*Ankaraspor küme düşürüldü,
*Lige yeni çıkan takım üst düzey motivasyonda olması gerekirken 6 haftada "0"(sıfır) puanda...
*Geçen yılın şampiyonu 6 haftada 6 puan, ikincisi 1 puan almış durumda
*Galatasaray ve Fenerbahçe kendi aralarında lig oynar gibi tüm maçlarını kazanıyorlar...
bu iki takımın arasına girebilecek takım kim olur Allah bilir. Güçlü Anadolu takımı yok. İyi denen Bursa biraz güçlü takımlara asla kafa tutabilecek kapasitede değil. Ancak zayıf takımlara karşı üstünlük kurabiliyorlar.
Antalyaspor Fenerbahçe maçını izledikten sonra ayrıca anladım ki bu sene ligde kalma mücadelesi değil ligden düşme mücadelesi olacak. Zira mevcut takımların hepsi bunun uğraşını veriyormuşcasına mücadele ediyorlar. Antalyaspor'un, Kasımpaşa'nın, Denizli'nin, Sivas'ın, Antep'in top oynama niyetleri çok zayıf.
Biz bu lig kalitemizle nereye nasıl gideriz, nerde ne yaparız, gelecek Avrupa ve Dünya şampiyonalarında nasıl başarılı oluruz bilemem. Ama bildiğim tek şey var, o da Maraton programında Fenerbahçe'nin ikinci golünde dört sarı lacivertlinin Antalya yarı sahasında tek başlarına kalmasının Avrupa'da gösterilse haftanın en komik karesi olur söyleminin doğruluğudur.
Allah sonumuzu hayır etsin
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Temmuz 2009 Perşembe
San Marino yapıyor, ya biz?
"Sportif başarının önem derecesi ve sonuçları her coğrafyada farklı algılanır. Kimi ülkeler siyasi ve politik alanda alamadıkları başarıları spor sahalarında ararken, kimi ülkeler salt bir spor müsabakası ve onun başarısı gözüyle bakarlar bu mücadelelere. Bu gibi durumlarda aklıma hep 80’li yıllardaki Türk Milli Takımı gelir. Hani Avrupa futbol sahnesinin en zayıf takımıyken aldığımız bir Demokratik Almanya galibiyeti ile “Avrupa Birliği’ne futbolla girdik” minvalli başlıkların atıldığı dönemler... O günlerden sonra ciddi bir sportif kalkınma ve bilinçlenme ile 20 yıl içinde belki de Avrupa’nın bu alandaki en büyük atılımının gerçekleştirilmesi... “Nasıl oldu?” sorusunun cevabı çok basit aslında; Var olan potansiyelin edinilen tecrübeyle birlikte bilinçli bir şekilde işlenmesi ve açığa çıkarılması. Bu durum Türkiye’nin bir şansıydı, çünkü futbolda ne kadar geri kalmış olursak olalım bilinçlendiğimizde kullanabileceğimiz bir hammaddemiz yani insan gücümüz her zaman vardı.Ya o insan gücüne, o potansiyele sahip olamayanlar? Onlar 2000’li yıllarda 80’lerdeki Türk Milli takımı tadını veren, futbol kalitelerini geliştirmek için belki o zamanki Türkiye’den bile çok çabalayan ama elde olmayan sebeplerle belli mesafelerden ileriye gidemeyen ülkeler...
İşte San Marino bu konudan bahsedilirken akla gelen ilk ülkelerden biri, belki de ilkidir. Avrupa futbolunu milli takımlar düzeyinde takip edenler onların ismini birçok Avrupa ülkesinden daha çok duymuştur, farklı mağlubiyetlerinden ve başarısızlığından sebeple... Avrupa ve Dünya şampiyonası elemelerinde aynı gruba düşülmüş ise grup puan hesaplamaları yapılırken geri kalan 52 Avrupa ülkesi tarafından da karşısına 6 puan yazılan, Avrupa futbol tarihine 13–0 gibi flaş skorlar armağan eden. Daha da önemlisi hasbelkader berabere kaldığı takımların teknik direktörlerinin kariyerleriyle oynayan bir ülkedir San Marino.
İşte San Marino bu konudan bahsedilirken akla gelen ilk ülkelerden biri, belki de ilkidir. Avrupa futbolunu milli takımlar düzeyinde takip edenler onların ismini birçok Avrupa ülkesinden daha çok duymuştur, farklı mağlubiyetlerinden ve başarısızlığından sebeple... Avrupa ve Dünya şampiyonası elemelerinde aynı gruba düşülmüş ise grup puan hesaplamaları yapılırken geri kalan 52 Avrupa ülkesi tarafından da karşısına 6 puan yazılan, Avrupa futbol tarihine 13–0 gibi flaş skorlar armağan eden. Daha da önemlisi hasbelkader berabere kaldığı takımların teknik direktörlerinin kariyerleriyle oynayan bir ülkedir San Marino.
İtalya’nın Ortadoğularında bir yerlerde konuşlanmış, Çizme’nin yüzlerce kasabasından biri büyüklüğünde, 30.000’lik nüfusuyla, mahalle maçlarında ağabeylerin arasında küçücük boyuyla çırpınan, istekli ama güçsüz çocukları andırır. Zaten bütün bahtsızlığı da küçüklüğündedir, potansiyelsizliğinde yani. Yoksa kıtanın geri kalanından ne futbol hevesi ne de sevgisi bakımından hiçde farkları yoktur. Hani yüz ölçüm/mevcut spor alanı oranını rakamlaştırdık mı birçok Avrupa ülkesini geri de bırakacak kadar da önceliklidir spor, ya da futbol diyelim, zira San Marino sporu şimdilik futboldan ibaret...
Bilinenin aksine San Marino en eski Avrupa devletlerinden biri. Hatta Dünyanın ilk cumhuriyet ülkesi olarak kökeni 300’lü yıllara dayanıyor. Küçüklüğünden sebeple de çok fazla kaale alınıp savaşılmadığı için köklerini koruyabilmiş ve bugünlere getirmiştir. Dolayısıyla ülkenin futbol tarihi sanıldığı gibi 15–20 yıllık değil tamı tamına 78 yıllıktır. Evet, San Marino futbol federasyonu duyanları şaşırtan bir olgunluğa sahip olarak 1931 yılında kurulmuş. Fakat federasyonu kurduktan sonra yetkililerin aklına bir milli takım kurmak 55 yıl sonra gelmiş. Yani San Marino futbol federasyonu sadece resmi kuruluşunu ilan eden bir kaç resmi evraktan ibaretmiş bu süre boyunca. 1986 yılında derme çatma bir federasyon binası ve aynı sıfatta bir milli takım ile Kanada Olimpik milli takımının karşısına çıkmışlar ve 4-0’lık bir mağlubiyetle merhaba demişler futbol yaşantılarına. Bu gayrı resmi karşılaşmadan sonra San Marino futbol federasyonunun ilk hedefi UEFA tarafından kabul görmek olmuş. Yapılan ısrarlı başvurular sonucunda San Marino kendi gibi birkaç mikro devlet ile beraber 1988 yılında UEFA ve FİFA bünyesine kabul edilerek ilk emeline ulaşmış. Bundan sonrası herkesin yakından bildiği bir hikaye. 1-0’lık Liechtenstein galibiyeti, deplasmanda Letonya ve kendi evinde Türkiye beraberliği. Geri kalan ise sadece hüsran...
San Marino futbol federasyonunun önündeki ilk hedeflerinden biri ismiyle birlikte anılan ulusal takım kimliğinden sıyrılıp, kulüp seviyesindeki takımlarına dikkat çekebilmek. Kulüp bazlı yetiştirilen oyuncuların ülke futbolunu ileriye götüreceğinden çok eminler. Bunun için kulüp takımlarına ciddi teşvik ve vergi indirimleri yapmışlar. Kulüpler de sponsorlar yardımıyla transfer yoluna gidiyorlar.
San Marino ile ilgili asıl merak edilen ise işin perde arkasındaki kısmı. Madalyonu tersine çevirdiğimizde hiç de dışardan görüldüğü gibi içler acısı bir durum yok. San Marino futbolu 1988 yılını milat kabul edersek gelişiminin en başlarında henüz... Özellikle zihinlerdeki, “Dünya Şampiyonu ülkenin topraklarının tam ortasında bulunup, bu kadar başarısız olmanın sebebi” sorusuna verdikleri cevaplar tatminkar. İtalya’daki lisanslı sporcu sayısı San Marino’nun nüfusunun çok çok üzerinde, San Marino sınırlarında ise sadece 700 lisanslı sporcu var. Sonuç en başta bahsettiğimiz potansiyel konusuna geliyor. Yani İtalya sınırlarında olmak onlar için hiç fark etmiyor, çünkü İtalyanların suyunu içen vatan evladı çok az... Bu hiç yok anlamına gelmiyor tabii ki.
Ülke federasyonu resmen kurulmadan önce, İtalya’da yetişen oyuncuları var. Bunlardan en önemlisi Massimo Bonini: 80’li yıllarda yedi yıl boyunca Juventus forması giymiş, bu takımla Şampiyon Kulüpler finali oynamış ve San Marino vatandaşı olmasına rağmen özel izinle İtalya milli takımına seçilerek o formayla ter dökmüştür. San Marino resmen tanındıktan sonra ise 30’lu yaşlarını çoktan geçmiş olmasına rağmen. Milli takım formasıyla mücadele etmiş, daha sonra da teknik direktörlük koltuğuna geçmiştir. San Marino’da futbol oynamaya başlayan her genç oyuncunun en önemli idolüdür Bonini...
San Marino futbol federasyonunun önündeki ilk hedeflerinden biri ismiyle birlikte anılan ulusal takım kimliğinden sıyrılıp, kulüp seviyesindeki takımlarına dikkat çekebilmek. Kulüp bazlı yetiştirilen oyuncuların ülke futbolunu ileriye götüreceğinden çok eminler. Bunun için kulüp takımlarına ciddi teşvik ve vergi indirimleri yapmışlar. Kulüpler de sponsorlar yardımıyla transfer yoluna gidiyorlar. Şampiyonlar Ligi ve UEFA kupası öne elemelerinde boy göstermeye de başladılar. Henüz tur atlayamamış olsalar da özellikle S.S Murata isimli takımları bu alanda en çok tecrübe kazanan kulüp. Çünkü takıma eski Breziyalı yıldız 43 yaşındaki Aldair’i transfer ettiler, ama teknik direktör olarak değil, futbolcu olarak! Yakın zamanda da Romario’nun peşine düşmüşlerdi ancak asıl bombayı eski Dünya Şampiyonu Formula pilotu Michael Schumacher’e futbolculuk teklif ettiklerinde patlattılar. Murata kulübü bu yolla adından söz ettirerek sponsor bulma sürecini hızlandırdı ve Aldair, Romario gibi futbolcuların geniş tecrübelerini kullanmak istedi. Bunun sonuçlarını önümüzdeki dönemlerde nasıl alırlar bilinmez ama San Marino futbol federasyonu bu uygulamalardan umutlu.
Aslında kulüp bazındaki en önemli takımları San Marino Calcio İtalya Serie C-2 liginde mücadele ediyor. Ülkenin milli takım da dahil en eski futbol oluşumu olan kulüp San Marino liginin tamamen amatör kabul edilmesinden sebeple 1988 yılından beri İtalyan liginde yer alıyor ve San Marino’nun tek profesyonel kulübü olarak biliniyor. Federasyon yetkilileri ülkenin futbol geleceğini de bu temele oturtmuş, yani sürekli olarak bahsettiğimiz potansiyelsizliği aşmak için içinde bulundukları toprakları yani İtalya’yı kullanmaya karar vermişler.
Bu sitemin başarılı olma olasılığı çok yüksek, çünkü San Marino henüz başlangıç aşamasında olduğu futboldaki potansiyel sorununu Dünya’nın en büyük futbol ülkelerinden birinden insan gücü temin ederek gidermeye çalışıyor. Sonuç olarak San Marinolular’ın göründüklerinden çok daha bilimsel çalıştıkları aşikar. Üzerlerinde büyük beklentilerin getirdiği baskı da olmadığı için bu konuda zamana yayılarak çalışabiliyorlar.
Sesimi nasıl duyururum bilmiyorum ama San Marino Futbol Federasyonu'nun tenezzül edip yolladığı cevapların bir benzerini ben Futbol Federasyonundan talep ediyorum ve Federasyon başkanımıza-Milli Takımlar teknik direktörümüze soruyorum; Türk futbolunun geleceği için "en basit" anlamdaki planlarınız nelerdir? Örneğin;
Yukarıda sorduğum 3 soruyu sadece derdimin ne olduğunu anlatabilmek adına örnek olarak verdim. Mutlaka ki bazı girişimler, programlar, hedefler vardır ama dediğim gibi istediğim ve arzuladığım bunları bilebilmek.
Aslında kulüp bazındaki en önemli takımları San Marino Calcio İtalya Serie C-2 liginde mücadele ediyor. Ülkenin milli takım da dahil en eski futbol oluşumu olan kulüp San Marino liginin tamamen amatör kabul edilmesinden sebeple 1988 yılından beri İtalyan liginde yer alıyor ve San Marino’nun tek profesyonel kulübü olarak biliniyor. Federasyon yetkilileri ülkenin futbol geleceğini de bu temele oturtmuş, yani sürekli olarak bahsettiğimiz potansiyelsizliği aşmak için içinde bulundukları toprakları yani İtalya’yı kullanmaya karar vermişler.Ülkenin çeşitli bölgelerinde kendi çaplarında oluşturdukları scouting sistemi ile İtalyan devlerinin tenezzül etmediği daha az yetenekli gençlere yönelerek onları San Marino Calcio alt yapısına kazandırmayı oradan da yeni kurulan under 21 milli takımının yollarını açmayı planlıyorlar. Federasyon basın sözcüsü Elisa Felici bu konuda yaptığı açıklamada, “amacımız tabii ki İtalya olmak değil, ilk hedefimiz biraz üzerimizdeki takımlar ile başedebilmek. Bunun içinde İtalya’da bulacağımız genç isimlerle bağlantıya geçiyoruz ve onları 21 yaş altı milli takımımız için teşvik ediyoruz. Bu konu da İtalya futbol federasyonundan da destek alıyoruz” diyor.
Bu sitemin başarılı olma olasılığı çok yüksek, çünkü San Marino henüz başlangıç aşamasında olduğu futboldaki potansiyel sorununu Dünya’nın en büyük futbol ülkelerinden birinden insan gücü temin ederek gidermeye çalışıyor. Sonuç olarak San Marinolular’ın göründüklerinden çok daha bilimsel çalıştıkları aşikar. Üzerlerinde büyük beklentilerin getirdiği baskı da olmadığı için bu konuda zamana yayılarak çalışabiliyorlar.80’li yılların San Marinosu olan Türk Milli takımının üzerindeki inanılmaz baskıya rağmen gösterdiği gelişimi San Marino’nun daha kolay şartlarda yapması çok olasıdır. İlk kornerlerini bize attılar diyerek kendimizi küçümsediğimiz, gerçekte ilk kornerleri olmasa da, ilk gollerini ve uluslararası alanda ilk puanını bizden alan San Marino’nun bizim henüz nail olamadığımız bir de İngiltere golü var, hemde 8.3 saniyede atılıp Dünya Kupası elemelerinin en hızlı golü rekoru kırılarak.
San Marino bir üst kademeye nasıl ve ne zaman geçer orası meçhul, ancak gerçek olan bir şey var, o da: 10 yıl sonra, kalesinde semt kasabı, forvetinde mahalle manavı olmayacağıdır. Çünkü onlar, geleceğin alt yapısını ve profesyonel futbolcularını çoktan yetiştirmeye başladılar. İtalyanlar’a neden benzemedikleri sorusuna verdikleri teknik cevapların sonunda üzerine basarak söyledikleri gibi orası “Serenissima Repubblica di San Marino” yani çok huzurlu San Marino Cumhuriyeti, orda futbolun sadece futbol olan yanını bulabilirsiniz, gerisi için ülkeden dışarı çıkmanız gerekecektir…"
Bu yazıyı geçtiğimiz aylarda bir gazete için yazmıştım. Güzel bir araştırma oldu. Hatta üniversite tezim, lütfen yardım edin geyiğiyle San Marino Futbol Federasyonuna bir dizi soru maili atmıştım, saolsunlar yanıtladılar ve bu yazıdaki bir çok detay onların cevapları sayesinde gün yüzüne çıktı.
Şimdi bu yazıyı tekrar buraya koymamın farklı bir sebebi var. San Marino'yu bir sembol olarak kabul edelim. Az gelişmişliğin(futbol için konuşuyoruz) sembolü olarak. Ancak bu az gelişmişlikle kaderci yaklaşımlar yerine yukarıda anlattığım gibi inanılmaz çözüm yollarıyla mücadele yolunu bulmuşlar, çok da doğru yoldalar.
Ya biz ne yapıyoruz? Binbir sıkıntıyla çıtasını yukarılara taşıdığımız futbolumuz için planlarımız neler? Bu çıtayı daha yukarı taşımak, ya da hadi geçtim, mevcut durumunu korumak amacıyla federasyonun öngördüğü önlemleri merak ediyorum. Çok açık söyleyeceğim, rezilce geçen transfer döneminin bu sığlığı içinde futbolumuzu yönetenler futbol refahımız için ne düşünüyorlar?
Sesimi nasıl duyururum bilmiyorum ama San Marino Futbol Federasyonu'nun tenezzül edip yolladığı cevapların bir benzerini ben Futbol Federasyonundan talep ediyorum ve Federasyon başkanımıza-Milli Takımlar teknik direktörümüze soruyorum; Türk futbolunun geleceği için "en basit" anlamdaki planlarınız nelerdir? Örneğin;*2000'lerin başındaki jenerasyonun kaybıyla oluşan Milli Takım sıkıntısı için ne öngörülüyor?
*Takımda Brezilyalı orta saha yerine, yerli bir ismin yıldız kıvamına gelmesi için teknik anlamda nasıl bir çalışma yapılıyor? Genelleştirmem gerekirse, eksik olan yönlerimiz için mesela, yıllardır çıkartamadığımız sol bek için Milli Takım hocası-hocaları, kulüp takımlarıyla koordineli çalışıyorlar mı? Kulüp takımlarından böyle bir talepleri var mı?
*Gurbetçi futbolcularla ilgili Milli Takımlar hocasının bazı çalışmaları olduğunu biliyoruz, ancak daha detaylı, örneğin sadece onları izleyecek, hatta haftalık takip edecek bir sistem mevcut mu?
Yukarıda sorduğum 3 soruyu sadece derdimin ne olduğunu anlatabilmek adına örnek olarak verdim. Mutlaka ki bazı girişimler, programlar, hedefler vardır ama dediğim gibi istediğim ve arzuladığım bunları bilebilmek.San Marino Federasyonu 5 soruya verdiği cevapla zihnimizde bir model canlandırıyorsa, bizim federasyonumuz da yapabilir... Bir kaç yıl sonra San Marino gelip bizi evimizde yenerse şaşırıp şaşırmamam gerektiğini de bu cevaplardan çıkaracağım. Çünkü birileri birşeyler yapıyor...
10 Haziran 2009 Çarşamba
Efsane=Yusuf Tunaoğlu
Beşiktaş sahaya çıktığında tam karşımızdaki tribünde büyükçe “efsane” yazılı bir pankart açıldı. Babamın elinden sıkı sıkı tutmuş tribüne bakarken bir yandan da efsanenin anlamına takıldım. Nasıl olunuyordu ki efsane? Dayanamadım devre arasında sordum babama. Yılların futbol eskicisi önce sahaya baktı sonra bana döndü; Hemen önümüzdeki taç çizgisini gösterdi, şu çizgiyi görüyor musun? Ardından da sol tarafımızda kalan kaleye dönerek; Efsane bu çizgiden aldığı topu rakipleri çalımlaya çalımlaya o kaleye götürebiliyordu dedi. “Aslında sana anlattıklarımdan dolayı efsane oldu o, sana anlatabileceğim birşeyler yaptığı için... Çünkü efsane, kuşaklar arasında paylaşılandır...”Dürüst olmalıyım o an söylediklerinden hiç bir şey anlayamamıştım.
Futbol efsanesi olabilmek için, birşeyler yapıp, o yapılanlara “en” sıfatı yapıştırılmasının şart olmadığını ondan öğrenmişiz. Biz görmedik ya efsaneyi sadece dinliyoruz büyüklerden. En çok golü atmamış, milli formayı en fazla o giymemiş, Avrupa’da en başarılı Türk olma şansını yakalasa da değerlendirmemiş... Ama Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yeteneği sorusu sorulduğunda futbol tarihçileri onun adını söylemişler çocuklarına; Efsane olabilsin, unutulmasın, hele de böyle bir dönemde daha iyi anlaşılsın futbol değerlerimiz diye. Günahıyla, sevabıyla, hatalarıyla, güzellikleriyle her futbolsever babanın oğluna anlatacağı kahraman olmuş Yusuf Tunaoğlu.
Beşiktaş’ın sembolü Baba Hakkı’nın başkanlığı döneminde yaşadığı en zor günlerdi belki de 1962 sezonu. Kulüp borçlarından dolayı sıkışmış, gelmeyen sportif başarı ve maddi sorunlar, içinden çıkılamayacak sıkıntılara doğru ilerliyordu. Yıllarca futbol sahalarında esen Hakkı Yeten’in yöneticiliğini eleştirmeye başlayanlar onun kararlılığının ve otoriterliğinin farkına varmak için çok beklemediler. Fenerbahçe’nin yakından ilgilendiği bilinen, Beşiktaş’ın o dönemki iki yıldızı Şenol ve Birol’un transfer haberleri artık iyice rahatsız edici bir boyut almıştı ki, Beşiktaş yönetiminden herkesi hayretler içinde bırakan bir haber geldi. İkisi de satılacaktı! Hemde ezeli rakip Fenerbahçe’ye... Tarihte hep olduğu gibi Baba Hakkı’nın rızası olmadan bu transferin yapılamayacağını bilen Fenerbahçe yöneticileri onunla görüşmeye gittiklerinde, ömrünü adadığı renklerin ona yaşattığı tarifsiz sevgiyi ve o sevgi için yapabileceklerini gördüler. Çünkü Şenol ve Birol’u satmayı o istiyordu. Çünkü amacı isimlere bağlı kalmayan bir Beşiktaş’tı...
Gidecek futbolcuların yerinin doldurulacağına yürekten inanıyordu. İstediği parayı alan Beşiktaş maddi olarak rahatlamıştı. İki yıldızın kaybı kamuoyunda büyük yankı uyandırsa da Hakkı Yeten’in sözleri bir anda gündemin ortasına düşüverdi; “Şenol’lar Birol’lar gider, Yusuf’lar Sanlı’lar gelir!” Beşiktaş yeni transfer yapmak yerine alt yapıya yönelecek ve genç isimlerle yoluna devam edecekti. Yıllar boyunca sürecek ve Türkiye futbol tarihinde bir çağ başlatan “özkaynak düzenine” zaruri olsa da geçiş bu tarihlerde başladı Beşiktaş adına...Alt yapının o dönemde ki hocası hiç tereddütsüz iki genci yolladı abilerinin yanına. Gündemi bu kadar meşgul eden iki isim Yusuf ve Sanlı henüz 17 yaşında, futbol aşkı ve Beşiktaş sevgisiyle yanıp tutuşan gençlerdi. Genç takımda artık misyonları dolmuş, yetenekleri ve çalışkanlıklarıyla A takımı çoktan haketmişlerdi. Yönetimin kararıyla birlikte Beşiktaş’ın geleceği olarak lanse edildiler ve bütün bu olanlar yüzünden çok ciddi bir baskı vardı üzerlerinde... Antremanlarda abilerinin yanında ağırbaşlı ve saygılı tavırlarıyla dikkat çekiyor ve çok fazla çalışıyorlardı. Mevkiileri birbirlerine yakındı, ama biri diğerinden çok belirgin özellikleriyle ayrılıyordu. Uzun boyu, geniş omuzları kısacası düzgün fiziği ve daha önemlisi topla birlikte yapabildikleri...
Yusuf’un adı hızla camiada yayılmış. Beşiktaş antremanlarını çok ilgi çekici hale getirmişti. Topu ayağına aldığında bir anda hızlanması, yaptığı ilginç hareketler, karşısına gelen abilerine utana sıkıla ama göstere göstere attığı çalımlar... Büyüklerden, dönem dönem çok çalımlı oynadığından dolayı azar işitiyordu ama Baba Hakkı izlediği antreman sonrası antrenör Spayiç’le konuşurken büyük bir yıldız kazandıklarını söylemişti bile. Yani ok yaydan çıkmıştı, Beşiktaş’ın yeni kurtarıcıları Yusuf ve Sanlı olacaklardı...
İlk iki yıllarında gösterdikleri peformans çok iyi olsa da şanssızlık peşlerini bırakmamış ve ikincilikle yetinmişlerdi. Ancak 1965 sezonu çok çalışmanın meyvelerini alcakları sezon oldu. Spayiç yönetimindeki takım 25 maç üstüste yenilmeden şampiyonluğa uzandı. Şampiyonluğun baş mimarları ise henüz 20 yaşında ama sezon içinde en çok forma giymiş olan Sanlı ve Yusuf idi. Özellikle Yusuf ligdeki bütün dengeleri alt üst etmiş, Beşiktaş’ın birçok maçını tek başına kazanmasını sağlamıştı. Artık Türkiye’de bir Yusuf gerçeği vardı. Beşiktaş zaten güçlü olan hücum hattını çok çalışkan ve üretken bir orta saha ile birleştirmiş oldu. Fenerbahçe’nin Beşiktaş’tan transfer ettiği oyuncularla şampiyonluk tekelini eline aldığı yılları geride bırakmanın sevinci tüm camiaya yayılmış kulüp ve taraftar kenetlenmiş, sonucunda bir ertesi sezon üstüste ikinci şampiyonluklarını yaşamışlardı.
Bu Yusuf’un şampiyonluğuydu. Sezon boyunca atılan her golde dolaylı yada direkt mutlak bir etkisi vardı. Attığı çalımları, verdiği muhteşem paslarla süslüyor ya da pas vereceğini zanneden müdafayı ters ayağından çıkan bir şutla avlıyor ve onlara yakından görebilecekleri ender güzel golleri izlettiriyordu. Beşiktaş maçlarından önce rakip soyunma odasında hep bir tedirginlik vardı o yıllarda. İdama gidecek mahkum gibi boynu bükük bekleyen oyuncular teknik direktörlerinin Yusuf’u tutma görevini kendisine vermemeleri için dua etmekten kendilerini alamıyorlardı. Çünkü 90 dakika boyunca en mükemmel savunmacıları dahi mutlaka bir iki defa futbolcu olduklarından dolayı pişman ediyordu... Henüz 22 yaşında ülkenin gördüğü en büyük yeteneği canlı izlemek isteyenler Mithatpaşa’nın kapılarında izdihama neden oluyorlardı, altın yıllarıydı Yusuf’un...
Gencecik yaşında evlenmişti, bir de kızı oldu ama evliliğin şartları ağır gelmişti ona, başka havalardaydı çünkü. O dönemdeki bir çok genç futbolcu gibi zor şartlarda yetişmiş ve bunun burukluğunu uzun süre üzerinde taşımıştı. A takıma çıkmadan önceki dönemde gösterdiği isteklilik, kendini yıllarca ezilmiş hissetmenin acısıydı ve bu istekli tutum, A takıma çıktığında ciddi bir hırsa dönüştü. Tanrının vermiş olduğu inanılmaz yeteneğin farkında olması, onu çok iyi kullanabilmesi, çok kısa sürede ülkenin en büyük takımlarından birinin yıldızı olması, sayısız hayran edinmesi, genç yaşına rağmen kısa sürede çok para kazanması ve bütün bunların üzerine yakışıklılığı... 60’ların Türkiye’sinde bütün bu şartlar bir araya geldiğinde tek bir sonuca dalalet ederdi; Gece hayatı! Yusuf’un, üzerindeki ilginin esiri olması çok zaman almadı. Tuzağa düşecek yeni bir av bulmanın arifesindeki akbabalar, henüz ne olduğunu anlamayan, anlamaya çalışan ama başarması için fırsat verilmeyen gencecik bir insana, renkli gazinoları ve güzel kadınları yem olarak kullanmıştı. Her antremanından sonra Beyoğlu’da gözükmesi adet haline gelmişti. Çiçek pasajının ve ünlü gazinoların tanınan siması haline gelmişti o yaşlarda Yusuf...Bütün bunların futbolunu etkilememesi mümkün değildi. En basitinden kilo almıştı ve düzenli antreman yapamamasından sebep kondisyonu düşmüştü. İmdadına askerlik dönemi yetişti. Biraz kendini toparlayan Yusuf Ordu milli takımının da en önemli ismiydi. Belçika’da oynadıkları ordular arası Dünya Şampiyonasında herkesi büyülerken, dönemin en ünlü kulüplerinden Anderlecht takımı yöneticilerinin de gözünden kaçmamıştı yetenekleri. Artık onların takibindeydi. Tezkeresini aldı ve Beşiktaş’la antremanlarına geri döndü. Kendini toplamıştı bir nebze. Avrupa kupası maçı için gittikleri Amsterdam’da Beşiktaş Ajax’a 2-0 mağlup oluyor, fakat bütün tribünler sadece Yusuf’un hayran bırakan oyununu alkışlıyordu. Eğer o gün Yusuf’a bir kişi daha eşlik etseydi Beşiktaş’ın Ajax’ı mağlup etmesi işten bile değildi ama olmadı, direnemedi Beşiktaş...
Tribünde alkış tutanlar arasında aylardır onu takip eden Anderlecht yöneticileri de vardı, artık izleme bitmişti... Yusuf’un önüne harika bir kontrat koydular, Avrupa’nın en büyük takımlarından birinin formasını giymek için geri sayıma başlanmıştı. Herkesin ortak görüşü bunu sonuna kadar hakettiğiydi.
Ama bazen bazı hedefler için savaşmak, kendinle mücadele etmektir. Yusuf kendinle mücadelesinde mağlup olmaya çok genç yaşta başlamıştı. Yine öyle oldu. Bol miktarda alkol aldığı eğlence gecesinin sonunda boğaz yolunda yaptığı ciddi kaza, disiplin yönetiminin önemli temsilcisi Anderlecht’in kulağına gittiğinde ellerindeki kontratı düşünmeden yırttılar. “Sonun başlangıcı” tanımı o gece boğazda yapılan kaza için biçilmiş kaftandı... Gazetelerin, taraftarların belki yöneticilerin bile ilk tepkisi Yusuf’un Beşiktaş’ta kalmasından duyulan sevinçten başka bir şey değildi. Ama dedik ya o kaza sonun başlangıcıydı. Yusuf artık her zamankinden daha çok çıkıyordu Beyoğlu’na, her gece belli mekanların en ünlü müdavimleriyle geçiriyordu gecelerini. Aktrislerin bir çoğu sevgilisi oldu. Kimi uzunca süre, kimi sadece bir kaç gecelik. Ayrıca alkol ve sigara... oyununu, daha önemlisi sağlığını etkileyecek herşeyden tadıyordu hiç durmaksızın.
Beşiktaş başarılı günlerini geride bırakmış önce Gündüz Kılıç daha sonra da Çiriç yönetiminde duraklama devrine girmişti... Gündüz hoca Yusuf’u kazanma yoluna gitti ama Çiriç takım oyuncusu olmadığını söyleyip yedek tuttu hep onu. Çünkü Yusuf eskisi gibi koşamıyor, az antreman yapmanın verdiği güçsüzlükle şut çekemiyor, çalımlarını ise yeterince çabuk atamıyordu. Yine de AEK ile oynadıkları ve ilk yarı 3-0 geride oldukları bir maçta, ikinci yarı oyuna girip 3 gol attı ve Çiriç’e; “Evet ben takım oyucusu değilim çünkü tek başıma takımım!” dedi...
Sansasyonel aşkları düşmüyordu magazin gündeminden. Basının oyuncağı olmuştu adeta. Hatta takım arkadaşı Vedat Okyar’la arasını açacaklardı bir kadın yüzünden... Ama Yusuf çok zekiydi gelmedi oyunlarına. Vedat’la aralarında hallettiler... Ondan dolayı Vedat Okyar “adam gibi adamdı” der onun için...
Bilen bilir, bu kadar gürültü çok fazladır Beşiktaş için. Bundan sebep koparıldı çok sevdiği Beşiktaş’ından. Ama siyah beyazla ayrı düşmedi. İzmir’in Altay’ı açtı kapısını. İçinde kopan fırtınalara inat başı dik ayrılıyordu İstanbul’dan. Kendi düşen ağlamazdı çünkü... Korkut Göze yazmıştı; Havaalanında görmüş onu giderken. Cebini gösterip ”Beş parasızım, havaalanından beni almazlarsa otele bile gidemem...” demiş. Sevdiği şehirden, takımından, arkadaşlarından, sevenlerinden böyle ayrılmak olmazdı ya neyse...
Altay’da hiç Yusuf gibi oynamadı. Bir maç hariç... Beşiktaş’la yapılan antlaşmaya rağmen çok ısrar edip forma giydi eski takımına karşı. Maç boyunca Beşiktaş’lı oyuncuların hepsi Yusuf’u çok iyi tanıdıkları için onunla karşı karşıya gelmekten ısrarla çekindiler. Ne kadar çabalasalar da Yusuf maç içinde hemen hemen bütün oyuncuları çalımladı ayrı ayrı. Adeta zevk için çalım atıyordu, o gün onu sahada izleyenler kaleye doğru değil geçmek istediği oyuncuların üzerine doğru top sürdüğünü gözleriyle görmüşlerdi. Fazla uzamadı hasreti. Geri döndü... Arkadaşı Yılmaz Güney ona zor dönemlerinde moral olsun diye ”Arkadaş” isimli filminde küçücük bir sahnede rol verdi, boş içki şişesi, sigara paketleri ve yarı çıplak bir kadınla birlikte göründüğü sahne tam olarak kendisiyle özdeşleşmiş bir roldü.
Bir yıl daha dayanabildi futbola, artık vücudu kaldırmıyordu çünkü. Son sezonunda daha çok işin gösteri kısmındaydı Yusuf... Basket potalarına ayağıyla uzaklardan basket atması, televizyonun ilk yıllarındaki bir programda topun geçebileceği kadar genişlikteki delikten topu geçirebilmesi üzerine gösteriler yapıyordu. Beşiktaş’ın bir Brezilya takımıyla yaptığı dostluk maçında sahaya çıktı. Brezilyalı oyuncular iri gövdesi ve kilolu haliyle dalga geçerek onu güreşçiye benzettiler. Bir yerde okumuştum, yetenek torna tezgahından da geçse yetenektir diye, işte Yusuf o gün onu gösterdi herkese, altı Brezilyalı’yı geçip gol asisti yaparak... Yıllar sonra Beşiktaş minik takımının başına getirildi. Atilla Gökçe, kendi tabiriyle yeşil gözlü kartalını bir gün antremanda çocukları çalım atmamaları için uyarırken görmüş... Yusuf’tan daha iyi anlatacak kimse olmazdı zaten çalım atmanın faydalarını da zararlarını da...Yusuf Tunaoğlu Türk futbolunun bir devrine damga vurdu. Ama ne attığı gollerle ne de yaptığı transferlerle... Sadece bir yıldızın futbolumuzdan nasıl kaydığını izlettirdi bizlere, elastik lakaplı Rivelino gibi yetenekliydi ama George Best gibi yaşamayı tercih etti. Bu diyardan göçü de aynı yaşamı gibi hızlı oldu. Dost sofrasından kalkmıştı, son sohbetiydi, yenik düştü kalbine... Yaşamı boyunca müthiş çalımları konuşulsa da, hayata asla çalım atamadı Yusuf, defalarca denedi ama her seferinde geri dönmek zorunda kaldı. En büyük çalımı da yine kendisinden, Yusuf’tan yedi... İzleyenler izleyemeyenlere anlatsın Yusuf’u. Doğruların yanlışların daha iyi görülmesi için bir musibetin binlerce nasihatten daha etkili olduğunun canlı kanıtı olması için... Türk futbolunun asla unutmayacağı ve her anıldığında yüreklerin cız ettiği, yarım bıraktığı herşeyin, sevenlerinin içinde ukte olarak kaldığı bir sembol oldu Yusuf...
Beşiktaş’ın yüzüncü yılıydı. İzlediğim bir maçta, Sergen seri çalımlarla ceza sahasına girip topuğuyla bir pas çıkardı ve o pas gol oldu. Ama bende dahil kimse gole sevinmedik çünkü aklımız Sergen’in çalımlarında kalmıştı. İçimden “ah Sergen dedim, yeteneğini doğru şekilde kullansaydın bugün bambaşka yerlerdeydin. Ama yine de futbol tarihimizin en büyük isimlerinden birisin. Gelecek kuşaklardaki tüm Beşiktaşlılar bilecek ismini, bende anlatacağım eğer bir gün oğlum olursa...” Birden kafamı kaldırdım. Karşımda ki tribünde “Efsane” yazılı koca bir pankart ve yanımda babam, elimden tutmuş Yusuf’un Kel Nihat’a Galatasaray maçında attırdığı golü anlatıyor. İşte o anda anladım efsanenin ne demek, anlatılanların da neden efsane olduğunu.
Döndüm!
İki haftayı geçkin süredir, RG yoğunluğu artı bazı sıkıntılardan ve vakitsizliklerden dolayı ara vermiştim yazmaya. Arada, lig bitti, şampiyon-düşen belli oldu, toz duman ortadan kalktı, transfer sezonu tüm ağırlığıyla gündemimizdeki yerini aldı, Topuz'lar, Rijkaard'lar Şehr-i İstanbul'a teşrif buyurdular, Real Madrid ikinci Los Galacticos devrine girdi vs. vs... Yorumlanacak, yazılacak onlarca konu var...Özellikle transfer sezonunda gözümüzün önünde yaşanan şu senin-benim kavgası mide bulandırıcı hale geldi. O yüzden onlardan ziyade uzun aradan sonra içimiz açılsın diyerekten bir efsane topçu portresi ile başlayacağım...
15 Mayıs 2009 Cuma
F.Türkiye Kupası 2009 İzmir

"Hava güzel, İzmir, özellikle de Kordon hepsinden güzel" diye başlamak istiyorum. Öncesiyle, sonrasıyla yaşattıklarıyla 2006'daki finalden daha güzel olacağı hiç aklıma gelmemişti açıkçası...
Muhtemelen uçakla gelip şehire en erken intikal edenlerdendik biz. Saat 10.40 gibi İzmir'de 11.00 gibi de Kordon'daydık. Saatin erken olmasından mütevellit iki takım taraftarları da ortak mekanlar kullanıyorlardı, alkol tüketimi ise çoktan başlamıştı. Havanın müthiş sıcaklığı soğuk bira tahriki oluşturduğundan "bu saatte içilmez ya" yalanlarına kendimiz de inanmayıp başladık alkol mesaisine. Bu arada, Erman Toroğlu da gözümün iliştiği bir mekanın bir yanında hiç de öle gözlerden ırak olmayan bir şekilde yudumluyordu bişeyler. Hocam çok cesursunuz dedik, "neden?" diye cevap verdi. Alkol sabahtan alınmaya başlanmamalı işte...
İlerleyen saatler taraftarların mekan farklılıklarını su yüzüne çıkartırken, Fenerbahçeliler'in 2006'ya nazaran sayıca daha üstün olduğu da gözüme çarptı, ancak Beşiktaşlılar klasik bir toparlanma ile Kordon'un bir bölümünü semt pazarına çevirmeyi başardılar. Güzel giden günün bir bölümünde sıcak çatışmaya namzet 1-2 durum olduysa da ortaya çok büyük bir olay çıkmadı... Genel itibarıyla iki takım taraftarları içiçeydi.
Bu arada Fenerbahçe formalı bir İngiliz arkadaşı yakaladık. West Ham taraftarıymış ama burada yaşıyor ve deplasmanlara gelebilecek kadar Fenerbahçeli. Biraz Millwall-West Ham geyiği çevirirken, İngilizler'in bu rekabet konusunda son derece hassas olduğunu da anlamış oldum. Zira elemanın suratına her Millll-Walllll diye bağırdığımızda son derece ciddi bir yüz ifadesi ile "bakın gerçekten düşman olacağız" diyordu, öptük yolladık. Alkolün etkisi ilerleyen saatlerde öptüğüm insan sayısını artırdı sanırım.
Maç hakkında yazacak fazla birşey yok sanırım. Beşiktaş hakederek rahat bir galibiyet aldı. Sezon başından beri Aragones'i eleştirenlere kızıyordum, sonuçta elindekiyle en iyi yapmaya çalıştığını düşünüyordum. Fakat bu maçta eleştirinin en babasını haketti. Benim bildiğim, çok ciddi başka bir hedefi olan takımlar, amaçsız çıktıkları maçlarda yedek oyuncu oynatırlar. Fenerbahçe'nin bu sezon alabileceği tek kupa olan Türkiye Kupası için takımın bütün imkanlarını seferber etmesi en normali olacaktı. Fakat sayın Aragones kendisini tüm eleştirenleri haklı çıkartan şok bir kararla kaleyi ikinci kaleci olan Volkan Babacan'a verdi. Volkan da iki golü maalesef hatalı şekilde yedi. Maçta tarihi bir fark olmaması muhtemelen kendisinin şansıdır. Bu saatten sonra Anti-Aragonesci kimsenin ağzını kapatmak mümkün değil. Fenerbahçe şimdiden yeni hocasını bulmalı...
Bu yıl her haliyle güzel bir kupa günü yaşadık. Kupa finali her sene İzmir'de olsun bence. Çünkü gerçekten o mevsimde müthiş güzel bir ortam oluyor.
28 Nisan 2009 Salı
Trabzon'un intiharı
Başkana kulak verin, mantık çerçevesinde ilerliyor, bu zihniyetle Trabzonspor'un başarıyı yakalaması çok zor değil, demiştim. Pişmanım... Trabzonspor kanımca intihar etti ve hemen Sadri Şener döneminin öncesindeki kaos ortamına gitti maalesef. Başkanın kendi geleceği de bu kararla tehlikeye atıldı bence.Öyle bir takım düşünün ki, geçen yıl bir çok hedeften çok çok uzakta ligi tamamlıyor, hemen ertesi sezona onlarca transfer, yeni yönetim, yeni hoca ile başlıyor, parola şampiyonluk değil, fakat yüksek yerlerde ligi bitirebilmek. Derken takım liderliği alıyor tökezlemeden de uzun süre devam ediyor. Fakat kadronun sınırlılığından("sınır" kişi sayısından ibaret değil) doğal bir sonuç olarak ivmesi düşüyor ve lig üçüncülüğüne demir atıyor. Çok büyük aksilikler olmazssa ligi o sırada tamamlayacak, hatta olası ufak çaplı bir mucizede Şampiyonlar Ligi'ne gidecek. Ama onlar yok diyolar biz gaza gelmiştik şampiyon olacaktık... Olursunuz! Bu zihniyetle kaç sene sona olursunuz bilmiyorum ama bu aralar olamayacağınız aşikar.
Şimdi Ersun Hoca'yı kimse göndermedi kendi istifa etti diyenler olabilir. Doğru ama istifa sebebi hocanın kendini başarısız hissetmesidir, bunu hisettiren de yönetim ve taraftar reaksiyonlarıdır. Zaten Trabzon yönetimi istikrardan yana olsaydı Yanal'ın istifası başkanın masasında kalır, ne medya ne halk duymadan aralarında halledilirdi. Başkan veya basın sözcüsü de çıkıp takımın ve hocanın arkasındayız sezon başındaki hedeflerimizden sapmış değiliz derdi(ki gerçekten de sapmadılar). Bugün hocanın yapacağı basın toplantısından muhtemelen bişeyler çıkartacağız. Bu konuyla ilgili.
Ayrıca kimse kalkıp bu takımın forvetsiz oynadığını, orta sahasının olmadığını, beklerinin yetersiz çalıştığını konuşmadı. Bir takımın hücum oyuncusu Umut Bulut, orta sahası Hüseyin Cimşir ise ve bu adamlar sezonun %95'inde kadrodaysa bu takımın şampiyonluk şansından bahsetmek zaten hayal tacirliği olur. Olursun üçüncü gidersin Uefa kupasına, seneye de bir golcü iki sağlam orta saha alırsın, oturur beklersin, nedir ne değildir diye. Yok, olmadı bekleyemediler... Geçmiş olsun.
Ayrıca kimse kalkıp bu takımın forvetsiz oynadığını, orta sahasının olmadığını, beklerinin yetersiz çalıştığını konuşmadı. Bir takımın hücum oyuncusu Umut Bulut, orta sahası Hüseyin Cimşir ise ve bu adamlar sezonun %95'inde kadrodaysa bu takımın şampiyonluk şansından bahsetmek zaten hayal tacirliği olur. Olursun üçüncü gidersin Uefa kupasına, seneye de bir golcü iki sağlam orta saha alırsın, oturur beklersin, nedir ne değildir diye. Yok, olmadı bekleyemediler... Geçmiş olsun.Bundan sonraki süreçte oturup Trabzonspor'u seyredelim bakalım, takım nasıl bir değişime uğrayacak(!). Umarım ellerindeki Uefa şansı da uçup gitmez...
Etiketler:
ersun yanal,
futbol,
trabzonspor,
türkiye süper ligi
23 Nisan 2009 Perşembe
Zarate'yi izliyor musunuz?
Henüz 19 yaşında Apertura gol kralıydı Velez formasıyla. Avrupa'nın abilerinden birine gitmesine kesin gözüyle bakılırken, Katar yine düdüğü çalan oluyordu 20 milyon $ ortaya koyarak. Fakat alışmadık don misali yerini yadırgayarak kiralık listesinde buluverdi kendini. Premier Lig'in, Birmingham City'nin yolunu tuttu. Sezon sonunda küme düşen takımında yarım sezonda 14 maç oynamış ve 4 gol atmıştı. Kiralık sözleşmesi sona eren ve yeni bir macera için İtalya başkentini tutan Zarate Lazio formasını geçirdi sırtına. İlk devre gösterdiği muhteşem performans sonunda yıllık 1.5 milyon euro'dan 5 yıllık sözleşme imzalayarak resmen Laziolu oldu.Son haftalarda formu yükselen takımın, formu zirvedeki ismi Mauro Zarate. Çok kritik gollere imza atıyor. Özellikle Roma ve Juve'ye attığı goller enfesti. Lazio onu elinde tutmakta zorlanacak sanırım. Manchester City şimdiden kesenin ağzını açmış örneğin 22 yaşındaki yıldız için.
Zarate'yi izleyin...
22 Nisan 2009 Çarşamba
Scholes 600.defa...
Paul Scholes... Bugün 600. maçına çıkarak United efsanelerinden biri olmayı garantiliyor. Daha önce Giggs-798, Bobby Charlton-758 ve Bill Foulkes-688, 600+ kulübünün üyeleriydiler, "kulübe dört" dediler Scholes çıkageldi.Alex Ferguson'a göre George Best, Bobby Charlton Duncan Edwards kadar United kulübünün efsanelerinden biri olmayı haketti Scholes. Özellikle de yaşadığı uzun ve ağır sakatlıklardan dem vurarak eğer onlar olmasaydı şu anda Giggs ile birlikte 700'ler kulübüne dahildi diyor. United'in istikrar abidesi ve orta sahasının yükünü yıllardır durdurak bilmeden üstlenen Scholes, Old Trafford ahalisinin ismini duyduklarında ayaklandığı şahıslardan biri artık. Efsane United'li olması için bir sebep daha var. Onu da Ferguson'dan dinleyelim..
"Scholes'un United forması altında geçirdiği yılların hiçbirinde kendisine herhangi bir kulüpten teklif gelmedi. Bunun sebebi ne kötü futbolcu olması ne de çok pahalı olmasıydı. Tek sebebi
herkesin onun United'den asla ayrılmayacağını gayet iyi bilmesiydi"
Gecenin iki adamı
Dün gecenin kaderini etkileyen iki adam vardı iki ayrı maçta, biri kurtaran diğeri yakan.

Andrey Arshavin oynadığı futbolla ve attığı gollerle Anfield'dan başının dik çıkmasını sağladı takımının. Eğer defansları biraz becerikli olsaydı galibiyet için adını anıyor olurduk.

Andrey Arshavin oynadığı futbolla ve attığı gollerle Anfield'dan başının dik çıkmasını sağladı takımının. Eğer defansları biraz becerikli olsaydı galibiyet için adını anıyor olurduk.
Diğeri isim de Getafeli Casquero. Penaltıyı almışssın Pepe'yi attırmışssın, yani görevini zaten yapmışssın, artık dakika 90, gol atılıp maç kazanılacak. Bırak penaltıyı da başkası atsın, üstüste o kadar önemli vakadan sonra, psikoloji ağır gelir. Nitekim öyle oldu saçma sapan bir penaltı attı, Panenka vuruşu yapmaya çalışırken. Yavaş giden topu Casillas öle rahat aldı ki bir de hızlı atak başlattı... Hem rakibi gaza getirdin, hem kendi takımını yıktın olmadı
Pepe'nin futbol anlayışı.


Ben aslında severdim Pepe'yi, stoperliğe mazhar olacak derecede iyi futbolcuydu. Ne olduysa son zamanlarda oldu, sevgim yavaş yavaş nötrleşirken dün akşam yukardaki görüntülerden sonra direkt (-) ye düştü. Sen adamı zaten ceza sahasında ittirip düşürmüşün, topla uzaktan yakından alakan kalmamış, tekme üzerine tekme atıyorsun yerdeki adama, bir diğerine yumruğu sallıyorsun, sonra gidip özür dilemeye kalkıyorsun vs. Resmen rezillik görüntülerdi. Pepe 4-5 maç ceza alır, Real'de kendisi için bir alternetif düşünür sanırım.Higuain'in müritleri
Real dün gece La Liga'ya veda etmek üzereyken Higuen'in kollarına sarılıp bir kez daha hayata döndü. İnanılmaz bir maçtı gerçekten de. Liverpool-Arsenal maçıyla çakışması yüzünden 10 dakkada zap manyağı olsak da etkileyiciydi. Guti'nin enfes golü, Getafe'nin kaçan penaltısı, Pepe'nin dehşet kırmızı kartı... Sonuç olarak Real 3 puana muvaffak oldu. Bu sezon kör topal Barcelona'yı takip etmeye devam ediyorlar. Fakat bu teker 2 hafta sonra Barnebau'da patlar. Real artık hesabı kitabı önümüzdeki sene için yapsın, ama bu Higuain'i hesabın dışında hiç tutmasın.
Anfield sustu seni dinliyor! 4-4
Andrey Arshavin, Euro 2008'in yıldızı yaftasıyla gelmişti Londra'ya. Her nedense Wenger gereken miktarda görev vermedi kendisine. Özellikle Chelsea ile oynanan F.A Cup mücadelesinde sahada zor yürüyen Van Persie'ye o kadar tahammül edebilmesi ve Arshavin'i son bölümlerde oyuna dahil etmesi göze batmıştı.Dün bu yanlıştan döndü Fransız ve Arshavin'i 11'de oynattı, o da gereğini yaparak Anfield ağlarını tam dört defa sarstı. Bu dakikadan sonra kendisinin 11'de yeri kesin gibi, hoş Wenger bu değişik kararların adamı ama kendisi de maçtan sonra Arshavin gerçeğini itiraf etti.
Ve Liverpool... Son bir şansları kaldı umut tazelemek için; Portsmouth'un bugün United'den puan alması. Eğer bu gerçekleşmezsse muhtemelen havlu atacaklar lige ve Benitez bir defa daha kırmızı sevenleri karanlığa gömecek. Fakat bakıyorum hala iyi mücadele ettik, savaşçı olmamız umut verici falan demiş... Arkadaş lig bitti bitecek, umut verecek olan şeylerin sana bir faydası yok! O defansın hali içler acısı, elini kolunu sallaya sallaya girdi rakip içeriye, bir takımın hücumu ile defansı arasında uçurumlar seviyesinde fark nasıl olur anlamak mümkün değil.
Bir parantez de Javier Mascherano'ya Arjantin Milli takım oyuncusunun yapmayacağı hataları yapıyor, hele Arsenal'in ilk golünde tam bir hayal kırıklığı idi.
21 Nisan 2009 Salı
Serie A nerde, hani nerde?
Bazı yazılarımı yazarken gözümün gördüklerinden yola çıkmaya çalışıyorum, bazılarını ise yaşımızın ermemesinden mütevellit duyduklarımdan. Zira efsaneleri büyüklerden bol bol dinlemişliğimiz vaki...Inter'in hafta sonu (bence) şampiyonluğunu ilan etmesiyle biraz hayal kırıklığı, biraz da üzüntü duydum açıkçası. Üzüntümün sebebi Inter'in şampiyonluğu değil (ha Mourinho'dan haz etmem o ayrı) Serie A'nın düştüğü bu zavallı görünüm ve benim de Premier Lig manyağı gençlere anlatabilecek kadar Lega Calcio efsanesi tecrübemin oluşmuş olması.
Evet belki nerdeee o eski günler diyecek kadar eski değil ama, milenyumun hemen öncesindeki 15 yıllık dilime dayanan bir hikaye Serie-A hikayesi. Trt-3'ün Avrupa'dan futbol jeneriğinde atılan rövaşataların birinin direğe diğerini ağlara gitmesini ve o jeneriğin müziğini hatırlayanlar bu yazıya daha kolay muvaffak olacaklardır.
Açık konuşmalıyım ilk hatırladığım efsane İtalyan takımı Maradona'lı Napoli idi. Aklımda daha ziyade kazandıkları Uefa kupası var Stadio San Paolo'da, hani o kupadan 1 yıl sonra Arjantin-İtalya maçına evsahipliği yapıp Çizme'yi ikiye bölen stat... Konu dışına çıkmadan devam edelim, Napoli sevgimiz Maradona'dan mütevellit iken Alemao, Careca, Ciro Ferrara ve De Napoli'yi asla unutmuyoruz. Müthiş kadro Milan'la girdiği amasız yarışı son haftalara kadar taşıyıp şampiyon oluyor. Napoli tarihinin en önemli günü sanırsam.
Hemen 90'ları başındaysa hayatımıza kolay kolay çıkmayacak Milan efsanesi girmekte. Gullit, Van Basten ve Rijkaard'lı kadroyu anlatmaya gerek yok, zira yemedikleri halt kalmadı Avrupa sathında... 90'ların ortasında ise yıldızlar topluluğu Juventus'un hegemonyası var hem Serie-A'da hem Avrupa kupalarında. Yine bu dönemin az biraz ötesine denk gelen bir Parma kadrosu var ki bugün Serie B'de olmasına ağıt yaktıracak cinsten: Sağ baştan sayarsak, Buffon, Benarrivo, Cannavaro, Fiore, Chiesa, Dino Baggio, Zola, Crespo, Sensini, Thuram, Veron ve Asprilla gibi yakın tarihin büyük yıldızlarını barındıran bir takımdı, bir Uefa kupası kazandılar bir Serie A şampiyonluğu kaybettiler kılpayı Juventus'a...
Belli takım ve belli kadrolarla sınırlandırmaktansa 90'lı yıllardaki genel görünüme baktığımızda İtalya ligi tüm yıldızların toplandığı yegane mecra idi. Ünlenen ya da ünlenmeye namzet her oyuncunun adı Serie A üyeleriyle geçerdi. Milan'dan Juve'den topçu almak kolay olmadığı gibi İtalyan futbolcular asla ülke dışına çıkmazlardı. 1994 Dünya Kupası kadrosunda yanlış hatırlamıyorsam İtalya dışında oynayan oyuncuları yoktu.

Avrupa kupalarına 10 yıl boyunca vurulan damga ise istatistikleri yerle bir edecek cinstendi. 1990-2000 yılları arasında oynanan toplam 10 Şampiyonlar Ligi finalinin 8'inde boy gösteren İtalyan kulüpleri bunların 4'ünde şampiyonluk yaşadılar. Uefa kupasında ise Avrupa kupasından ziyade Serie A mücadelesi vardı. 10 finalin 9'unda İtalyanlar boy gösterirken bu finalleri 4'ünde ise iki İtalyan takımı mücadele etti, muhtemelen yakalanması imkansıza yakın olan bu istatistiğe sahip Seria A, La Liga'yı özellikle de günümüz süper gücü Premier Lig'i çok çok geride bırakmıştı.
Bu süre zarfındaki lig mücadeleleri de dikkat çekici, 10 yıl boyunca 6 ayrı takımın(Napoli, Sampdoria, Milan, Juventus, Roma, Lazio) şampiyonluğuyla sonlanırken birçoğu da mücadeleyi son ana kadar sürdürmüş...
İşte o Serie A'dan bugünlere geldiğimizde yaşanılan bu menfii değişim, hem soru işaretleri hem de özlemle karışık hüzün yaratıyor üzerimizde. Aslında soru işaretlerinin cevapları çok zor değil, alaturka futbol tarzı benimseniyor İtalya'da, fakat belki hiç bi yerde karşılaşmadıkları derecede ciddi yaptırımlarla karşılaşıyor bu alaturka hareketler. Koca Juve 2. lige düşürülüyor. Milan'dan 10 puan siliniyor vs...
Meydan da haliyle Inter'e kalıyor, şampiyonluğu tekele alıyorlar, hatta haftalar önceden ilan edecek derecede de tad tuz bırakmıyorlar ağzımızda. Milan ve Juve'nin eksiliğinden faydalanabilecek başka delikanlı da çıkamıyor maalesef. Avrupa kupalarında baharı gören 2-3 takım da havluyu bırakıveriyor Premier Lig çocuklarının yanına. Elbette tek sebep bunlar değil, İngiltere ve İspanya'nın akıl almaz gelişimi de müşkül eden sebeplerden Serie A severleri.
Tüm bu nedenleri alt alta koyduğumuzda geriye çökmüş bir lig kaldı... Ne olursa olsun ben önümüzdeki sezonlardan bir nebze daha umutluyum, Milan ve Juve'nin sağlam atılımlarla Inter'i yakalayacağını Roma, Lazio, Genoa gibi takımların da bu üçlüye kafa tutacaklarını hissediyorum, en azından temenni ediyorum. Seria A ruhu geri gelsin!
20 Nisan 2009 Pazartesi
Olympique de Marseille.
Bilenler bilir futbolda Fransa'nın babası Marsilya'dır. Şehirin potansiyeli olsun, takımın tarihi olsun, taraftarın-stadın güzelliği olsun, biraz daha futbol minvalli bir şehir haline getirir orayı. Akranlarım çok iyi hatırlayacaktır Şampiyonlar Ligi kazanan kadroyu, Basile Boli'nin(sahi ne yapar o?) Milan'a attığı unutulmaz kafayı, Bernard Tapie denen kimine göre efsane kimine göre öff-sane(Yiğiter Uluğ'a sevgiler) dönemini vs...

İşte o zamandan beri ligde şampiyonluğa ulaşamıyor Marsilya. Lyon hegemonyası altında ezildikçe ezildiler. Her yıl yeşeren umutlar sezon sonunda sönerken, geçen hafta ele geçirilen liderlik bu Mayıs ayının biraz daha aydınlık olacağını habercisi sanki. Bordeaux ve Lyon ile giriştikleri yarışın son artık son 6 haftası ve fikstür olarak çok da zor maçları yok Marsilya'nın. Sadece 36. hafta bir Lyon maçı oyanayacaklar ki, 7 yıllık Lyon egemenliğinin yıkılacağı maç olabilir o maç... Bekliyoruz ve istiyoruz...
DROIT AU BUT!
19 Nisan 2009 Pazar
Pre-match drink
Beşiktaş-Bursaspor Dün alınan sonuçlardan sonra tam haftanın maçı moduna girdi bu karşılaşma. Hafta içi il güvenlik kurulundan çıkan Bursaspor taraftarlarının maça gelemeyeceği kararı sakinleşmiş olan Bursa-Beşiktaş gündemini yeniden gerdi. Bursaspor taraftarları-yönetimi açıklamalar yaptı, takımın taraftar için oynayacağı söylendi vs.
Beşiktaş içinse muhtemelen dönüm maçlarından biri. Zira bu maç kazanıldığı takdirde liderlik koltuğunu devralacaklar, bu psikoloji çok önemli Beşiktaş için çünkü son birkaç yıldır bu haftalara kadar iddialı gelip devrilen kamyon, bu hafta alınacak galibiyetle sımsıkı yapışacak otobana. Çıkış gişelerine de az kaldı...
Maç büyük ihtimalle Bursaspor'un gol yememe taktiği üzerine yoğunlaşacak. Zira Ertuğrul Sağlam'ın bu oyun mantalitesini sevdiğini çok iyi biliyoruz. Beşiktaş ilk dakikalarda bulacağı golle farklı bir galibiyete gidebilir. Fakat tam tersi de taraftarı önünde strese sokacaktır Beşiktaş'ı. Her halukarda gergin ve az gollü bir maç bekliyorum.
Inter ŞAMPİY...

Şampiyonluğu mantık olarak yakalamış ama matematiksel olarak hala olamayabilecek takımlar için eski yıllarda alışageldiğimiz bir başlıktı bu. Aslında Inter az daha sıksa matematiksel olarak da koparacak olayı yakın zamanda. Fakat mantık olarak artık ligi bitirdiler. 18'lik Süper Mario'nun golü Juve deplasmanından 1 puanla dönemelerini sağladı. Aslında 3 puandan oldular demek daha mantıklı ya, her neyse sonuç olarak Inter Torino'da yenilmeyerek artık şampiyon gibi...
Peki efsane Serie A'nın bu derece tatsız ve de tuzsuz bi hale gelmesinin sebebi nedir? Bu ayrı bir yazı konusu olmaz mı? Olur, sadece bunun için bir yazı yazacağım, biz 4-5 takımla şampiyonluk mücadelelesi verilen Serie A'yı özledik...
Futbol pazarı
18 Nisan 2009 Cumartesi
Gümbür Gümbür!
1930'lu yıllarda bugünlerde kaplumbağa tabir ettiğimiz ilk Volkswagen otomobillerinin fabrika işçileri tarafından kurulan Wolfsburg, adım adım Bundesliga şampiyonluğuna koşuyor. Bugün Leverkusen karşısında üstüste aldığı 10. galibiyet ile son 6 haftaya Bayern'in 3 puan önünde girdi. Oyuncularının Saddam lakabı taktığı Felix Magath halen temkinli konuşmaya devam ediyor ve ligi ilk beşte bitirebilmek bizim için başarıdır diyor. Zira Wolves'un en iyi derecesi bugüne kadar 5.lik idi. Bu sezon bu rekoru kırmayı neredeyse garantilediler, fakat Magath ne derse desin, tüm takım tek bir hedefe kilitlenmiş durumda...
Kanlı tango; El Superclasico
Ulusların coğrafik, ekonomik ve sosyo kültürel özellikleri, yaşamlarının her alanında davranış ve yaşayış biçimlerini etkiler. İnsanlar ait oldukları toplumların koşullarına uymak zorundadırlar. Bir ulus için çok önemli olan bir olgu diğer biri için önemsiz veya sıradan olabilir...İşte futbol kavramı bunlara en güzel örneklerden biridir. Dünya nüfusunun % 80’nini yakından ilgilendiren bu spor olayı, bazı toplumlarda çok farklı algılanmaktadır. Kimi ülkeler sadece hobi olarak bakar, kimisi taraftar olarak hafta sonlarını stadyumlarda geçirir. Kimilerinde ise 365 gün 24 saat etkisinden kurtulunmayan kurtulmak istenmeyen, yenen yemek, atılan adım, alınan nefes gibi bir yaşam biçimidir. Tıpkı Amerika’nın güneyindeki çılgın futbol ülkesi Arjantin’de olduğu gibi.
Güçsüz ekonominin, güçlü ülkelerin kıskacında eridiği bir ülkedir Arjantin. Halkın büyük bölümünün sefalet içinde maddi zorluklarla mücadele etmesi, zengin fakir farkının uçurumlar kadar büyümesi, insanların sosyal hayatlarını mutsuz geçirmesini sağlamıştır. Mutlu olabilmek için aranan neden stadyumlarda bulunmuştur. Özdeşleştikleri takımlarıyla beraber hareket etmeye başlar insanlar, hayatlarında hiç olmadıkları kadar başarılı ve mutlu hissederler kendilerini takımlarının bir galibiyetinden sonra...
Koca Arjantin’in futbol kalbi Buenos Aires’te atmaktadır, nitekim ülkenin en büyük ve nüfusun çoğunluğunu kendine aşık eden iki kulübü burada yaşar. La Boca ve Nunez semtlerinin ev sahipliği yaptığı kulüpler Arjantin sınırlarını aşan bir rekabeti filizlendirirler. Boca Juniors ve River Plate, ölümle yaşam arasındaki ince çizgi. Futbolun yarattığı duygu harikası. Birbirlerini yendikleri takdirde, taraftarlarını bir sonraki randevuya kadar, Amerikalı petrol milyonerinden daha güçlü hissetmesini, daha ukala olabilmesini sağlayacak kadar manevi gücü olan bir olgu...
1901 yılının Mayıs ayında La Boca semtinde, beklenin aksine gözlerini dünyaya açan ilk kulüp River Plate olmuş. İsmi Uruguay Arjantin sınırını oluşturan Rio De la Plata’nın İngilizce’ye çevrilmesinden oluşuyordu. 1923 yılında La Boca semtini terk ederek şehrin kuzeyine Nunez’e taşındılar, bu yıllarda yaptıkları bazı transferlerde altınla ödeme yapmaları onlara “Los millonairos” (milyonerler) lakabının takılmasını sağladı. Forma rengi ilk kurulduklarında düz beyazdı ancak maç yaptıkları diğer beyaz takımlardan ayrılmak adına formalarının önüne çapraz kırmızı çizgi çekerek günümüzde halen kullandıkları formaya kavuştular.
1901 yılının Mayıs ayında La Boca semtinde, beklenin aksine gözlerini dünyaya açan ilk kulüp River Plate olmuş. İsmi Uruguay Arjantin sınırını oluşturan Rio De la Plata’nın İngilizce’ye çevrilmesinden oluşuyordu. 1923 yılında La Boca semtini terk ederek şehrin kuzeyine Nunez’e taşındılar, bu yıllarda yaptıkları bazı transferlerde altınla ödeme yapmaları onlara “Los millonairos” (milyonerler) lakabının takılmasını sağladı. Forma rengi ilk kurulduklarında düz beyazdı ancak maç yaptıkları diğer beyaz takımlardan ayrılmak adına formalarının önüne çapraz kırmızı çizgi çekerek günümüzde halen kullandıkları formaya kavuştular.
Gelelim ezeli rakip Boca’ya, 1905 yılında kurulan ekibin kurucuları İngiliz İtalyan ve Arjantin’li gençlerin bulunduğu çok uluslu bir grup. Özellikle gruptaki İtalyan’ların Cenova kökenli olması sebebiyle Boca, “Xeneize” yani Cenovalı’lar lakabını almış. Takımın renklerini belirlemek de zorluk çeken bu grup limana gelecek ilk geminin bayrağındaki renkleri takımın renkleri yapmaya karar vermişler. Limana gelen ilk gemi bir İsveç gemisiymiş ve Kulübün renkleri de Mavi-Sarı olmuş böylelikle...

Ezeli rekabetin ilk tohumlarını atan olay River’ın Nunez semtine taşınmasıdır. La Boca’nın kenar bir semt olması dolayısıyla, milyonerler lakabını haketmek için semt değiştirir Riverlı’lar. Bu zaten sosyal patlamanın çok yakın olduğu ülkede, zengin fakir ayrımı yapıldığı iddasıyla ayağa kaldırır fakir Boca’yı, bir düşman gibi bilenirler River’a. Buna karşılık River artık zengin takımıdır küçümser Boca’yı bulundukları fakir mahalleden dolayı... Pis koktuklarını ima ederek “Bosteros” ya da Les Puercos(Domuzlar) lakabını takarlar Boca’ya. Savaş başlamıştır. River taraftarı uzunca bir süre La Boca civarına uğrayamaz bu da River’ın “Gallinas” yani tavuk ismini almasına sebep olur ( Beşiktaş’lı taraftarların Fenerbahçe’lilere açtırdığı “Cobarde Gallina Ortega” pankartı River’lı Ortega’ya, Boca’yı ve Arjantin’i yeterince hatırlatmıştı.)
Zenginle fakirin mücadelesi derler bu derbi için. Ama milyonlarca taraftarı olan iki kulüp için zengin fakir ayrımı yapmak sadece popülistlik olur. Bunu söyleyenlere, fakir Boca’nın milyoner başkanını ve ya Zengin River’ın Los Borrachos del tablon grubuna ait taraftarlarını göstermek gereken cevabı verecektir...
Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.
Maçtan günler önce maçla ilgili haberler çıkmaya başlar medyada, her dakika her saniye olabilecek herşey mercek altına alınır. Ülkenin çok az bir bölümü o hafta maç olduğunu bilmez. Dünya’nın en güzel oyunun, en sıcak saatleri mavi sarı ve kırmızı beyaz renklerle El Monumental’de ya da Çikolata kutusu La Bombonera’da yaşanır. Maça haftalar kala başlar taraftar hazırlıklara, amaç takımı deplasmanda en iyi şekilde temsil edebilmek rakibinin sahasında boy gösterebilmektir...
Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.
Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu.
Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.
Tribünler saatler öncesinden dolar. Bu ülkede 1978’den beri görmeye alıştığımız muhteşem konfeti yağmuru her maçta ziyafet çeker gözlerimize. Yapmak istenilen yegane şey rakipten fazla gürültü yapmaktır. Hele rakip sahadaysanız ve deplasmanda ev sahibinden fazla ses çıkardıysanız bu bir maç galibiyeti kadar önemlidir El Superclassico’da. Diğer latin ve latin kökenli ülkelerde olduğu gibi burada da Classico diye geçer derbinin adı. Ama diğerleri ne kadar uğraşsalar da sadece isimleri benzer bu derbiye, aynı ateşi yakalamak zordur. Çokca zaman bizim medyamız da benzetmiştir iki büyük kulübümüzün rekabetini bu derbiye... Fakat yakından bakınca anlarız öyle olmadığını. Reaksiyon olarak olmasa da, mental olarak üçüncü büyüğümüze yakındırlar...
Zenginle fakirin mücadelesi derler bu derbi için. Ama milyonlarca taraftarı olan iki kulüp için zengin fakir ayrımı yapmak sadece popülistlik olur. Bunu söyleyenlere, fakir Boca’nın milyoner başkanını ve ya Zengin River’ın Los Borrachos del tablon grubuna ait taraftarlarını göstermek gereken cevabı verecektir...
Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.Maçtan günler önce maçla ilgili haberler çıkmaya başlar medyada, her dakika her saniye olabilecek herşey mercek altına alınır. Ülkenin çok az bir bölümü o hafta maç olduğunu bilmez. Dünya’nın en güzel oyunun, en sıcak saatleri mavi sarı ve kırmızı beyaz renklerle El Monumental’de ya da Çikolata kutusu La Bombonera’da yaşanır. Maça haftalar kala başlar taraftar hazırlıklara, amaç takımı deplasmanda en iyi şekilde temsil edebilmek rakibinin sahasında boy gösterebilmektir...
Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.
Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu.
Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.Tribünler saatler öncesinden dolar. Bu ülkede 1978’den beri görmeye alıştığımız muhteşem konfeti yağmuru her maçta ziyafet çeker gözlerimize. Yapmak istenilen yegane şey rakipten fazla gürültü yapmaktır. Hele rakip sahadaysanız ve deplasmanda ev sahibinden fazla ses çıkardıysanız bu bir maç galibiyeti kadar önemlidir El Superclassico’da. Diğer latin ve latin kökenli ülkelerde olduğu gibi burada da Classico diye geçer derbinin adı. Ama diğerleri ne kadar uğraşsalar da sadece isimleri benzer bu derbiye, aynı ateşi yakalamak zordur. Çokca zaman bizim medyamız da benzetmiştir iki büyük kulübümüzün rekabetini bu derbiye... Fakat yakından bakınca anlarız öyle olmadığını. Reaksiyon olarak olmasa da, mental olarak üçüncü büyüğümüze yakındırlar...
Boca ile River elmanın iki yarısıdır, biri ekşiyse diğeri tatlı ama hiç bir zaman aynı olmayan. Sadece stadyumlarda değil sosyal yaşamın her anında karşı karşıya gelir ikilinin sevenleri. Yolda karşılaşıldığında ters ters bakılır. Otobüste yakın oturulmaz, çocuğunu Boca’lı öğretmen ve öğrencinin en az olduğu okulda okutmak tercih sebebidir River’lı baba için. Hayatlarının her alanına girer rekabet, giydikleri kıyafetlerinden, içtikleri içeceklere kadar. Boca taraftarı Adidas ürünü giymez Coca Cola içmez. Bir River’lının Pepsi içmeyip Nike giymeyeceği gibi. Çünkü onlar rakiplerinin ürünleridir. Kullanmak futbol dininde günahdır. Aynı dini aynı mezhebi paylaşmalarına rağmen farklı kiliselerde ibadet ederler. Kent merkezindeki bir kilisenin papazının açıklamaları ilginçtir. Maçtan önce River ve Boca taraftarı ayrı ayrı kiliseyi ziyaret ederek takımlarının kazanması için dua ederler. Papaza göre, ikisinin birlikte kazanması mümkün olmadığı için, tanrı hangisini tutuyorsa ona kazandıracaktır. Herkes gidince papaz da tanrının Boca’yı tutuyor olması için dua etmeye başlar... Boca taraftarları öldüğünde kendi taraftar mezarlığına gömülür. Dünya’da sigarası, şarabı, kalemi, iççamaşırı olan kulüpler vardır ama mezarlığı olan tek kulüp Boca Juniors’tur. Kulüp yönetiminin bunu, öldükten sonra küllerinin La Bombonera’ya serpilmesini isteyen taraftarlardan kurtulmak için yaptığı söylenmektedir.
Bu kadar büyük kulüp olmak, en azından olduğunu iddia etmek ispata zorlar tarafları, neden büyüklerdir? Bu soruya yanıt vermek çok basittir. Dünya futboluna hediye edilmiş en büyük yıldızlar bu iki kulübün rahle-i tedrisinden geçmiştir. Boca; Maradona ile herzaman öndedir, Dünya’nın en iyi futbolcusunu bünyesinden çıkarmak kolay kolay başedilecek bir durum değildir. Hele ki o en fanatik taraftarlarınızdan biriyse. Diego Maradona her maç La Bombonera’da alır yerini. Bitmek tükenmek bilmeyen Boca sevgisini bütün tezahüratlara eşlik ederek gösterir. Buna karşılık River’ın Di Stefano’su vardır, oynadığı yıllarda Dünya’nın en iyi oyuncuları arasındadır. Ama yetenek fabrikasında üretim hiç durmaz. Veron, Martin Palermo, Riquelme ve Tevez Boca’da yetişen onlarca yıldız’dan sadece bir kaçıdır. Buna karşılık River; Saviola, Aimar, Salas, Crespo gibi süperstarları sunmuştur futbol sahnesine. İki kulübün tek ortak noktası vardır, ve bir türlü paylaşılamaz. Arjantin’in “Comandante”si Ernesto Che Guevara, iki düşmanın ortak düşünmesini sağlayan tek unsurdur Dünya üzerinde. River “Maradona olabilirsiniz ama Che asla” pankartını çok sever. Boca ise her pankartını onun resimleriyle süsler.
Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...
Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...
Tribünde ve sahada rekabetin en uç örneklerini verir bu ikili. Her zaman birbirlerinin yok olmasını dilerler tanrıdan. Ama tango, salt bir Arjantin dansı değildir. Tango bir rekabettir. partnerlerin, ayakların ve figürlerin rekabeti. Tango tek başına olmaz, mutlaka bir eşiniz olmalıdır. Bu yüzden River ve Boca her ne kadar birbirlerini hiç sevmeseler de bu en tutkulu tangoyu yalnız başlarına asla yapamazlar... 17 Nisan 2009 Cuma
Kızılyıldız çöküyor!
1991 yılıydı, yaşıtım çoğu kişi dün gibi hatırlayacaktır o efsaneyi. Yarı finalde Bayern'e atılmış o muazzam frikik golünü, sahayı baştan başa koşup tribüne çıkan Sinisa Mihajlovic'i ve muhteşem futbol oynayan Kızılyıldız takımını. Dönemin Dünya Kupası çeyrek finalisti Yugoslavya Milli Takımı'nın iskeletiydiler, kimler yoktu ki kadroda; Vladimir Jugovic, Sinisa Mihajlovic, Robert Prosinecki, Dejan Savicevic ve Darko Pancev. Daha sonralaır büyük takımların büyük yıldızları olan isimler.Balkanların üzerine kara bulut gibi çöken o insanlık dışı savaş, Yugoslavya'yı dağıttığı gibi rüya takımımızı da dağıtmıştı. Üstüne bir de savaş suçlularının takımını damgası yiyince iyiden iyiye gözden düştü Kızılyıldız. Fakat ben hiç unutmadım, her Kızılyıldız dendiğinde aklıma Mihajlovic'in o uzun kıvırcık saçlarıyla koşuşu ve o takım geldi.
Şimdilerde o efsane Kızılyıldız maddi yetersizliklerden çökme noktasında. Futbolcularına bırakın transfer taksidi ödemeyi, onlar için kiraladıkları evlerin kirasını ödeyemeyecek durumdalar. Kulüp tarihindeki en kötü dönemini yaşıyor, yabancı futbolcular pılı pırtı toplayıp ayrılmak üzereler vs. vs.
Bütün bunların üzerine ezeli rakip Partizan'a 2-0 yenilmek, 14 puan geri düşmek, Delije'nin stadı yangın yerine çevirmesi ve gelecek cezalar... Parasızlığın etkisi her yere sirayet etmiş maalesef.
Borç yaklaşık 30 milyon Euro. Aslında büyük bir miktar gibi görünmüyor ama Sırbistan'da bu para bir kulüp için sağlam kapital demek.
Benim içim cız etti duyunca, param olsa çıkarıp veririm kulüp yönetimini de alırım. Hayal kurmak güzel ama benim aklıma gelen bu fikir parası olan birinin illa aklına gelecektir ve kurtaracaktır koca takımı.
Seversiniz sevmezssiniz bilmem ama en azından 1991 hatırına üzülmek gerekir Kızılyıldız'a...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


18.00 Hertha Berlin-Werder Bremen
20.00 Beşiktaş-Bursaspor