerini bizim futbolcularımıza anlatmalıymışız, Bartu'nun sinyor lakabını nasıl aldığını özümsemeliymişiz vs. vs.

Aslında ilk etapta bakıldığında hepsi doğru, sonuçta bizi oralarda temsil etmiş olan önemli insanlardan bahsediyorlar. Fakat ben programı "tamam şimdi söylerler/söyleyecekler" hevesiyle dinliyorum. Zira Metin Oktay ve Can Bartu haricinde kimseden bahsetmediler henüz. Israrla beklediğim bir isim var, ama yok spor yorumcusu abiler Fenerbahçeli ve Galatasaraylı iki isimin dışına çıkmıyorlar ve yaklaşık 15 dakika sadece onlar üzerine konuşuyorlar. Ben sinirleniyorum, kendilerine ulaşmak için telefona sarılıyorum, sinirle telefon açacam diye kaza tehlikeleri atlatıyorum vs. ama bir türlü ulaşıp Şükrü Gülesin'i unuttunuz mu? Yoksa tanımıyor musunuz diyemiyorum.

Olsun eve gider gitmez oturuyorum bilgisayarın başına döşeniyorum bir mail. aynen şöyle;

"Sayın....
3. Aralık Çarşamba akşamı saat 19.30 sularında arabada giderken radyonuzu dinlemekte idim. Bir beyefendi ile yaptığınız programda(inanın isimini hatırlamıyorum) konu Avrupa’ya giden futbolcularımız ve yaptıkları ile ilgiliydi... Yeni dönem ihraç topçularımız hakkında konuşuldu ve onlara örnek olarak üzerine basarak Can Bartu ve Metin Oktay verildi. Özellikle Can Bartu’nun bir milad olduğu ve başarılarının ne kadar önemli olduğu konuşuldu. Bütün bunları dinlerken hayrete düşmedim desem yeridir. Şimdi söylerler-söyleyecekler heyecanıyla dinlediğim ama bir türlü zikretmediğiniz o ismi ben size bu satırlardan hatırlatmak istiyorum. “Şükrü GÜLESİN”... Bu yanlışlığı ya da unutmuş olmayı rahmetli Şükrü Gülesin ve tüm Beşiktaşlılar adına düzeltmenizi ve yayında bildirmenizi rica ederim"


Aradaki boşluklu bölümde Şükrü Gülesin'in aşağıda bahsedeceğim özelliklerini anlattım ve şöyle bir cevap aldım;



"Fuat bey

Bilgilendirmeyi .... ile paylaşıyorum

önümüzdeki programda gereğini yapacaktır"

Önümüzdeki programı dinledim fakat gereğinin yapıldığına şahit olamadım. Her neyse, zaten konuyu bu radyo programıyla sınırlandırmak değil amacım. Sadece bu tip reyting sahibi spor yayınlarında dahi önemsenmeyen bu konunun futbol severler tarafından unutulması, değerlerimizin unutulması anlamına geldiğini hatırlatmak istemiştim.

Şükrü Gülesin'in Can Bartu ve Metin Oktay'dan tam 10 yıl önce İtalya'ya gittiğini belirterek başlamak istiyorum. Yani Avrupa'da forma giyen oyuncularımızın milatlarından biri belki de ilkidir kendisi.

Aslında en önemli konu, ilk olması önderliği değil İtalya'da yaptıkları. Beşiktaş'ta forma giydiği 10 yılın ardından gittiği Palermo'da(ki daha sonra Metin Oktay'ın gittiği takımdır) 28 maçta 13 gol atıyor. Oynadığı futbol ve müthiş tekniği ile İtalya'nın gözde yabancıları arasına giren Şükrü bir sezon sonra Lazio'ya transfer oluyor ve orada da 29 maçta 16 gol atıyor. Yani neredeyse 2 maçta 1 gol! Özellikle kornerden atabildiği goller ile ünleniyor Şükrü. Bu performansı İtalya ligi gol krallığında iddialı bir yerde olması ve Lazio tarihinin en çok gol atan futbolcuları listesine girmesi için yeterli bir sebep.

Bu tarihten sonra Laziolular ve İtalyan futbol severler tapıyorlar Şükrü'ye. Lazio kulübünün girişindeki onur listesine ismi yazılıyor ve bugün hala sergileniyor. Hakkında onlarca yazı yazılıyor ve neredeyse ağlanıyor Türkiye'ye döndüğünde. Sadece Şükrü'yü izlemek için İstanbul'a gelen İtalyan futbolseverler mevcut o dönemde. Ancak aynen şimdi olduğu gibi o dönemde de ülke sathında gereken ilgiye nail olamıyor maalesef...
Bir spor yazarı büyüğümüz televizyonda anlatmıştı, 2006 Dünya Kupası için gittikleri Almanya'da bir restoranda oturuyorlar bir kaç arkadaş. Konuşmalar ilerlerken Türk olduklarını anlayan bir İtalyan yanlarına yaklaşıyor, önce milliyetlerinden emin olup, başlıyor Şükrü'yü anlatmaya! Ben Lazio taraftarıyım diyor, yaşı bana yakın herkes çok iyi bilir Şükrü'yü. Bizim gazeteci abi şaşkınlığını üzerinden atınca bizim ülkemizde maalesef sizdeki kadar iyi tanınmıyor kendisi diyor.

O gün o radyo programını dinlerken bu konuşma geldi aklıma ve ne kadar doğru olduğunu örneğiyle anladım. Anlamayanlar için basit bir örnekleme de ben yapiym, bu; Şükrü Gülesin'in İtalyanca Wikipedia biyografisi, bu Rusça, bu da Türkçe. Aradaki farkları siz bulun!


Yabancıların bize bizden daha fazla değer verdiğine bir kez daha şahit oluyoruz ve üzülüyoruz.

Eklemeden geçemeyeceğim, üzerine basarak söylüyorum; Sadece giyim kuşamındaki düzgünlük ve beyefendiliği nedeniyle(oynadığı futbol için değil) Sinyor lakabını alan Can Bartu ile Palermo'da oynadığı yarım sezonda 3 gol atabilen ve hemen sezon sonunda geri dönen Metin Oktay karşısında Şükrü Gülesin'in onların onda biri saygı görmesi açıkçası Türk futbolunun bir ayıbıdır...

5 Mayıs 2009 Salı

Güle güle Sami Hyypia!!!

“Buzların arasında filizlenirse bir yaşam, akışı da soğuk olur” demiş Finli romancı Mika Waltari. Bu güzel anlatımında İskandinavya’nın en soğuk ülkesinde yaşamış olmasının ne oranda etkisi vardır bilinmez. Yaptığı genel kişilik tahminin ne kadar tutarlı olduğu da... Yalnız ben bu sözü duyduğum da ince ince gülümsedim. Çünkü eğer Mika Waltari bir otuz yıl sonra yaşasaydı Sami Hyppia’yı tanıma fırsatı yakalayacak ve belki bu sözler için birkaç defa daha düşünmek zorunda kalacaktı. Bir insan yaşamı yeterli bir anti tez olurmuydu vecizesi için bilinmez ama Waltari’den otuz yıl sonra tüm Finlandiya öğrendi ki Sami Hyypia o soğuk ülkenin en sıcak öyküsünü yazıyor ve demek ki o öykü gerçekten de yazılabiliyor...


Zaten bu da bir ülkede yetişen en aykırı sporcularından birinin öyküsü, aykırılık kişilik özelliklerinden değil yaptığı spordan ileri geliyor. Çünkü tüm Dünya’yı avucunun içine hapseden futbolun sahip olduğu sadık güruhun çok az bir kısmı Finlandiya’da ikamet etmekte. Yani bu ülkede futbol üç, dört hatta beşinci önemli spor. İnsanlar yıllarca Hakinen’in formulası, Makinen’in Wrc’si daha önemlisi bilimum dallarda ki kış sporlarıyla haşır neşir olmuşlar. Bundan dolayı, Türkiye’de buz hokeyi oynama heveslisi bir genç nasıl görülüyorsa Finlandiya’da da futbol oynamaya çalışanlara o gözle bakılıyormuş.


Hele de yetmişlerin başında bu tutuculuk Hyypia’ya çok zor anlar yaşatmış. Güney Finlandiya’nın Porvoo kentinde gözlerini açtığında Dünya’ya yıl 1973’müş ve daha da kötüsü Ocak ayının tam ortasıymış. Finlandiya’da zaten daimi olan kış koşulları Ocak ve Şubat aylarında klimatolojiyi bile şaşırtan rekorlar kırdığından dolayı zor günlermiş Hyypia ailesi için... İkinci oğullarına Sami adını vermişler.


Hyypia 8 yaşına kadar geçirdiği normal çocukluk yıllarından sonra çok sevdiği denizci amcasının hediye ettiği bir top ile hayatı değişivermiş. Kendisini çok etkileyen futbola da ilk adımı bu şekilde olmuş zaten. Fakat daha önce söylediğimiz gibi futbola meyilli olmak dahi fuzuli bir hareket sayıldığından anne ve babası okula konsantre olması için çok zorlamışlar Hyypia’yı. Fakat kader bu ya, o topu hediye eden amca, bir gün Pallo Peikot isimli bir kulübe ortak olunca 11 yaşındaki Hyypia’yı da o amatör kulübün kadrosuna aldırmış... Bu günden sonra da onu o yoldan geri döndürebilmek imkansız hale gelmiş zaten.
Futbolu, bu alanda zaten çok gelişmemiş olan Finlandiya’nın amatör takımın da öğrenmek Hyypia için zor gözükse de yaşıtlarına oranla dev gibi görünen fiziği ile ileri uçta bol miktarda gol bulup kendini hemen farkettirmiş. Ancak yaşının henüz genç olmasından sebep gelen aile baskısı onu 15 yaşında ülkenin önemli kulüplerinden Turku forması giymesini de engellemiş...
Bir kaç yıl sonra 19 yaşına bastığı günlerde ise yine önemli bir kulüp olan Mypa’dan gelen teklif artık yaydan çıkmış okun geri dönüşünün olamaması gibi Hyypia’yı da geri dönemek üzere ayırdı ailesinden ve üniversitesinden.


Mypa ülkenin bir diğer futbol idolü Jari Litmanen’in de ilk forma giydiği kulüplerden birisi. Hatta 1992 yılında Hyypia’nın kulübe katıldığı dönemde kısa bir süre birlikte forma giydiler aynı takımda ve kulüp o yıl Finlandiya kupasına erişti. Litmanen o yıl ayrılıp Avrupa’nın üst sınıf oyuncuları listesine yazılırken Hyypia’nın daha vakti vardı hareket için. Zaten bir savunma oyuncusu olarak çok iyi bir fiziğe sahip olsa da yavaş ve zayıf olması onu Avrupa için cazip kılmıyordu, böyle söylemişti yardımcı antrenörü olan Kopelainen.
Bu sözler kulağından hiç gitmedi Hyypia’nın çünkü 19 yaşındaydı ve kanı futbol için kaynamaya başlamıştı bile. Aynı yıl Finlandiya milli takımına da dahil oldu hemde ikinci kaptan olarak! Çünkü Hyypia oyunuyla kendini ülke futbolunda kabul ettirmiş bir savunmacıydı ve yaşı çok da önemli değildi kaptanlık için. Bu yıllara hep fırsat gözüyle baktığını söylüyor Hyypia. İskandinav genlerinde ki sakinlik her ne kadar kendisinde sınırlı olsa da sabretmenin başarının anahtarı olduğunu keşfetti ve elindeki zamanı hızlanmak ve güçlenmek için kullanma kararı aldı. Çünkü Mypa’da oynadığı futbolun sadece kendini belli standartlara getirip orada kalacağına ve kendisinde bulunan daha önemli yeteneklerin ancak Avrupa’da ortaya çıkacağına inanıyordu. En önemlisi de içinde ki bitmek tükenmek bilmeyen futbol sevgisiydi.


Hyypia takım kaptanı olarak geçirdiği üç yılın ardından 1995 yılında da bir Finlandiya kupası kazandı ve o sezon Avrupa için ilk önemli adımını attı. Anlaştığı bir kaç menajer aracılığıyla önce belli liglere gidebilmek için kulüp arayışına koyuldu. Büyük liglerin hiç birinden cevap gelmezken sadece Newcastle United onu deneme için çağırdı. Kevin Keegan yönetimindeki Newcastle ile iki hafta antremanlara çıkan Hyypia henüz Premiership için yeterli görülmemiş olcak ki geri yollandı Newcastle tarafından. Ancak Keegan bir kaç yıl sonra onun iyi bir futbolcu olacağını fısıldadı kendisine.
Hyypia bu iki haftayı hayatının ne önemli günleri olarak hatırlıyor. Çünkü bir İngiliz takımını bu kadar yakından görebilmek, onların arasında olabilmek hele de Keegan gibi bir ismin antremanlarında bulunabilmek gerçekten şanslı azınlığa nasip olabilecek bir durum. Özellikle de Finlandiyalı iseniz... Hyypia Newcastle denemesinden zaten hiç bir şey ummuyordu. Sadece orada yaşadığı deneyim ve gördükleri, bir gün tekrar İngiltere’ye dönme arzusunu alevlendirdi hiç sönmemek üzere. Hyypia’nın forma giymek istediği ortamda aradığı asıl kriter ülkenin futbola bakışının ve sevgisinin üst düzey olmasıydı. Bunlar gözönüne alındığında Türkiye uygun göründüğünden Samsunspor’la bağlantıya geçildi ve deneme antemanları için Samsun’a hareket etti Hyypia.


Aslında istedikleri için doğru adresteymiş gibi görünse de mantalitenin zayıflığını maalesef kestiremedi. Dönemin teknik direktörü Gigi Multescu on gün süren denemelerin ardından Hyppia’yı geri yolladı hiç düşünmeden. Fark çok açıktı; Keegan bir kaç yıl sonra belki demişti, Multescu ise işe yaramaz!

Avrupa seviyesine yükseliş yolunda ki zaman kaybımımızın sebeplerini çok güzel açıklayan bu olaydan sonra Hollanda birinci lig kulüplerinden Willem istedi Hyypia’yı. Sonunda düşündüğü gibi bir kulübe gelmişti. Futbola önem veren, ateşli bir taraftarı olan daha da önemlisi kendini geliştirebileceği bir lig idi Hollanda ligi. Willem’de dört sezonda tam yüz maç oynadı üç gol attı. Kulübün ve taraftarın en sevilen oyuncusu oldu ve kaptanlığa yükseldi dört yıl içinde.
Hollanda liginin en etkili savunmacıları arasında geçiyordu ismi ve artık sadece Hollanda ve Finlandiya tarafından tanınan bir oyuncu değildi. “Willem yolun başlangıcıydı benim için” diyor Hyypia. Oynadıkları futbol isimini duyurabilmek için yeterli olacak bir başarıyı getirdi; Willem tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi elemeleri oynayacaktı. Hyypia hayatının en huzurlu günlerini yaşıyordu Hollanda’da ama içten içe de gelecek olan bir haberi bekliyor gibiydi...


1998-99 sezonunun ortalarıydı. Liverpool başkanı Peter Robinson Anfield Road’daki ofisinde otururken kapısı çaldı. İçeri giren daha önce hiç görmediği ve tanımadığı bir isimdi. Kendini tanıttı; Avrupa’daki bir çok maçı görüntüleyen bir tv kameramanıydı gelen. Liverpool’un etkili bir savunmacı aradığını biliyordu. Bir tavsiyede bulunmak istediğini iletti ve Hollanda’da bir kaç defa izleme fırsatı yakaladığı dev savunmacı Sami Hyppia’yı mutlaka izlemelerini önerdi ve gitti.
Bunun üzerine Peter Robinson, kulübün oyuncu izleme komitesi şefi, aynı zamanda Shankly’nin efsane kadrosunun da savunmasında dev cüssesiyle görev yapan Ron Yeats’i görevlendirdi. Hyypia’yı aylarca izlediler. Aynı zamanda Sunderland’de onu izliyordu ama gelen haberler Hyypia’nın fiziği nedeniyle Britanya futboluna ayak uyduramayacağı kanaatine varmış olan Sunderland yetkililerinin transferden vazgeçtiği yönündeydi.


Ron Yeats ve ekibi izlemeye devam etti Hyypia’yı. Helsinki’de oynanan Finlandiya Almanya maçı içinde bizzat tribünde yer aldı Yeats. Almanya’nın dev forveti Karsten Jancker’in Hyypia tarafından nasıl sürklase edildiğine de canlı şahit oldu yani!
Liverpool’da ki yılları gelmişti aklına Yeats’in. Hyypia’nın kendisinden yıllar sonra kırmızların savunmasındaki yeni dev olacağına inandı ve Robinson’un önüne üzerinde koca bir O.K yazan raporunu sundu...

Bundan sonrası ise hikayenin peri masalı kıvamında olan kısmı. Wiilem’e teklif edilen üç milyon pound ve Hyppia’nın Premier lig’e hemde Liverpool gibi bir takımla merhaba demesi... “O gün bana haber geldiğinde alacağım paranın ya da şartlarının ne olacağı umrumda değildi, Liverpool’un en berbat hostelinde bile kalabilirdim...” diyor kendi sözleriyle.

Evet Hyypia’nın bu şekilde başlayan macerası kimilerine göre çok uzun kimilerine göre çok kısa sürecekti. Çünkü kırmızı formanın ağırlığı her oyuncunun kaldırabileceği türden değildi. Ama Hyypia hayatının her anında olduğu gibi kendine yeni hedefler koydu ve onların uğrunda savaşmaya başladı, açık farkla da galip çıktı savaşından. İlk yılında transferini çok istemiş olan Gerard Houllier tarafından Stephane Henchoz’la birlikte defansın ortasında başladı macerasına. Çok güzel bir ikili oluşturmuşlardı, sürekli yükselen bir form grafiği ve akılamaz bir disiplinle oynaması takım içinde herkese ekstra motivasyon sağlıyordu.


İlk sezonun da gösterdiği performans ve forma giydiği otuz sekiz maç sonunda Houllier tarafından 3. kaptanlığa atandı. Fowler ve Redknapp ile birlikte bu görevi paylaşıyordu. İkinci sezonun da sürpriz golcü özelliğininde ön plana çıkmasıyla ve istikrarlı oyunun devamıyla Anfield’ın ebedi sahiplerini hayran etti kendine.


Aynı yıl Finlandiya’da bir fubolcunun alması imkansız denilen yılın sporadamı ödülünü kazandı. Artık Hyypia sadece Finlandiya’nın değil, İngiltere’nin hatta Avrupa’nın en çok gıpta edilen oyuncularından biriydi. Redknapp’in takımdan ayrılmasıyla birinci kaptanlığa yükseldi. Kaptan her maçında takımının başında sahaya çıkıyor çok ciddi sakatlansa dahi takımda ki yerini çabuk alıyordu. Çünkü bir sporcunun sahip olması gereken tüm disiplin onda fazlasıyla mevcuttu.

2003 yılında artık bir çok başarıyı elde edip fazladan çalışmaya ara verdiği bir dönemde Susanna Rissanen’le hayatını birleştirdi. Birde oğlu Nestor Hyypia dünyaya geldi. Artık herşey yolundaydı. Yıllar boyunca amaçları uğruna çalışmanın meyvesi alan Hyypia takıma yeni gelen Rafel Benitez’in de kısa zamanda vazgeçilmezi oldu. Kaptanlığı Liverpool’un yeni idolü Gerard’a kaptırsa da bunu dert etmedi çünkü yeni hedefi kulüp bazlı bir başarı idi. 2005 yılı şampiyonlar ligi tam da onun dilediği gibi oldu. Çeyrek finalde Juventus’a karşı attığı kafa golü takımın galibiyetinin yolunu açtı ve finale yürümeyi başardılar.

Tüm Liverpool için tarihin yeniden canlandığı yer olarak anılan İstanbul’da kupa ellerinde ellerinde yükseldi Hyypia’nın... Daha önce kazandıkları UEFA ve Süper Kupa’dan sonra Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu Hyypia’nın kişisel tarihine kazandığı en büyük başarılar olarak yazıldı.


Hyypia, tüm özverisiyle mücadele etmesinin meyvelerini toplamaya başlamıştı. Herkes bilir Liverpool taraftarı sevgisini verdiği oyuncuyu Anfield semalarında gezdirir. İşte Hyypia bunu hakedenlerin arasında yerini aldı. Taraftar anketlerinde en sevilen yabancı oyuncu olarak sürekli ve açık farkla birinci çıkıyordu. Daha önemlisi tüm takımda Gerard’dan sonra en çok sevilen oyuncu ünvanını aldı!


Finlandiya’da da Liverpool’un ülke tarihindeki en popüler yabancı kulüp olmasını sağlayan da yine kendisiydi. Ülkede onlarca Liverpool fan kulübü kuruldu. Hatta 2004 yılında Liverpool, Haka ile oynayacağı bir maç için Finlandiya’ya gittiğinde stadın büyük bölümü Liverpool atkılarını açtılar...

2009 sezonun sonu onun için yıllar süren Anfield rüyasının sonu demek. Milyonlarca Liverpoollu bugün onun Leverkusen'e attığı imza ile sarsıldı ne diyelim artık Bundesliga düşünüsün!
Hyypia aslında tüm insanlar için bir örnektir. Sadece futbolda değil hayatın her alanında hedefler doğrultusunda sistemli ve çok çalışmanın getirdiği sonuçların örneğidir. Finlandiya’nın herhangi bir şehrinden çıkıp futbol literatürünün en köklü takımının en iyi yabancıları sıralamasında en önlerde yer almak, taraftarına kendini aşık ettirmek, kazanılabilecek bir çok sportif başarıyı kazanmak ve bunları yaparken bir an olsun şımarmamak, disiplinden ve çalışmaktan taviz vermemek ve en önemlisi yaptığı işe yüreğini koymak...
İşte bunların tümü Sami Hyypia başlığında birleşti ve sunuldu bize. Bugün bu işe yeni başlayan her genç futbolcuya anlatılmalı Hyypia’nın hikayesi. Özellikle de bazı gerçekleri göremeyenlere. Hyypia’nın en büyük hayranı olan Kop tribünü onun için hep bir ağızdan şöyle bağırıyor.”Dörtlü bir defansımız var, ortasında o var, gerçekten korkunç bir dev, o Sami Hyypia!!!” O bahsedilen korkunçluğu sadece rakiplerinin penceresiyle sınırlı Hyypia’nın... Zira 87 maç boyunca tek bir sarı kart görmeden Premier lig’de savunmacılık yapmak korkunçluk olamaz!