
Malum derbiler haftası bu hafta, Sampdoria -Genoa, Barça Real, Partizan -Kızılyıldız, Sporting- Benfica ve Liverpool -Everton. Bu kadar çok derbi bir hafta sonuna sığışınca iştahımız kabarıyor açıkçası. Sampdoria-Genoa'yı daha önce yayınlamıştım blog'da şimdi de Merseyside'ı ekliyorum. Hafta içi de , Portekiz ve Sırbistan derbilerini ekleyeceğim.. Buyrun ;
Yağmurlar, asalet, geleneksellik, kraliçe ve futbol... Bunlar Britanya’nın ismi anıldığında ilk aklımıza gelen kavramlar. Bizim işimiz sonucusu, yani futbolla. Yeşil sahanın meşin yuvarlakla tanıştığı, birbirlerine çarpıldıkları, aşkın doğduğu ülkenin toprakları... Dillere pelesenk olmuş “Futbolun beşiği” deyişinin başaktörü olan İngiltere ve onun her semti, her mahallesi, her sokağı, buram buram futbol kokan liman kenti Liverpool... Bu kenti sevmek için birçok neden var elimizde ama futbol tutkunu olmak yeterli şimdilik... Bu küçük kentten çıkıp Dünya futboluna damga vurmuş 115 yıllık bir rekabetin terazisine konmuş iki takım, Mersey nehrinin iki yakasına dağılmış mavinin ve kızılın yani F.C Liverpool ve Everton F.C’nin tarih boyunca birlikteliğinin öyküsü bizimkisi...
Fakat bu öyküde derbi portrelerinde alışageldiğimiz şiddet ve nefret yok. Aynı şehirde beraber yaşayabilen birbirlerinin yokolmasını istemeyen, ama rekabet ortamını sonuna kadar soluyan, solumayı seven ve renklerine taparcasına aşık iki kulüp var sadece... Öykü savaşın öyküsü olmadığına göre rekabetin miladı da spesifik bir olay değil bu kulüplerin doğumu olacaktır elbette.
1872 yılında bir protestan kilisesi olan St. Domingo tarafından kuruldu “St.Domingo Football Clup”... Kriket ve futbol etkinlikleri yapıyorlardı ilk yıllarında. Kuruluşundan tam bir yıl sonra, kilise dışı insanların da katılımıyla, bir semt adı olan Everton’un ismiyle yer değiştirdi ve “Everton FC” olarak geldi günümüze kadar.... 1888 yılında kurulan, İngiltere tarihindeki ilk resmi ligin kurucusu kulüpler içerisinde yer aldı ve iki yıl sonra da o ligin şampiyonu oldu. Bu yıllarda maçlarını Anfield Road’daki çitlerle çevrili alanda yapıyordu maviler. Liverpool’da kayıtlı olan onlarca futbol takımı vardı ama sadece Everton binleri topluyordu o çitlerin etrafına. Erken gelen şampiyonlukla birlikte Liverpool halkı iyiden iyiye sahiplendi takımları Everton’u...
1892 yılı Everton tarihi açısından belki de en önemli yıldı. Kentin ünlü bira imalatçısı ve Everton’un başkanı John Houlding aynı zamanda mavilerin maç yaptığı Anfield Road’daki sahanın sahibiydi. Tamamen ticari bir zihniyete sahip olan Houlding şampiyonluktan hemen sonraki yıl kulübün kullandığı sahanın kirasını artırmak isteyince, toplanan kongre bu zammı kabul etmiyor ve terk ediyordu Anfield Road’u. Bu duruma sinirlenen Houlding sahibi olduğu sahada oynatabilmek amacıyla bir takım kurmaya karar verdi. Ancak İngiltere futbol federasyonu “F.A” Everton isimli bir takımı daha kabul etmeyeceğini belirtince başka bir arayışa yöneldi Houlding... Mavilerin yakaladığı tüm başarıları ve popülariteyi yakalayacağı umuduyla Anfield’in yeni sahibini “Kızıllar” yani F.C Liverpool’u sundu futbol sahnesine. İşte bu noktada, futbola ticari bakışı yüzünden o dönemde fütursuzca eleştirilen ve kenti ikiye bölmekle suçlanan Houlding’in aslında İngiltere spor tarihine nasıl bir hizmette bulunduğunun altını kalınca çizmek gerekli...
Liverpool F.C 15 Mart 1892 yılında futbol sahnesindeki yerini resmen almış oldu. Everton’un ayrılışı sonrasında sadece üç oyuncu Houlding’in yanında kalmıştı dolayısıyla takımı toparlayacak oyunculara daha da önemlisi bir antrenöre ihtiyacı vardı. Bu açığını John Mckenna ile anlaşarak kapattı ve İskoçya’dan on üç profesyonel futbolcu getirildi... İlk yıllında Lancashire ligi denilen yerel bir ligde şampiyon olan kızılllar, böylelikle ikinci profesyonel lige adım attılar. Ama birinci lige ve komşuları Everton’un yanına gidebilmek için sabırsızlardı. İkinci ligde yenilgisiz şampiyon olduklarında artık tüm ülke Liverpool futbol takımının ismini biliyordu...

1891’deki şampiyonluktan sonra evinden kovulan Everton bunun acısını çıkarmak için çok uzun beklememişti. 1895 yılında Everton’un evi Goodison Park’da tarihlerinin ilk maçını oynamak için buluştu maviler ve kızıllar. Rekabet anlamında çok ilgi çekti bu maç, Anfield’den kovulanla kovanın maçı olarak adlandırıldı halk arasında ve kovulanın 3-0 üstünlüğüyle bitti... Bu kovulma hikayesi sayesinde büyük puan toplamıştı Everton. İnsanoğlunun ezileni sahiplenme içgüdüsü halkın büyük çoğunluğunu onların safına çekmişti...
Evet Houlding’in stad kiralama hikayesi kentin iki takımını karşı karşıya getirmişti, ama başka bir ülkede olsa rahatlıkla kan davası sayılacak, uzun yıllar birbirini yoketme uğraşısı içine girecek iki düşman yaratacak, stadları savaş alanına çevirecek “ezilmişle-ezen” olgusunu su yüzüne çıkaracaktı... Liverpool’da ise sadece futbol rekabeti olarak kalıyordu. Rekabeti yaratan mitlerin çıkış noktası “Houlding” olayıyla sınırlı değildi. Uzunca süre, zihinleri meşgul eden ve doğruluğu-yanlışlığı tartışılan, birçok kaynakta farklı yorumları ve sonuçları olan bir durum vardı iki kulüp arasında. Adanın kuzeyinde Glasgow’da vuku bulan rekabet ortamının benzerinin Merseyside’a bulaştığı, kilisenin ve mezheplerin iki kulübü ayırdığı, ıspatlanamasa da çokça konuşulan bir durumdu. Everton’un Protestan bir kilise tarafında kurulmuş olması ve uzunca süre kilise papazlarının etkisinde kalması, oyuncuların kiliseden olması onlara “Protestan Kulübü” payesini verdi... Buna karşılık F.C Liverpool’un ilk yılında anlaştığı 13 İskoç oyuncunun tamamının katolik olması da bu iddayı güçlendirdi, fakat sonraki yıllarda buna benzer veya bunu destekleyen somut bir adım hiç bir zaman atılmadı. İki kulüpte hem protestan hem katolik oyunculara ve taraftarlara sahip oldu... Bu da kanıtlanamamış bir bahis olarak yerini aldı derbi sayfalarında...
Dönelim kızılların, o zamanın “Premier ligi” olan birinci lig macerasına. İlk yıllarında çaylaklığın verdiği çekingenlikle lige soğuk bir başlangıç yapsalar da önce 1898 yılında Everton’dan rövanşı alıp daha sonra 1901 yılında ilk lig şampiyonluklarını kazandılar. Everton ise 1915 yılına kadar bekleyip ikinci defa şampiyonluk tacını taktı. Kazandığı bu şampiyonluktan sonra, armasına kulüp felsefesi olarak kabul ettikleri Latince “Nil Satis Nisi Optimum” (Sadece en iyi yeterince iyidir) yazdırdılar ve bunu kulüp tarihleri için bir milat kabul ettiler. Mersey’in mavileri kuruluş gününden yana şehirin daha çok sevilen ve taraftar sayısı daha çok olan takımıydı. Goodison park hemen her maç dolu tribünlere ev sahipliği yapıyordu...

1959 yılı kızıllar için doğan güneşin habercisiydi... O yıl antrenör olarak yeni göreve gelen kişi, kızılların bu gün Avrupa’nın en iyi takımları arasında anılmasında başrolü oynayan, tribünlerde, pankartlarda flamalarda resmi hiç eksik olmayan ve stadyumun giriş kapılarına bile ismi verilmiş efsane Bill Shankly’den başkası değildi. Liverpool, 1959 yılında ikinci ligin dibine demir atmışken göreve gelen Shankly, takımda adeta devrim yaptı. Yirmi dört oyuncuyla yollarını ayırdı ve yepyeni bir kadro kurdu. O kadro, bir kaç yıl sonra 1964’de şampiyon olarak inanılmaz bir çıkış örneği gösterdi.

Bu şampiyonluk bir anlamda herşeyin başlangıcıydı. Liverpool uzun yıllar sürecek İngiltere ve Avrupa hükümdarlığını ilan etmek üzereydi. Shankly’nin kurduğu imparatorluk, üç lig şampiyonluğu, bir Uefa kupası, üç tane de “FA Cup” zaferi yaşadı. 1974’de yerini yardımcısı Bob Paisley’e bıraktığında altın bir mirası da devretmiş oldu. Paisley’de bu mirası iyi değerlendirdi. Altı lig şampiyonluğu, bir Uefa kupası üç Avrupa Şampiyon kulüpler kupası daha da önemlisi yıllarca unutulmayacak bir Liverpool efsanesi ekleyerek emekli oldu. Evet bütün bu başarıların mimarı efsane Bill Shankly’nin Liverpool taraftarları tarafından tarihlerinde en çok sevilen kişi olarak seçilmesinin sebebi taraftar ve onların psikolojisine olan yakınlığı idi. Kendi geçmişiyle yakın ilişki kurduğundan olsa gerek sürekli taraftar çıkarlarını gözetiyor, onlarla konuşuyor maç yorumları yapıyor ve dertlerini dinliyordu. Taraftar ruhunu ve onların taleplerini bu kadar iyi bilen bir ikonun, ezeli rekabete değinmemesi şaşırtıcı olurdu. Nitekim “Liverpool kentinde iki büyük takım vardır; Biri Liverpool F.C diğerdi de Liverpool F.C yedekleri” söylemiyle kızıl tribünlerde infial yaratmayı başarmış biridir Shankly...

Evet devir kızılların devriyidi ama Everton ve sadık güruhu artık başarıya aç bir şekilde ezeli rakipleri izlemekten sıkılmışlardı. Howard Kendall mavilerin teknik direktörlüğünü üstlendiğinde herkes ikinci bir Shankly’nin Mersey’in diğer yakasında vücuda geldiğine inanıyordu. Zira ezeli rakipleriyle kıyasıya bir mücadeleye giriştiler ve 1985 yılında şampiyonluğa uzandılar. Aynı yıl kazandıkları Kupa Galipleri Kupası Everton’ın ayak sesleriydi. Bu kupa sırasında oynadıkları ve 3-1 kazandıkları Bayern München maçı Goodison Park’ın tarihinde gördüğü en iyi maç olarak seçildi taraftarları tarafından. Efsane yaratma sırası mavilerdeydi... Önlerinde Avrupa Şampiyon Kulüpler kupası vardı ve kupanın en iddalı takımıydı Everton. Ama hayal edilmesi bile zor bir engelin önlerine çıkacağını nerden bilebilirlerdi?

Everton’un Kupa Galiplerini kazandığı vakitler ezeli rakipleri Liverpool, yine Şampiyon Kulüpler Finalini oynuyordu. Bu defa rakip İtalyan Juventus, mekanda Belçika’nın Heysel stadyumuydu. Bol miktarda alkol tüketen İngilizler, maçtan bir saat önce tribünde Juventus taraftarlarıyla kendilerini ayıran güvenlik boşluğuna toplu halde bir hamle yaptılar, henüz ne olduğu anlaşılmadan Juvelilerin bulunduğu tribüne doğru hızla hareket eden İngilizler demir telleri yıkarak yan tarafa ulaştılar, kendilerini korumak için kaçmaya çalışan Juventus taraftarları kalabalığın içinde bir anda izdihama sebep oldu, yüzlerce insan birbirini ezerek kaçışmaya çalışıyordu, aslında faciaya koşuyorlardı... Sonuç: Çoğunluğu Juventus taraftarı otuz dokuz kişinin ölümü ve İngiliz futbol kulüplerinin UEFA tarafından beş yıl Avrupa Kupası müsabakalarından men edilmesi...

Bu netice tahmin eldileceği gibi hemen tüm İngiltere’yi kedere boğdu ama en çok da Everton ahalisini... Tam sıra kendilerine gelmişken ve en formda dönemlerini Avrupa başarılarıyla süslemek üzerelerken daha da önemlisi yıllarca ezeli rakiplerinin gölgesinde kalıp tam onları yakalama ivmesine ulaşmışken yine onların yüzünden Avrupa’dan men edilemeleri üzüntüyü kısa zamanda öfkeye çevirdi mavilerin adına. Rekabet yüz yıllık tarihine ulaşmışken en gergin günlerini yaşamaya başlamıştı. Kente hakim olan bu nefret duygusuna ilk başlarda hiç alışamadı Liverpool halkı. Aynı Londra derbilerinde olduğu gibi futbolun kirli yüzü olan kavga ve şiddet kent caddelerini esir almıştı... Artık eskisi gibi mavi ve kızıl formalar bir arada stayum yolunda yada Stanley Park’da gezemiyor gerginlik her an her yerde patlak verebiliyordu...

Merseyside’ın bu denli kinle dolup taşması fazla uzun sürmeyecekti, ama barışın sağlanma sebebi yine üzücü bir olay ve İngiltere tarihinde başka bir kara leke olan “Hillsborough faciası” olması sevinilecek çok fazla yan bulunmamasına neden oldu. Sheffield’in sahasında oynanan F.A Cup yarı finali için orada bulunan Liverpool tarfatarlarının bulunduğu tribün, haddinden fazla dolunca, oluşan izdiham ve sıkışmadan dolayı tam doksan altı Liverpool taraftarı hayatını kaybetti. İngiltere spor tarihinin en kötü günlerinden biri zapta geçiyordu... Liverpool halkı derin bir hüzünle, yaşadığı faciayı unutmaya çalıştı. Stanley Park’da düzenlenen anma toplantılarından birine ellerinde mumlarla gelen mavi formalı bir grup, mumların aleviyle koca bir buz dağını eritti... Anfield Road’da ki ilk maça birlikte yürüdüler , tribünde birlikte saygı duruşunda bulundular ve birlikte söylediler en hüzünlü şarkıları...
Heysel faciasıyla yeterince antipati toplayan Liverpool, Hillsborough ile eski popüleritesine yeniden kavuştu. Sayısız ülkede sayısız hayranı olan kulüp Beatles’dan sonra Liverpool kentini Dünya’ya tanıtan ikinci olguydu. Ama bir farkla, Liverpool F.C ölümsüzdü!.. Öyle ki, her hafta yüzlerce hayranı onları izlemeye geliyordu Anfield Road’a... Kızıl formalı bir denizin içinde yer alıp Stanley Park’ı geçtikten sonra gelinen “Shankly Gates” ve stada giriş... Futbol mümini her insana fersah fersah sevap kazandıracak bu ibadet şekli stada girdiğinizde size neden kutsal olduğunu ıspatlayacak güzelliğe sahiptir... Muhtemelen çıktığınız tribünün karşısında yer alan “Spion Kop” kırmızı-yeşil ve beyaz bayraklarla karşılar sizi. Bir kaç dakika sonra da bir“Liverpool ritüeli” başlar; fırtınada başını dik tutanların, karanlıktan korkmayanların ve “asla yalnız yürümeyenlerin” türküsü Anfield semalarını doldururken siz çoktan futbol cennetinin düşlerini yaşamaya başlamışsınızdır...

Bu kadar kızıl güzellikten bahsetmişken, çok önemli bir gerçeği ortaya koymak gerekir. O da Everton’un şehirde daha popüler bir takım olduğudur. Evet bu durum başta, şehire ve Britanya’ya uzak insanlar tarafından kabul görmez ama Everton daha köklü tarihi vede 110 yıl önce evinden kovulduğunda peşine taktığı güruhun torunlarıyla her zaman daha kalabalıktır kızıllardan... Stanley Park’ın diğer yakası belki ezeli rakibi kadar başarılı olamamıştır ama hiç bir zaman da onlardan aşağı kalmamıştır, tam silkeleneceği dönemlerde önüne çıkan engeller başarıyı sindirmiş olsa da onlar Liverpool’un mavileridir ve kentin birinci takımıdır...
Bunun için kızılların efsane futbolcusu Greame Souness’e kulak vermek gerekir; ”Everton Liverpool’dan daha büyük bir kulüptür. Merseyside’de nereye giderseniz gidin mutlaka bir Everton taraftarına çarparsınız” bu sözler belki anlatılanların kanıtı olabilir ama daha da çarpıcı bir örnek, yıllarca kızıl forma içinde alkışlanan ve o formayla özdeşleşen oyuncuların geçmişlerine gidildiğinde karşılaşılan gerçeklerdir. Michael Owen, Ian Rush, Steve Mc Manaman, Robbie Fowler gibi, Liverpool klasiği oyuncular da bir çok Liverpool genci gibi mavi formanın aşkıyla büyümüşlerdir.
Everton’un yalnız yürümeyenlere inat efsane tribün şarkıları da vardır. Glasgow’un Parkhead tribünlerinden aşırılmış olsa da iyi bir düzenlemeyle, dillere düşen “Grand Old Team” Everton efsanesi olarak “Gwladys Street” çocukları tarafından, her maç tribünlerde söylenir. Bir bölümü de kızıllara ithaf edilerek!

En başta söyledik, Liverpool şehri sevilmek için bir çok nedeni içinde barındırıyor. Biz kendi payımıza düşeni, yani futbol hücrelerimizi besleyen vitaminleri fazlasıyla alıyoruz bu mekandan. Ama hemen, futbol sevgisinin, renk aşkı sığlığında kaldığı bir şehirin futbolsevere verebileceği ne vardır? Sorusu gelebilir akıllara. Cevabı çok basittir, salt bir futbolsevere diğer yeşil sahalardan farklı olarak verebileceği birşey gerçekten de yoktur ama Merseyside ahalisini kıskanıp onlar gibi mavi ya da kızıl renge gönül vermiş biz “harici taraftarlar” için kutsal topraklardır oralar. Evet, bir kısmına dahil olabildiğimiz kıtanın diğer ucundaki bir adada olan biten futbol mücadelesinden size ne? Soruları mantık çerçevesinde değerlendirilebilir belki. Ama, kıtanın heryerinden benzer duyguları yaşadığımız, tanımasak da yürek birliği içinde olduğumuz yoldaşlarımızı düşündükçe boşveriyoruz türlü soru işaretlerini... Neyse ki bu konuda ismimiz çoğul eklerle anılıyor. Yani “asla yalnız yürümüyoruz...”

Ezeli düşmanlar bugün Rangers'ın yani Katolikler'in evi olan Ibrox'da kapışıyorlar. Bir olağanüstü gün daha İskoçya için. İrlanda yurtseverleri ayrılıkçı Celticliler-İskoç milliyetçileri Rangerslılar'a karşı...
Tam askerlik yaşındaydı yirmisinde yani. Henüz acemiliğin de acemisi olduğundan, sivil kıyafetlerle girdiği nizamiye kapısında dikkatimi çekmişti boynunda ki sarı kırmızı atkı. İlk başlarda fazla önemsemedim ama sonra bizim bölüğün içinde gördüm, boynunda ki kaşkol elindeydi bu kez. Diğer tüm yeniler gibi çaresizdi... Bir kaç gün sonra çağırdım yanıma sordum kaşkolunu. “sivile kaldırdım dedi. Çıkarken alırım ancak!”.
Bir kaç zaman sonra kurdukları düzenli takım İngiliz ve Rum takımlarını mağlup etmeye başlayınca da namı yayılmış tüm Ege’ye. 1912 yılında da resmileştirilmiş “Karşıyaka Muaresei Bedeniye Kulübü” olarak. Renkleri ise çok daha anlamlı Karşıyaka’nın; İşgalin verdiği duygusallık, İslam’ın yeşili ile milliyetçiliğin kırmızısını birleştirmiş ve neredeyse yüz yıla yakın tarihinin ölümsüz renkleri oluşmuş böylelikle...
Evet İzmir ülkemizde futbolun ilk oynandığı şehirdir ama bu durum o yıllarda yerli kulüp sayısının artmasını tetikleyemez bir türlü. Çünkü savaş insanların gündemini yeterince meşgul etmektedir. Dolayısıyla Karşıyaka yalnızdır ve daha o tarihte işgal kuvvetlerinin bulunduğu merkezden uzaklaşarak soyutlamıştır kendini. Bugün hala benzer düşünceyle hareket etmesinin temelini buna bağlayanların sayısı çok fazladır.
Karşıyaka’nın yalnızlığı iki yıl sürer. 1914 yılında kurulan Altay Spor Kulübü o yıllardaki en büyük rakibi olur. Altay 1920’li yıllara kadar gösterdiği başarılarla Karşıyaka’nın bir adım önüne geçse de başarıyı sahiplenme duygusu Altay’ın içindeki grupları birer birer ayrılmaya sevk eder. Bunlardan Güzelyalı ekibi kendi kulüplerini kurma sevdasıyla toplanırlar 1925 yılının Haziran ayında.
İlk kurulan kongrede başkanlığa getirilen Kazım Dirik ve futbol aşığı ekibi işe çabuk koyulurlar. Semtlerinin ismi olan Göztepe o günden itibaren kulüplerinin de adı olacaktır. Çubuklu forma ve sarı kırmızı da efsane renkleri... Göztepe, o yıllarda henüz ezeli olmamış rakibi Karşıyaka gibi misyon sahibi bir kulüp değildir. Öncelikli amaçları sportif başarıdır ve bunu da kısa zamanda yakalarlar. Henüz Göztepe spor kulübü doğmadan bir yıl önce Fenerbahçe’yi misafir eden ve bir de maç yapan Karşıyaka bölgenin en çok tanınan kulübüdür Ancak Göztepe’nin ilerleyen yıllarda hızlı bir şekilde büyümesi ve gelen başarıları onları Güzelyalı’nın semt takımı olmaktan kurtarıp ünlerini ülke sathına yayar... Göztepe ilk şampiyonluğunu kurulduktan 12 yıl sonra alır. Bu dönemde sürekli olarak mahalli İzmir liginde mücadele eder ve Karşıyaka’nın İzmir şampiyonluklarını izler. 1937 yılında dönemin valisinin çıkarttığı ilginç bir kararla Göztepe-İzmirspor, Altay-Altınordu-Buca ve Karşıyaka-Bornova zorunlu olarak birleşerek yeni takımlar haline gelirler. Bu durum hiç hoşlarına gitmese de valinin tayini çıkana dek böyle devam etmek zorundadır ve eder de... İşte Göztepe ilk şampiyonluğunu “Doğanspor” adı altında bu yıllarda almıştır...
İki kulüpte çok güzel ve ciddi tribün organizasyonlarına sahiptir, Göztepe “Yalı”, Karşıyaka’da “Çarşı” grubuyla önderlik eder tribünlere. Birbirleriyle bir araya geldikleri ender zamanlar pek hayırlı sonuçlar vermez. Karşıyaka, en başta da söylediğimiz gibi İzmir’den soyutlandığı için biz İzmir’li değil Karşıyakalı’yız der. İzmir’in plaka kodu 35.5 olarak değiştirilir ve herkes bilir ki 35.5 Karşıyaka’dır. Buna karşılık Göztepe saf bir İzmir milliyetçiliği göstererek “tam 35” sloganını dahil eder bünyesine. İki takımın birbiriyle maçının olduğu gün İzmir’de olağan üstü hal ilan edilir. Anneler çocuklarını sıkı tembihlerle okula yollar, maksat dikkatli olmaktır. Stada yakın çevrelerden geçmemek adına güzergahını dahi değiştiren vardır. Tedirginlik had safhadadır yani. Aşıklar içinse o gün bayramdır, hem aşkını görebilecektir hem de düşmanını önce dışarda kendi, sonra içerde takımı alt edecektir, en azından öyle hayal etmiştir. Kazanılan ya da kaybedilen maç sahada kalır, maçtan önceki mücadelenin ikinci yarısı maçtan sonra başlar. İşte o maçın kazanını da kaybedeni de yoktur. Bundan sonra da hiç olmayacak. 2003 yılında bir Karşıyaka taraftarının hayatını kaybettiği TSYD kupası maçında, ya da oynanan bir çok maçta meydana gelen onlarca olay ve birarada yaşayan kardeş iki halkın gereksiz acıları...
Her mücadeleleri böyle anılmaz elbet. 1981 yılı... ikinci lig şampiyonluğu için çekişilen o meşhur yıl, sondan bir önceki hafta karşılaşan düşman kardeşler ve statda ki altmış bini biletli, ama koltuksuz tribünler ve stadın kalabalık kavramını çoktan geçtiğinden sebep yapılan yorumla seksen bin seyircinin takip ettiği, o İzmir tarihinin belki de en önemli maçı. Bir Dünya, bir de Türkiye rekoru kırmış bir maç. O günkü resmi kayıtla Dünya’da, bir ikinci lig maçında ki en yüksek seyirci sayısı bu maçtadır ve henüz bu rekor kırılamamıştır da... Türkiye liglerinin ise en yüksek seyirci sayısına ulaşmış maçıdır.
Hemen her satırda belirttiğimiz gibi iki takım taraftarlarının da beslediği, sevgiden öte birşeydir... Örneğin Göztepe 2003 yılı itibarıyla her yıl bir küme düşerek amatör ligde bile mücadele etmesine ve Karşıyakalılar’ın ezeli rekabetin bitmesi adına çarşıda döktükleri lokmaya rağmen her maçına binlerce kişi gelir ki bu da ayrı bir rekordur amatör küme için. Deplasmanlarda bulmakta zorlandıkları tel örgüyle çevrili sahalar(Stad değil saha diyor kendileri) bile durduramaz onları. Yüzlerce sarı kırmızı çevirir o tel örgülerin etrafını. Çünkü isyanlarında anlattıkları gibi; Ant içmişler, ıssız kuytu köşelerden mutlaka dönecekler!
Karşıyaka ezeli rakibinin amatör kümede oynamasını her ne kadar sevinçle karşılasa da uzak kalmış olmaları onları mutlaka derinden yaralamıştır. Yoksa aralarında oynanan voleybol maçlarına ilginin boyutu bu kadar büyük olmazdı muhtemelen. Karşıyaka'nın bu sezon deplasman yolundan elim bir şekilde kaybettiği tribün emekçisi "Özgür" için Göztepeliler "Acınız acımızdır" pankartı açarak cenazeye katılırlar. Yani dediğimiz gibi özlerinde aynı toprağın suyunu içen kardeşlerdir.
İzmirli aşkını ulu orta yaşamaz ama aşkı için yaptığı savaşı da boyalı basın asla kaçırmaz. Renk sevgisiyle değil şiddet yanlısı olmalarıyla anılırlar sürekli. Halbuki irdelenmeye ihtiyaçları vardır sevgilerini haykırmaya. Bizim yapamadığımızı bir İngiliz yapar. Kalkar İzmir’e gelir Dünya’nın bu sayılı derbisini inceler, insanlarla konuşur şiddetin sebeplerini araştırır. Onlardan biri gibi Göztepeliler’le Aliağa deplasmanına gider. Karşıyakalı aşıklarla sohbet eder ve bir kez daha bir yabancı, bizi bize bizden daha iyi anlatır. Çünkü onlar farkındadır İzmir’in iki yakasında Dünya’nın en önemli derbilerinden biri vardır. Biz ilginç bulmasak da, yeri asla orası olmayan bir amatör küme takımının ve rakibinin binlerce insana nasıl da hitap ettiği İngilizlere ilginç gelmiştir. (Danny Dyer’dan sonra sevgili Ali Ece de ziyaret etti KSK tarafını, kendisi de hayran kalmış oralara, fakat bir de Göztepe ziyareti isteriz!).
İtalya’da derbi dendiğinde ilk akla gelen maçlardan biridir “Derby Della Lanterna”. “En” sıfatı alacaksa önemli veya büyük yerine şiddetli denmesi tercih nedenidir şehir sakinleri tarafından. Bir liman kenti olan Genoa’yı paylaşan iki kulüp, şehrin iki tarafı olarak, paylaşamadıkları herşeyi de şehrin caddelerinde, sokaklarında çoklukla da ortak olan tek varlıkları olan güzeller güzeli Luigi Ferraris stadında paylaşmaya çalışırlar. Bu genellikle hoş olmayan enstanteleri barındıran bir paylaşım olduğundan ülke genelinde maçtan çok savaş havasının yaşandığı bir mücadeledir.
Derbi portrelerinde genel kuraldır, bir maçın tam manasıyla derbi olması için güzel sebepleri olmalıdır, futbol sahasının dışında veya içinde vuku bulmuş tarihten ileri gelen genel geçerli sebepler... İşte yukarıda bahsettiğimiz biraz daha düşük sosyal profilli mücadelelerde belli bir sebep bulunamaz. Bundan dolayı Genoa derbisinde de geçerli sebepler aramak gereksizdir. Kısaca küçük bir şehirin iki büyük takımının mücadelesi ve onlara gönül verenlerin en büyük kim iddasının geldiği noktadır bu derbi...
Genoa 1940’lı yıllara grafiğini iyice aşağıya çekerek gelirken, şehiri ve stadlarını paylaşacakları ezeli rakip Sampdoria bir anda ortaya çıktı. Bu ani ve spekülatif çıkış kentin çalışan kesimine hitap eden Genoa kulübünü yeterince kızdırmıştı. Çünkü Sampdoria’nın hitap ettiği kitle şehirin elit tabir edilen kısmıydı. Bunda kuruluşunun hikayesi de çok etkili tabii ki. Sampierdarenese 1895 yılında Genoa’da kurulan bir futbol kulübüydü uzun yıllar İtalya ve Kuzey liginde mücadele etti, ancak çok büyük başarılar yakalayamadı. İkinci Dünya savaşının hemen sonrasında kentin önde gelenlerinden Piero Sanguineti isimli iş adamı Sampierdarenese’nin şehrin diğer bir küçük takımı Andrea Doria ile birleşmesini teklif etti. Teklif iki taraftan birden kabul görünce Samp ve Doria isimleri birleştirilerek Sampdoria Unione Calcio isimli yeni bir kulüp kuruldu. Takımın renkleri konusunda anlaşılamayınca iki kulübünde renkleri olan mavi, beyaz, siyah ve kırmızı ortak kullanılmaya başlandı. Bu yıllar Sampdoria’nın şehirde popüler olduğu yıllardı. Özellikle kentin ileri gelenleri maç günleri toplantılar düzenliyor ve takım için yardım toplanıyordu. Sampdoria bu sebepten dolayı zengin kulübü olarak anılmaya başlandı. Bu durum kentin asıl büyük takımı Genoa’yı ve taraftarlarını çok rahatsız etti, çünkü onlar maddi imkansızlıklardan sebep Serie B nin yolunu tutmak üzerelerken kimse yardım elini uzatmamıştı... Genoa bu durumdan karlı çıktı demek çok doğru olmaz zira bütün maddi güçlerini kaybetmişlerdi fakat fakir halkın özellikle liman çalışanlarının büyük desteğini alarak ciddi bir kitleye hitap etmeye başladı. Bugün hep söylenen liman patronları Sampdorialı, işçileri ise Genoalı’dır sözü o günlerdeki bu gerçeklere dayanıyor...
İki takım ilk mücadelelerini 1946 yılında yaptılar ve bu maçı yeni kurulmuş olan Sampdoria 3-0 kazandı. Uzun süre devam edecek olan Sampdoria hakmiyetinin temeliydi aynı zamanda bu karşılaşma. Sampdoria ekonomik olarak güçlü olmanın avantajını çok iyi kullandı ve sportif anlamda hep daha başarılı oldu rakibine oranla. Özellikle 1982 yılında iş adamı Paolo Mantovani tarafından satın alınınca altın yılları da başlamış oldu. 1989 yılında kazandıkları Kupa Galipleri kupası, ardından Serie A şampiyonluğu ve takip eden sezon Wembley’de Barcelona ile oynayıp uzatmalarda kaybettikleri Şampiyonlar ligi şampiyonluğu... Sampdoria bu başarıları kutlarken Genoa Serie B ve Serie A arasında gidip geliyordu. Yakın zamanda ne ligde ne de İtalya kupasında başarı yakalayamadılar. Sadece 1991 yılında oynadıkları UEFA kupası yarı finali başarı sayılabilecek unsurlardandı.
Ancak Genoa bir türlü kazanılmayan sportif başarıları her zaman sineye çeken ve sadece sevgisini takımına yansıtan bir taraftar kitlesine sahip. Çok az bilinmesine rağmen İtalya’nın en çok taraftara sahip dördüncü kulübü. Ülke genelinde bir milyondan fazla taraftarı olduğu biliniyor. Genoa şehiri dışında özellikle Güney İtalya’da taraftarları var. Ayrıca çok başarılı bir kulüp olmamasına rağmen Amsterdam, Buenos Aires, New York ve Tokyo gibi şehirlerde yurtdışı fan kulüpleri de olan bir takım. Sadece Genoa maçlarını ünlü kuzey tribününden izlemek için şehiri ziyaret eden futbol turistlerinin sayısı hiç de az değil ayrıca... Kulüp yönetimi bu sebepten dolayı 12 numaralı formayı taraftarın olduğuna inanarak hiç bir futbolcuya giydirmiyor. Fakat Genoa seyircisi fanatizmin doruklarında gezmekten kendini alamıyor bir türlü. Şımarık tabir ettikleri bisikletçi lakabını taktıkları Sampdorialılar ise tahammül edilemezler sınıfına giriyor onlar için. 1974 yılında karşılaştıkları bir İtalya kupası maçından hemen önce Sampdoria tarafatarlarının toplu halde yemek yedikleri lokali maçtan önce basan Genoalılar Sampdoria taraftarlarından birini silahla öldürdüler onlarcasını da ağır yaralayarak tarihe “Liguria baskını” olarak geçen kanlı gecenin mimarı oldular. Bu olaydan sonra büyük cezalar alan Genoa bir çok maçı boş tribünlere oynamak zorunda kaldı. Sampdorialılar uzunca süre olayın şokundan kurtlamadılar ancak 1995 yılında bir Milan deplasmanında dövülerek öldürülen Genoa taraftarı Vincenzo Spagnolo’nun ardından, intikamımızı aldınız ve teşekkürler Milan yazılı pankartlar açtılar. Bu nefret artık kanıksanmış bir durum. Örneğin normal bir günde dahi Sampdoria kaşkoluyla liman bölgesinde gezemezssiniz, rekabet hatta düşmanlık sosyal hayatta da buram buram kokar yani...
Genoa ve Sampdoria gibi sportif başarıları az olan iki kulübün rekabeti saha içinde değil maalesef sürekli olarak saha dışında sürüyor çünkü sportif rekabet yaşayacakları arenayı bulmakta zorlanıyorlar. Uzun aradan sonra bu yıl Serie A’da buluştu iki düşman kardeş. İtalya yeniden ülkenin en önemli derbilerinden birini izlemek için sabırsızlanıyor...



1930 yılındaki olay, doğurduğu sonuçlar açısından bir milattı... Helen halkının, post-modern dönemde edindiği tutkuları, savaş meydanlarında bastırması Grek medeniyetinin daha da önemlisi Akdenizliliğin bir gereği idi. Modern dönemlerde bastırılacak duygular elbette savaşlar olamazdı. Zira gelişen Dünya, global bir barış sürecindeydi 2. cihan harbi sonrasında... Milattan kastımız; Yunan insanının tutkusuna olan bağlılığını, yeşil sahalarda rakiplere nefret olarak yansıtmasının miladı... Futbol savaşının miladı... her şeyin ötesinde, dünya tarihine damga vurmuş bir spor rekabetinin miladıdır...
Dönelim tekrar 1930 yılına ve doğurduğu sonuçlara... Yaşanan bu otobüs olayının bir hafta sonrası iki takım Atina’da karşılaşacaklardı. Maçtan saatler önce on bin kişi tribünleri Yunan tabiriyle “sardunya yaprağı” gibi doldurmuşlardı. Bu rakam, dönemin stad kapasitesi ve spora olan ilginin yaygınlığı gözönüne alındığında ciddi bir rakamdı. Aslında herkesin amacı bir hafta önceki olayın getireceklerini yerinde görmekti. Maça İtalyan bir hakem getirilmişti, çünkü, hiç bir Yunan hakeme güvenilmiyordu. Bu maçı Panathinaikos 8-2 gibi müthiş bir skorla kazandı. Bu sonuçla rövanş için avantaj yakalamanın yanında, milli takıma tepkilerinde ne kadar haklı olduklarını ıspatladılar. Ama yaptıkları eylem ve milli takım oyuncularının tartaklanması, bir yerlerde birilerinin canını sıkmıştı... Panathinaikos taraftarları bir hafta sonra Aris maçı için teknelerle Selanik’e giderken hemen peşlerinden yola çıkan bir kaç tekne de Aris’i desteklemeye giden Olympiakoslular’ı taşıyordu. Limana geldiklerinde gemilerden aynı anda inen taraftarlar, karşı karşıya geldiklerinde aralarındaki kavga dövüş tarihi yazılmaya başladı...
Hemen ertesi hafta Pire’de oynanacak olan 8-2’nin rövanşı için Pire emniyeti Panathianikos taraftarlarının can güvenliğini garanti edemeyeceğini açıklıyordu. Maç tehir edildi ilerleyen bir tarihe.
Bu yıl Pire’de konuşlanmış olan “ Pire futbol kulübü” ve “Pire fan kulübü” artık güçlerini birleştirip başkentin merkezine yolculuk yapmaya karar vermişlerdi. Liman işçisi bir kaç gencin önayak olduğu bu organizasyon başarıyla sonuçlanmış, kulübün ismi de Olimpos dağında yaşadığına inanılan tanrıların, desteğini manevi olarak alabilmek ve spor ruhunu yansıtabilmek amacıyla “Oliympiakos” olarak verilmişti. Atina’nın ezilen kesimi artık bir kahramana sahipti ezebilmek için…
Avrupa’nın en organize tribün gruplarına sahip olan bu iki takım taraftarları, sosyal yaşamdaki birarada yaşama geleneğine stadyumlarda dur dediler. Son yıllarda çok sayıda saldırı, yaralama hatta ölümle sonuçlanan vakalardan dolayı iki takım taraftarlarını birbirlerinin stadına gitmesi yasaklandı. Stadyumlarda kullandıkları kapı isimleriyle anılan Panathinaikos’un “Gate 13” ve Olympiakos’un “Gate 7” taraftar grupları bu olayların başrol oyuncularıydı. Bu gruplar stad çevresinde gerekli gayrı resmi güvenlik önlemlerini almaktan tutun, futbolcular ve yöneticilerle işbirliği içinde bulunmaya kadar geniş bir alanda faaliyet gösterirler...Rakibe olan nefret, kendi takımlarına olan sevgiden daha ateşlidir. Yaptıkları tezahüratlarda rakip takıma küfür edilen bölümlerde her zaman daha fazla ses çıkar!
Derbi, Olympos’un tepesinde oturan tanrıların birbirleriyle savaşlarına benzetilir. Şiddetli ve ölümsüz... Karaiskaki yada Apostolos Nikolaidis iki kulübün tarihinde önemli yerlere sahip insanların isimlerini verdikleri bu stadlar, savaşın kaleleridir ve kaleye yaklaşan düşmalara hoşgörü maalesef gösterilmez. En başta yazdığımız gibi, Atina alışmıştır bu görüntülere. Ve artık tüm Dünya biliyordur “Antik Yunan”’da savaş tanrılarının hala yaşadığını...
Efendim aslında iki kulübün tarihi birbirine çok yakın. Kuruldukları yerler birbirinin dibi desek yeridir. Zaten aynı stadı "El Campin" dedikleri Nemesio Camacho stadını kullanıyorlar(burada da Milan-Inter misali farklı isimle stada hitap etme durumu söz konusu). Bogota'da konuşlanan iki takım bildiğiniz Dünya derbilerinde alışılagelmiş tüm dinamiklere sahipler.
Millonarios'un Commandos Azules Distro Capital isimli bir taraftar grubu var. aslında horoz olan sembolleri aynı kardeşleri River gibi tavuklar olarak değiştirilmiş Santalılar tarafından. Düşman Santa'nın sembolü ise aslan.
Ben şahsım adına Millonarios'u desteklemek için birkaç neden buldum kendime; River'ın gönüldaşı olmasının yanısıra kalesini Oscar Cordoba'nın koruması yeterli oldu. Cordoba'yı onlar da bizim gibi çok seviyorlar, ve Beşiktaş'ı onun sayesinde tanıyorlar. Bu arada Mondragon eski bir Santa fe oyuncusu dolayısıyla ismini anmamaya çalıştı kendileri. Türkiye'de de iki rakibin ve önemli bir derbinin tarafları olmaları gerçekten güzel bir tesadüf sanırım...


Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.
Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.
Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu.
Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.
Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...
Tribünde ve sahada rekabetin en uç örneklerini verir bu ikili. Her zaman birbirlerinin yok olmasını dilerler tanrıdan. Ama tango, salt bir Arjantin dansı değildir. Tango bir rekabettir. partnerlerin, ayakların ve figürlerin rekabeti. Tango tek başına olmaz, mutlaka bir eşiniz olmalıdır. Bu yüzden River ve Boca her ne kadar birbirlerini hiç sevmeseler de bu en tutkulu tangoyu yalnız başlarına asla yapamazlar...