derbiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derbiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2009 Perşembe

Merseyside savaşı: Liverpool-Everton



Malum derbiler haftası bu hafta, Sampdoria -Genoa, Barça Real, Partizan -Kızılyıldız, Sporting- Benfica ve Liverpool -Everton. Bu kadar çok derbi bir hafta sonuna sığışınca iştahımız kabarıyor açıkçası. Sampdoria-Genoa'yı daha önce yayınlamıştım blog'da şimdi de Merseyside'ı ekliyorum. Hafta içi de , Portekiz ve Sırbistan derbilerini ekleyeceğim.. Buyrun ;


Yağmurlar, asalet, geleneksellik, kraliçe ve futbol... Bunlar Britanya’nın ismi anıldığında ilk aklımıza gelen kavramlar. Bizim işimiz sonucusu, yani futbolla. Yeşil sahanın meşin yuvarlakla tanıştığı, birbirlerine çarpıldıkları, aşkın doğduğu ülkenin toprakları... Dillere pelesenk olmuş “Futbolun beşiği” deyişinin başaktörü olan İngiltere ve onun her semti, her mahallesi, her sokağı, buram buram futbol kokan liman kenti Liverpool... Bu kenti sevmek için birçok neden var elimizde ama futbol tutkunu olmak yeterli şimdilik... Bu küçük kentten çıkıp Dünya futboluna damga vurmuş 115 yıllık bir rekabetin terazisine konmuş iki takım, Mersey nehrinin iki yakasına dağılmış mavinin ve kızılın yani F.C Liverpool ve Everton F.C’nin tarih boyunca birlikteliğinin öyküsü bizimkisi...

Fakat bu öyküde derbi portrelerinde alışageldiğimiz şiddet ve nefret yok. Aynı şehirde beraber yaşayabilen birbirlerinin yokolmasını istemeyen, ama rekabet ortamını sonuna kadar soluyan, solumayı seven ve renklerine taparcasına aşık iki kulüp var sadece... Öykü savaşın öyküsü olmadığına göre rekabetin miladı da spesifik bir olay değil bu kulüplerin doğumu olacaktır elbette.

1872 yılında bir protestan kilisesi olan St. Domingo tarafından kuruldu “St.Domingo Football Clup”... Kriket ve futbol etkinlikleri yapıyorlardı ilk yıllarında. Kuruluşundan tam bir yıl sonra, kilise dışı insanların da katılımıyla, bir semt adı olan Everton’un ismiyle yer değiştirdi ve “Everton FC” olarak geldi günümüze kadar.... 1888 yılında kurulan, İngiltere tarihindeki ilk resmi ligin kurucusu kulüpler içerisinde yer aldı ve iki yıl sonra da o ligin şampiyonu oldu. Bu yıllarda maçlarını Anfield Road’daki çitlerle çevrili alanda yapıyordu maviler. Liverpool’da kayıtlı olan onlarca futbol takımı vardı ama sadece Everton binleri topluyordu o çitlerin etrafına. Erken gelen şampiyonlukla birlikte Liverpool halkı iyiden iyiye sahiplendi takımları Everton’u...

1892 yılı Everton tarihi açısından belki de en önemli yıldı. Kentin ünlü bira imalatçısı ve Everton’un başkanı John Houlding aynı zamanda mavilerin maç yaptığı Anfield Road’daki sahanın sahibiydi. Tamamen ticari bir zihniyete sahip olan Houlding şampiyonluktan hemen sonraki yıl kulübün kullandığı sahanın kirasını artırmak isteyince, toplanan kongre bu zammı kabul etmiyor ve terk ediyordu Anfield Road’u. Bu duruma sinirlenen Houlding sahibi olduğu sahada oynatabilmek amacıyla bir takım kurmaya karar verdi. Ancak İngiltere futbol federasyonu “F.A” Everton isimli bir takımı daha kabul etmeyeceğini belirtince başka bir arayışa yöneldi Houlding... Mavilerin yakaladığı tüm başarıları ve popülariteyi yakalayacağı umuduyla Anfield’in yeni sahibini “Kızıllar” yani F.C Liverpool’u sundu futbol sahnesine. İşte bu noktada, futbola ticari bakışı yüzünden o dönemde fütursuzca eleştirilen ve kenti ikiye bölmekle suçlanan Houlding’in aslında İngiltere spor tarihine nasıl bir hizmette bulunduğunun altını kalınca çizmek gerekli...
Liverpool F.C 15 Mart 1892 yılında futbol sahnesindeki yerini resmen almış oldu. Everton’un ayrılışı sonrasında sadece üç oyuncu Houlding’in yanında kalmıştı dolayısıyla takımı toparlayacak oyunculara daha da önemlisi bir antrenöre ihtiyacı vardı. Bu açığını John Mckenna ile anlaşarak kapattı ve İskoçya’dan on üç profesyonel futbolcu getirildi... İlk yıllında Lancashire ligi denilen yerel bir ligde şampiyon olan kızılllar, böylelikle ikinci profesyonel lige adım attılar. Ama birinci lige ve komşuları Everton’un yanına gidebilmek için sabırsızlardı. İkinci ligde yenilgisiz şampiyon olduklarında artık tüm ülke Liverpool futbol takımının ismini biliyordu...



1891’deki şampiyonluktan sonra evinden kovulan Everton bunun acısını çıkarmak için çok uzun beklememişti. 1895 yılında Everton’un evi Goodison Park’da tarihlerinin ilk maçını oynamak için buluştu maviler ve kızıllar. Rekabet anlamında çok ilgi çekti bu maç, Anfield’den kovulanla kovanın maçı olarak adlandırıldı halk arasında ve kovulanın 3-0 üstünlüğüyle bitti... Bu kovulma hikayesi sayesinde büyük puan toplamıştı Everton. İnsanoğlunun ezileni sahiplenme içgüdüsü halkın büyük çoğunluğunu onların safına çekmişti...

Evet Houlding’in stad kiralama hikayesi kentin iki takımını karşı karşıya getirmişti, ama başka bir ülkede olsa rahatlıkla kan davası sayılacak, uzun yıllar birbirini yoketme uğraşısı içine girecek iki düşman yaratacak, stadları savaş alanına çevirecek “ezilmişle-ezen” olgusunu su yüzüne çıkaracaktı... Liverpool’da ise sadece futbol rekabeti olarak kalıyordu. Rekabeti yaratan mitlerin çıkış noktası “Houlding” olayıyla sınırlı değildi. Uzunca süre, zihinleri meşgul eden ve doğruluğu-yanlışlığı tartışılan, birçok kaynakta farklı yorumları ve sonuçları olan bir durum vardı iki kulüp arasında. Adanın kuzeyinde Glasgow’da vuku bulan rekabet ortamının benzerinin Merseyside’a bulaştığı, kilisenin ve mezheplerin iki kulübü ayırdığı, ıspatlanamasa da çokça konuşulan bir durumdu. Everton’un Protestan bir kilise tarafında kurulmuş olması ve uzunca süre kilise papazlarının etkisinde kalması, oyuncuların kiliseden olması onlara “Protestan Kulübü” payesini verdi... Buna karşılık F.C Liverpool’un ilk yılında anlaştığı 13 İskoç oyuncunun tamamının katolik olması da bu iddayı güçlendirdi, fakat sonraki yıllarda buna benzer veya bunu destekleyen somut bir adım hiç bir zaman atılmadı. İki kulüpte hem protestan hem katolik oyunculara ve taraftarlara sahip oldu... Bu da kanıtlanamamış bir bahis olarak yerini aldı derbi sayfalarında...

Dönelim kızılların, o zamanın “Premier ligi” olan birinci lig macerasına. İlk yıllarında çaylaklığın verdiği çekingenlikle lige soğuk bir başlangıç yapsalar da önce 1898 yılında Everton’dan rövanşı alıp daha sonra 1901 yılında ilk lig şampiyonluklarını kazandılar. Everton ise 1915 yılına kadar bekleyip ikinci defa şampiyonluk tacını taktı. Kazandığı bu şampiyonluktan sonra, armasına kulüp felsefesi olarak kabul ettikleri Latince “Nil Satis Nisi Optimum” (Sadece en iyi yeterince iyidir) yazdırdılar ve bunu kulüp tarihleri için bir milat kabul ettiler. Mersey’in mavileri kuruluş gününden yana şehirin daha çok sevilen ve taraftar sayısı daha çok olan takımıydı. Goodison park hemen her maç dolu tribünlere ev sahipliği yapıyordu...



1959 yılı kızıllar için doğan güneşin habercisiydi... O yıl antrenör olarak yeni göreve gelen kişi, kızılların bu gün Avrupa’nın en iyi takımları arasında anılmasında başrolü oynayan, tribünlerde, pankartlarda flamalarda resmi hiç eksik olmayan ve stadyumun giriş kapılarına bile ismi verilmiş efsane Bill Shankly’den başkası değildi. Liverpool, 1959 yılında ikinci ligin dibine demir atmışken göreve gelen Shankly, takımda adeta devrim yaptı. Yirmi dört oyuncuyla yollarını ayırdı ve yepyeni bir kadro kurdu. O kadro, bir kaç yıl sonra 1964’de şampiyon olarak inanılmaz bir çıkış örneği gösterdi.



Bu şampiyonluk bir anlamda herşeyin başlangıcıydı. Liverpool uzun yıllar sürecek İngiltere ve Avrupa hükümdarlığını ilan etmek üzereydi. Shankly’nin kurduğu imparatorluk, üç lig şampiyonluğu, bir Uefa kupası, üç tane de “FA Cup” zaferi yaşadı. 1974’de yerini yardımcısı Bob Paisley’e bıraktığında altın bir mirası da devretmiş oldu. Paisley’de bu mirası iyi değerlendirdi. Altı lig şampiyonluğu, bir Uefa kupası üç Avrupa Şampiyon kulüpler kupası daha da önemlisi yıllarca unutulmayacak bir Liverpool efsanesi ekleyerek emekli oldu. Evet bütün bu başarıların mimarı efsane Bill Shankly’nin Liverpool taraftarları tarafından tarihlerinde en çok sevilen kişi olarak seçilmesinin sebebi taraftar ve onların psikolojisine olan yakınlığı idi. Kendi geçmişiyle yakın ilişki kurduğundan olsa gerek sürekli taraftar çıkarlarını gözetiyor, onlarla konuşuyor maç yorumları yapıyor ve dertlerini dinliyordu. Taraftar ruhunu ve onların taleplerini bu kadar iyi bilen bir ikonun, ezeli rekabete değinmemesi şaşırtıcı olurdu. Nitekim “Liverpool kentinde iki büyük takım vardır; Biri Liverpool F.C diğerdi de Liverpool F.C yedekleri” söylemiyle kızıl tribünlerde infial yaratmayı başarmış biridir Shankly...



Evet devir kızılların devriyidi ama Everton ve sadık güruhu artık başarıya aç bir şekilde ezeli rakipleri izlemekten sıkılmışlardı. Howard Kendall mavilerin teknik direktörlüğünü üstlendiğinde herkes ikinci bir Shankly’nin Mersey’in diğer yakasında vücuda geldiğine inanıyordu. Zira ezeli rakipleriyle kıyasıya bir mücadeleye giriştiler ve 1985 yılında şampiyonluğa uzandılar. Aynı yıl kazandıkları Kupa Galipleri Kupası Everton’ın ayak sesleriydi. Bu kupa sırasında oynadıkları ve 3-1 kazandıkları Bayern München maçı Goodison Park’ın tarihinde gördüğü en iyi maç olarak seçildi taraftarları tarafından. Efsane yaratma sırası mavilerdeydi... Önlerinde Avrupa Şampiyon Kulüpler kupası vardı ve kupanın en iddalı takımıydı Everton. Ama hayal edilmesi bile zor bir engelin önlerine çıkacağını nerden bilebilirlerdi?




Everton’un Kupa Galiplerini kazandığı vakitler ezeli rakipleri Liverpool, yine Şampiyon Kulüpler Finalini oynuyordu. Bu defa rakip İtalyan Juventus, mekanda Belçika’nın Heysel stadyumuydu. Bol miktarda alkol tüketen İngilizler, maçtan bir saat önce tribünde Juventus taraftarlarıyla kendilerini ayıran güvenlik boşluğuna toplu halde bir hamle yaptılar, henüz ne olduğu anlaşılmadan Juvelilerin bulunduğu tribüne doğru hızla hareket eden İngilizler demir telleri yıkarak yan tarafa ulaştılar, kendilerini korumak için kaçmaya çalışan Juventus taraftarları kalabalığın içinde bir anda izdihama sebep oldu, yüzlerce insan birbirini ezerek kaçışmaya çalışıyordu, aslında faciaya koşuyorlardı... Sonuç: Çoğunluğu Juventus taraftarı otuz dokuz kişinin ölümü ve İngiliz futbol kulüplerinin UEFA tarafından beş yıl Avrupa Kupası müsabakalarından men edilmesi...




Bu netice tahmin eldileceği gibi hemen tüm İngiltere’yi kedere boğdu ama en çok da Everton ahalisini... Tam sıra kendilerine gelmişken ve en formda dönemlerini Avrupa başarılarıyla süslemek üzerelerken daha da önemlisi yıllarca ezeli rakiplerinin gölgesinde kalıp tam onları yakalama ivmesine ulaşmışken yine onların yüzünden Avrupa’dan men edilemeleri üzüntüyü kısa zamanda öfkeye çevirdi mavilerin adına. Rekabet yüz yıllık tarihine ulaşmışken en gergin günlerini yaşamaya başlamıştı. Kente hakim olan bu nefret duygusuna ilk başlarda hiç alışamadı Liverpool halkı. Aynı Londra derbilerinde olduğu gibi futbolun kirli yüzü olan kavga ve şiddet kent caddelerini esir almıştı... Artık eskisi gibi mavi ve kızıl formalar bir arada stayum yolunda yada Stanley Park’da gezemiyor gerginlik her an her yerde patlak verebiliyordu...




Merseyside’ın bu denli kinle dolup taşması fazla uzun sürmeyecekti, ama barışın sağlanma sebebi yine üzücü bir olay ve İngiltere tarihinde başka bir kara leke olan “Hillsborough faciası” olması sevinilecek çok fazla yan bulunmamasına neden oldu. Sheffield’in sahasında oynanan F.A Cup yarı finali için orada bulunan Liverpool tarfatarlarının bulunduğu tribün, haddinden fazla dolunca, oluşan izdiham ve sıkışmadan dolayı tam doksan altı Liverpool taraftarı hayatını kaybetti. İngiltere spor tarihinin en kötü günlerinden biri zapta geçiyordu... Liverpool halkı derin bir hüzünle, yaşadığı faciayı unutmaya çalıştı. Stanley Park’da düzenlenen anma toplantılarından birine ellerinde mumlarla gelen mavi formalı bir grup, mumların aleviyle koca bir buz dağını eritti... Anfield Road’da ki ilk maça birlikte yürüdüler , tribünde birlikte saygı duruşunda bulundular ve birlikte söylediler en hüzünlü şarkıları...

Heysel faciasıyla yeterince antipati toplayan Liverpool, Hillsborough ile eski popüleritesine yeniden kavuştu. Sayısız ülkede sayısız hayranı olan kulüp Beatles’dan sonra Liverpool kentini Dünya’ya tanıtan ikinci olguydu. Ama bir farkla, Liverpool F.C ölümsüzdü!.. Öyle ki, her hafta yüzlerce hayranı onları izlemeye geliyordu Anfield Road’a... Kızıl formalı bir denizin içinde yer alıp Stanley Park’ı geçtikten sonra gelinen “Shankly Gates” ve stada giriş... Futbol mümini her insana fersah fersah sevap kazandıracak bu ibadet şekli stada girdiğinizde size neden kutsal olduğunu ıspatlayacak güzelliğe sahiptir... Muhtemelen çıktığınız tribünün karşısında yer alan “Spion Kop” kırmızı-yeşil ve beyaz bayraklarla karşılar sizi. Bir kaç dakika sonra da bir“Liverpool ritüeli” başlar; fırtınada başını dik tutanların, karanlıktan korkmayanların ve “asla yalnız yürümeyenlerin” türküsü Anfield semalarını doldururken siz çoktan futbol cennetinin düşlerini yaşamaya başlamışsınızdır...



Bu kadar kızıl güzellikten bahsetmişken, çok önemli bir gerçeği ortaya koymak gerekir. O da Everton’un şehirde daha popüler bir takım olduğudur. Evet bu durum başta, şehire ve Britanya’ya uzak insanlar tarafından kabul görmez ama Everton daha köklü tarihi vede 110 yıl önce evinden kovulduğunda peşine taktığı güruhun torunlarıyla her zaman daha kalabalıktır kızıllardan... Stanley Park’ın diğer yakası belki ezeli rakibi kadar başarılı olamamıştır ama hiç bir zaman da onlardan aşağı kalmamıştır, tam silkeleneceği dönemlerde önüne çıkan engeller başarıyı sindirmiş olsa da onlar Liverpool’un mavileridir ve kentin birinci takımıdır...

Bunun için kızılların efsane futbolcusu Greame Souness’e kulak vermek gerekir; ”Everton Liverpool’dan daha büyük bir kulüptür. Merseyside’de nereye giderseniz gidin mutlaka bir Everton taraftarına çarparsınız” bu sözler belki anlatılanların kanıtı olabilir ama daha da çarpıcı bir örnek, yıllarca kızıl forma içinde alkışlanan ve o formayla özdeşleşen oyuncuların geçmişlerine gidildiğinde karşılaşılan gerçeklerdir. Michael Owen, Ian Rush, Steve Mc Manaman, Robbie Fowler gibi, Liverpool klasiği oyuncular da bir çok Liverpool genci gibi mavi formanın aşkıyla büyümüşlerdir.

Everton’un yalnız yürümeyenlere inat efsane tribün şarkıları da vardır. Glasgow’un Parkhead tribünlerinden aşırılmış olsa da iyi bir düzenlemeyle, dillere düşen “Grand Old Team” Everton efsanesi olarak “Gwladys Street” çocukları tarafından, her maç tribünlerde söylenir. Bir bölümü de kızıllara ithaf edilerek!



En başta söyledik, Liverpool şehri sevilmek için bir çok nedeni içinde barındırıyor. Biz kendi payımıza düşeni, yani futbol hücrelerimizi besleyen vitaminleri fazlasıyla alıyoruz bu mekandan. Ama hemen, futbol sevgisinin, renk aşkı sığlığında kaldığı bir şehirin futbolsevere verebileceği ne vardır? Sorusu gelebilir akıllara. Cevabı çok basittir, salt bir futbolsevere diğer yeşil sahalardan farklı olarak verebileceği birşey gerçekten de yoktur ama Merseyside ahalisini kıskanıp onlar gibi mavi ya da kızıl renge gönül vermiş biz “harici taraftarlar” için kutsal topraklardır oralar. Evet, bir kısmına dahil olabildiğimiz kıtanın diğer ucundaki bir adada olan biten futbol mücadelesinden size ne? Soruları mantık çerçevesinde değerlendirilebilir belki. Ama, kıtanın heryerinden benzer duyguları yaşadığımız, tanımasak da yürek birliği içinde olduğumuz yoldaşlarımızı düşündükçe boşveriyoruz türlü soru işaretlerini... Neyse ki bu konuda ismimiz çoğul eklerle anılıyor. Yani “asla yalnız yürümüyoruz...”

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Old Firm 14.30'da! G.Rangers-Celtic

F dergi için yazılar yazarken ağırlıklı derbiler üzerine kalem oynatırdım. Severim derbileri ve derbi olmalarına sebep olan hikayelerini. Bir çok coğrafyada farklı nedenlerle kutuplaşırlar kulüpler, kimi 120 yıl önce kurulurken diğerinin sahasından kovulmuştur, kimi işçi hareketi sırasında yoldaşlarına ihanet etmekten sebep ayrılmıştır diğerinden, kimi sağcıdır kimi solcu, bazen de zenginle fakir...

Bu nedenlerin birçoğu tarihsel sebepler olduğundan günümüze gelirken yanlarında sadece "sebep" yaftasıyla taşınır. Aslen artık bir sebep yoktur düşmanlık için. İşte bu anlamda belki de tektir Glasgow derbisi. İki farklı dine, politik görüşe hatta belki de gizliden gizliye iki farklı millete sahip İskoçya vatandaşlarının oluşturduğu dinamikler üzerine kuruludur. Bugün hala gündemden düşmeyen Protestan-Katolik ayrımının taraflarıdırlar. Rekabet İskoçya parlamentosundan tutun da, kilise çatışmalarına kadar gider. E bir ülkenin en tepesinde bile hasıl olan ayrılık Glasgow sokaklarına direkt nefret olarak yansır. Ezeli düşmanlar bugün Rangers'ın yani Katolikler'in evi olan Ibrox'da kapışıyorlar. Bir olağanüstü gün daha İskoçya için. İrlanda yurtseverleri ayrılıkçı Celticliler-İskoç milliyetçileri Rangerslılar'a karşı...

Not: Old Firm'i gördüğüm en iyi şekilde yorumlayan sevgili Ali Ece'nin bu derbi üzerine enfes bir yazısı vardı. Bekledim ama şu saat itibarıyla blogunda yok yine de ilerleyen dakikalarda olabilme ihtimaline karşın buradan ulaşabilirsiniz...

5 Mayıs 2009 Salı

İzmir'in iki yakası, Karşıyaka-Göztepe

Tam askerlik yaşındaydı yirmisinde yani. Henüz acemiliğin de acemisi olduğundan, sivil kıyafetlerle girdiği nizamiye kapısında dikkatimi çekmişti boynunda ki sarı kırmızı atkı. İlk başlarda fazla önemsemedim ama sonra bizim bölüğün içinde gördüm, boynunda ki kaşkol elindeydi bu kez. Diğer tüm yeniler gibi çaresizdi... Bir kaç gün sonra çağırdım yanıma sordum kaşkolunu. “sivile kaldırdım dedi. Çıkarken alırım ancak!”.

Göztepeliymiş... Ama topçu takımından. Kulüp battıkça gençleşme adı altında bedava oynatacak oyuncu arayan yönetim onu ve arkadaşlarını A takıma alıvermiş. Fakat aynı basiretsiz insanlar gencecik çocukların askerlik çağını hesap etmemiş olacak ki, o ve tüm arkadaşları birer birer silah altına alınmışlar. “Federasyona yazı yazmışlar abi. Ama cevap gelmemiş. Bizim de yaşımız gelmişti. Mecburduk askere gitmeye...” nasıl da heyecanlıydı daha üç hafta önce Beşiktaş’la oynadıkları Türkiye Kupası maçını ve İbrahim Üzülmez’in ayağından aldığı topu anlatırken... “Ama çok hızlılar abi yetişilmez onlara” diyordu.

Orada bitmişti sohbetimiz. Birkaç gün sonra da unutmuştum. Kısa denilen dönemin en son gecesinde dışarda dolanırken sarı kırmızı bir kaşkol uzandı “Al abi, senin olsun. Sormuştun ya ilk gün bana, hatıra olsun işte... Bizim İzmir’de futbol çok sevilir. Herkes mutlaka bir takımı tutar, çok da kavga olur, fanatiktir bizimkiler ama ben futbolcuyum, kavga etmek yakışmaz bize. Yolun düşerse birgün İzmir’e beklerim maça gideriz!

Aslında çok zor bir durum. Bir ülkenin en popüler takımları ve onların mücadeleleri dururken, daha az popüler sayılan ve Süper Lig’de bile olmayan iki takımın mücadelesini irdelemek. Yalnız bu daha az popüler sıfatı sanırım bizim gibi hariçten gazel okumaya çalışanlar için geçerli . Çünkü İzmir ahalisine sorarsak popülarite onların aşklarından ibaret. İstanbul takımları, ya da kendi tabirleriyle “Kahpe Bizans” onları hiç ilgilendirmiyor. Onlar sadece sevdalarıyla besleniyorlar. İzmir her ne kadar ülkenin üçüncü büyüğü olsa da metropolleşmenin eşiğinde kalmış bir şehir. Kendine özgü o kadar çok şeyi var ki...

Kurtuluş savaşımızın en acılı şehiriydi mesela İzmir. Bünyesinde barındırdığı gayrı müslim vatandaşların çokluğundan sebep sevimsizce “Gavur İzmir” lakabını da aldı o yıllarda. Aldı ama hiç te haketmedi... Bu işgal yılları aynı zamanda İzmir’de futbolun doğuşu olarak bilinir. Dünya’nın her kesiminde futbolun başlangıcı ve gelişimiyle dolaylı veya direkt mutlak bir etkisi olan İngilizler İzmir’de de ilk futbol kulüplerinden birini kurmuş, Rum ve Ermeni gençlerin kurdukları takımlarla birlikte aralarında ki ilk müsabakaları yapmışlar. Böyle bir ortamda işgale direnişin bir yolunun da futbol olacağına inanan her halk gibi Karşıyaka’lı gençler de satın aldıkları bir topla başlamışlar futbol hayatlarına.
Bir kaç zaman sonra kurdukları düzenli takım İngiliz ve Rum takımlarını mağlup etmeye başlayınca da namı yayılmış tüm Ege’ye. 1912 yılında da resmileştirilmiş “Karşıyaka Muaresei Bedeniye Kulübü” olarak. Renkleri ise çok daha anlamlı Karşıyaka’nın; İşgalin verdiği duygusallık, İslam’ın yeşili ile milliyetçiliğin kırmızısını birleştirmiş ve neredeyse yüz yıla yakın tarihinin ölümsüz renkleri oluşmuş böylelikle...

Evet İzmir ülkemizde futbolun ilk oynandığı şehirdir ama bu durum o yıllarda yerli kulüp sayısının artmasını tetikleyemez bir türlü. Çünkü savaş insanların gündemini yeterince meşgul etmektedir. Dolayısıyla Karşıyaka yalnızdır ve daha o tarihte işgal kuvvetlerinin bulunduğu merkezden uzaklaşarak soyutlamıştır kendini. Bugün hala benzer düşünceyle hareket etmesinin temelini buna bağlayanların sayısı çok fazladır.
Karşıyaka’nın yalnızlığı iki yıl sürer. 1914 yılında kurulan Altay Spor Kulübü o yıllardaki en büyük rakibi olur. Altay 1920’li yıllara kadar gösterdiği başarılarla Karşıyaka’nın bir adım önüne geçse de başarıyı sahiplenme duygusu Altay’ın içindeki grupları birer birer ayrılmaya sevk eder. Bunlardan Güzelyalı ekibi kendi kulüplerini kurma sevdasıyla toplanırlar 1925 yılının Haziran ayında.
İlk kurulan kongrede başkanlığa getirilen Kazım Dirik ve futbol aşığı ekibi işe çabuk koyulurlar. Semtlerinin ismi olan Göztepe o günden itibaren kulüplerinin de adı olacaktır. Çubuklu forma ve sarı kırmızı da efsane renkleri... Göztepe, o yıllarda henüz ezeli olmamış rakibi Karşıyaka gibi misyon sahibi bir kulüp değildir. Öncelikli amaçları sportif başarıdır ve bunu da kısa zamanda yakalarlar. Henüz Göztepe spor kulübü doğmadan bir yıl önce Fenerbahçe’yi misafir eden ve bir de maç yapan Karşıyaka bölgenin en çok tanınan kulübüdür Ancak Göztepe’nin ilerleyen yıllarda hızlı bir şekilde büyümesi ve gelen başarıları onları Güzelyalı’nın semt takımı olmaktan kurtarıp ünlerini ülke sathına yayar... Göztepe ilk şampiyonluğunu kurulduktan 12 yıl sonra alır. Bu dönemde sürekli olarak mahalli İzmir liginde mücadele eder ve Karşıyaka’nın İzmir şampiyonluklarını izler. 1937 yılında dönemin valisinin çıkarttığı ilginç bir kararla Göztepe-İzmirspor, Altay-Altınordu-Buca ve Karşıyaka-Bornova zorunlu olarak birleşerek yeni takımlar haline gelirler. Bu durum hiç hoşlarına gitmese de valinin tayini çıkana dek böyle devam etmek zorundadır ve eder de... İşte Göztepe ilk şampiyonluğunu “Doğanspor” adı altında bu yıllarda almıştır...



Geçen yıllar İzmir’de futbolu kutuplaştırır. Karşıyaka zaten kuruluşundan itibaren belli sebeplerle soğuk olduğu merkezden kulüp anlamında iyice uzaklaşır. Göztepe ise gelen büyük başarıların ardından İzmir’in Karşıyaka’dan arta kalan kısmının tamamını etkiler ve peşine ciddi bir kalabalık takar. İşte rekabetin saikleri böyle başlar Dünya’nın en büyük yirmi derbisinden biri olan “İzmir derbisinde”...


“Göztepe ve Karşıyaka” Birisi hayat tarzından dem vururken diğeri gençliği katili olur, biri 35.5 der diğeri tam 35, biri Göz-Göz’dür diğeri Kaf Sin Kaf(Ksk’nin Osmanlıcasıdır)... Bu liste uzar gider ama ikisinin de yolu müspet bir durumda asla kesişmez... Kamuoyunun sürekli hedef aldığı bir rekabettir; Kanlı denir, vahşi denir, kin dolu denir. Denir de denir... Bir kısmı isabetlidir de bu sıfatların, fakat rekabeti anlamlandırmaya burdan başlamak doğru mudur? İşte orası çok tartışılır. Çünkü temelinde korkutucu boyutlarda yaşanan aşk ve sevgi bazen bu ilk başta saydığımız fiillere dönüşebilir, ama iki tarafın da özünde benimsediği ve söylediği gibi; Olsa olsa bir “Sevda Masalıdır”. Hani dışarı çaktırmadan içerde yaşanan sevdalardan...


Rekabetin, daha doğrusu nefretin temeline inilirken bir çok farklı durakda durulur. Hep önemli bir zıtlık arasak da maalesef bulamayız. Dini mücadele değidir, siyasi ya da coğrafi de... Çıkan sonuç şudur: Bir kentin iki yakası birbirlerinden nefret etmek için önemli bir sebep aramazlar, tam tersine bitmek tükenmek bilmeyen yüzlerce hatta binlerce hikaye vardır savaşı başlatan. İçkiyi fazla kaçıran Karşıyakalıların Güzelyalı semtine gidip hacetlerini orada gidermeleri. Güzelyalı’dan geçen Karşıyaka otobüslerinin camsız seyahat etmesi, Karşıyaka çarşıda yalnışlıkla paltonun içinden gözüken sarı kırmızı bir kaşkol, ya da Alsancak stadında Göztepe’nin bir maçından hemen önce yakında ki Atatürk spor salonuna basket maçı için gelmiş Karşıyaka taraftarları. Yolda, otobüste, vapurda, berberde, camiide... Kısacası sosyal hayatın herhangi bir parçasında karşı karşıya gelmeleri katıksız sebep sayılabilir, açık konuşmak gerekirse bu yönüyle İstanbul derbilerini bile geri de bırakır...
İki kulüpte çok güzel ve ciddi tribün organizasyonlarına sahiptir, Göztepe “Yalı”, Karşıyaka’da “Çarşı” grubuyla önderlik eder tribünlere. Birbirleriyle bir araya geldikleri ender zamanlar pek hayırlı sonuçlar vermez. Karşıyaka, en başta da söylediğimiz gibi İzmir’den soyutlandığı için biz İzmir’li değil Karşıyakalı’yız der. İzmir’in plaka kodu 35.5 olarak değiştirilir ve herkes bilir ki 35.5 Karşıyaka’dır. Buna karşılık Göztepe saf bir İzmir milliyetçiliği göstererek “tam 35” sloganını dahil eder bünyesine. İki takımın birbiriyle maçının olduğu gün İzmir’de olağan üstü hal ilan edilir. Anneler çocuklarını sıkı tembihlerle okula yollar, maksat dikkatli olmaktır. Stada yakın çevrelerden geçmemek adına güzergahını dahi değiştiren vardır. Tedirginlik had safhadadır yani. Aşıklar içinse o gün bayramdır, hem aşkını görebilecektir hem de düşmanını önce dışarda kendi, sonra içerde takımı alt edecektir, en azından öyle hayal etmiştir. Kazanılan ya da kaybedilen maç sahada kalır, maçtan önceki mücadelenin ikinci yarısı maçtan sonra başlar. İşte o maçın kazanını da kaybedeni de yoktur. Bundan sonra da hiç olmayacak. 2003 yılında bir Karşıyaka taraftarının hayatını kaybettiği TSYD kupası maçında, ya da oynanan bir çok maçta meydana gelen onlarca olay ve birarada yaşayan kardeş iki halkın gereksiz acıları...

Her mücadeleleri böyle anılmaz elbet. 1981 yılı... ikinci lig şampiyonluğu için çekişilen o meşhur yıl, sondan bir önceki hafta karşılaşan düşman kardeşler ve statda ki altmış bini biletli, ama koltuksuz tribünler ve stadın kalabalık kavramını çoktan geçtiğinden sebep yapılan yorumla seksen bin seyircinin takip ettiği, o İzmir tarihinin belki de en önemli maçı. Bir Dünya, bir de Türkiye rekoru kırmış bir maç. O günkü resmi kayıtla Dünya’da, bir ikinci lig maçında ki en yüksek seyirci sayısı bu maçtadır ve henüz bu rekor kırılamamıştır da... Türkiye liglerinin ise en yüksek seyirci sayısına ulaşmış maçıdır.

Hemen her satırda belirttiğimiz gibi iki takım taraftarlarının da beslediği, sevgiden öte birşeydir... Örneğin Göztepe 2003 yılı itibarıyla her yıl bir küme düşerek amatör ligde bile mücadele etmesine ve Karşıyakalılar’ın ezeli rekabetin bitmesi adına çarşıda döktükleri lokmaya rağmen her maçına binlerce kişi gelir ki bu da ayrı bir rekordur amatör küme için. Deplasmanlarda bulmakta zorlandıkları tel örgüyle çevrili sahalar(Stad değil saha diyor kendileri) bile durduramaz onları. Yüzlerce sarı kırmızı çevirir o tel örgülerin etrafını. Çünkü isyanlarında anlattıkları gibi; Ant içmişler, ıssız kuytu köşelerden mutlaka dönecekler!
Karşıyaka ezeli rakibinin amatör kümede oynamasını her ne kadar sevinçle karşılasa da uzak kalmış olmaları onları mutlaka derinden yaralamıştır. Yoksa aralarında oynanan voleybol maçlarına ilginin boyutu bu kadar büyük olmazdı muhtemelen. Karşıyaka'nın bu sezon deplasman yolundan elim bir şekilde kaybettiği tribün emekçisi "Özgür" için Göztepeliler "Acınız acımızdır" pankartı açarak cenazeye katılırlar. Yani dediğimiz gibi özlerinde aynı toprağın suyunu içen kardeşlerdir.

İzmirli aşkını ulu orta yaşamaz ama aşkı için yaptığı savaşı da boyalı basın asla kaçırmaz. Renk sevgisiyle değil şiddet yanlısı olmalarıyla anılırlar sürekli. Halbuki irdelenmeye ihtiyaçları vardır sevgilerini haykırmaya. Bizim yapamadığımızı bir İngiliz yapar. Kalkar İzmir’e gelir Dünya’nın bu sayılı derbisini inceler, insanlarla konuşur şiddetin sebeplerini araştırır. Onlardan biri gibi Göztepeliler’le Aliağa deplasmanına gider. Karşıyakalı aşıklarla sohbet eder ve bir kez daha bir yabancı, bizi bize bizden daha iyi anlatır. Çünkü onlar farkındadır İzmir’in iki yakasında Dünya’nın en önemli derbilerinden biri vardır. Biz ilginç bulmasak da, yeri asla orası olmayan bir amatör küme takımının ve rakibinin binlerce insana nasıl da hitap ettiği İngilizlere ilginç gelmiştir. (Danny Dyer’dan sonra sevgili Ali Ece de ziyaret etti KSK tarafını, kendisi de hayran kalmış oralara, fakat bir de Göztepe ziyareti isteriz!).


Birbirine bu kadar yakın olup böylesine düşmanlaşmak ve tribün jargonuyla “harbi rekabete” konu olmak, kural tanımayan sevgileriyle İzmir halkına mahsusdur. Her satırda sürekli yazmaktansa bir defa vurgulamakta fayda vardır; Göztepe ve Karşıyaka “Çok büyük kulüplerdir” büyüklüğü alınan kupa sayısıyla orantılı zannedenlere inat, az kupa almışlardır, çok büyük başarıları yoktur, olsa da mazide kalmıştır. Fakat hitap ettikleri kitleler, hareket kabiliyetleri ve kökleri “büyük” olmaları için fazlasıyla yeterlidir. Alt liglerde kıracak sıra dışı rekor pek kalmadı artık. Sıra Süper Lig’de, işgal yılarının en önemli direniş kalesi Karşıyaka ve 60’lı yılların sonunda Avrupa’yı dize getiren Göztepe bu kudrete ziyadesiyle sahipler ve futbolumuzun onlara çok ihtiyacı var.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Derby Della Lanterna; Genoa-Sampdoria

Ülkemizde oynanan futbolun ekol sahibi olamamasının oluşturduğu beyhude serzenişleri, hatta neye benzediğine bile karar vermekte çektiğimiz güçlükleri artık bir kenara bırakmak gerekli. Çünkü bizim futbolumuz maalesef, henüz ne olduğu belli olmayan, Avrupa’nın her ekolüne yakın olmaya çalışıp aslında olabildiğine uzak olan bir tarzda... Avrupa’ya yakın olduğumuz futbolun yan kollarından biri hep atlanıyor aslında; Taraftarlık ve taraftar kültürü... Bunu Avrupa geneliyle değil ülke bazlı değerlendirmek daha sağlıklı. Zira İngiltere’deki organizasyonla İspanya veya İtalya’yı karşılaştırmak asla doğru olmaz. Biz ruh halimizle, takım sevgimizle, stadyumlardaki anarşi ortamının gelişiminden, taraftar örgütlenmelerinin hiyerarşisine kadar İtalyan taraftar yapılanmalarına çok yakınız. Bunda Akdenizliliğin payının yüzde otuzlarda kaldığını söylemeliyim. Benzerliğin asıl nedeni, grupların bulunduğu sosyal sınıfların getirdiği aidiyet duygusunun stadyumlarda sınıf farkı gözetmeksizin tatmin edilmesidir. Benzer düşünce tarzından yola çıkarak benzer reaksiyonlar göstermeleri de bundandır. Dolayısıyla değişik kültüre sahip ülkelerde insanların derbilere bakış açılarında mutlaka farklılıklar olacaktır. Örneğin İtalya’da ki en büyük derbi hangisidir? Sorusuna bir İngiliz, takımların büyüklüğünden ve mazilerinden dem vurarak Milan-İnter cevabı verecektir. Aynı soruya bir İspanyol’un Roma-Lazio demesi de şaşırtıcı değildir çünkü en çok ünlenmiş mücadeledir başkent derbisi. Bu soruyu bir İtalyan’a sorarsanız beklediğiniz cevaplardan birini alamayacağınızı söylemeliyim. Çünkü İtalyanlar sorunun içeriğini direkt şiddet ve bunun doğurduğu sonuçlarla ilişkilendirerek ülkenin kuzey batısındaki Genoa şehrini ve Sampdoria ile Genoa takımlarının arasındaki mücadeleyi işaret ederler. Tıpkı bir Yunanlı’ya, Türk’e ya da Polonyalı’ya bu derbi portrelerinin içeriklerini anlatıp aynı cevabı alacağımız gibi...

İtalya’da derbi dendiğinde ilk akla gelen maçlardan biridir “Derby Della Lanterna”. “En” sıfatı alacaksa önemli veya büyük yerine şiddetli denmesi tercih nedenidir şehir sakinleri tarafından. Bir liman kenti olan Genoa’yı paylaşan iki kulüp, şehrin iki tarafı olarak, paylaşamadıkları herşeyi de şehrin caddelerinde, sokaklarında çoklukla da ortak olan tek varlıkları olan güzeller güzeli Luigi Ferraris stadında paylaşmaya çalışırlar. Bu genellikle hoş olmayan enstanteleri barındıran bir paylaşım olduğundan ülke genelinde maçtan çok savaş havasının yaşandığı bir mücadeledir.

Derbi portrelerinde genel kuraldır, bir maçın tam manasıyla derbi olması için güzel sebepleri olmalıdır, futbol sahasının dışında veya içinde vuku bulmuş tarihten ileri gelen genel geçerli sebepler... İşte yukarıda bahsettiğimiz biraz daha düşük sosyal profilli mücadelelerde belli bir sebep bulunamaz. Bundan dolayı Genoa derbisinde de geçerli sebepler aramak gereksizdir. Kısaca küçük bir şehirin iki büyük takımının mücadelesi ve onlara gönül verenlerin en büyük kim iddasının geldiği noktadır bu derbi...


Sampdoria Genoa’ya göre biraz daha başarılı ve ön planda gözükse de Genoa kulübü İtalya’nın en köklü takımlarından biridir. 1893 yılında bir grup İngiliz tarafından kurulmuş. İlk ismi de Genoa Cricket & Athletic Club olmuş. İlk yıllarında sadece kriket ve atletizm üzerine faaliyetlerde bulunan Genoa, İngiliz kurucularının isteğiyle formasını da İngiliz milli takımı gibi düz beyaz giymiştir. 1897 yılında ise yine İngilizler tarafından açılan futbol şubesi, iki Torino kulübüyle birlikte İtalya’nın ilk futbol takımlarındandır. 1898 yılında ise tarihte düzenlenen ilk İtalya kupasını müzelerine götürdüler ve isimlerini bugün halen kullandıkları Genoa Cricket & Football Clup olarak değiştirdiler. Birinci Dünya savaşı bitimine kadar üst üste kazandığı şampiyonluklarla İtalya’nın en çok kupa kazanan ekibi haline geldi. Birinci Dünya Savaşına gönderdikleri oyuncularının bir çoğu savaşta hayatlarını kaybedince Genoa’da ligdeki dominasyonunu yitirmiş oldu. Şehirin en başarılı ve gözönünde takımı olmasından dolayı o yıllarda hemen hemen tüm Genoa halkının sevgisini kazandılar. İngiliz hakimiyeti de kulüp üzerinden kalkınca renklerini limanın ve denizin simgesi olan mavi ve savaşta kaybettiklerinin anısına kan krımızısı olarak değiştirdiler.

Genoa 1940’lı yıllara grafiğini iyice aşağıya çekerek gelirken, şehiri ve stadlarını paylaşacakları ezeli rakip Sampdoria bir anda ortaya çıktı. Bu ani ve spekülatif çıkış kentin çalışan kesimine hitap eden Genoa kulübünü yeterince kızdırmıştı. Çünkü Sampdoria’nın hitap ettiği kitle şehirin elit tabir edilen kısmıydı. Bunda kuruluşunun hikayesi de çok etkili tabii ki. Sampierdarenese 1895 yılında Genoa’da kurulan bir futbol kulübüydü uzun yıllar İtalya ve Kuzey liginde mücadele etti, ancak çok büyük başarılar yakalayamadı. İkinci Dünya savaşının hemen sonrasında kentin önde gelenlerinden Piero Sanguineti isimli iş adamı Sampierdarenese’nin şehrin diğer bir küçük takımı Andrea Doria ile birleşmesini teklif etti. Teklif iki taraftan birden kabul görünce Samp ve Doria isimleri birleştirilerek Sampdoria Unione Calcio isimli yeni bir kulüp kuruldu. Takımın renkleri konusunda anlaşılamayınca iki kulübünde renkleri olan mavi, beyaz, siyah ve kırmızı ortak kullanılmaya başlandı. Bu yıllar Sampdoria’nın şehirde popüler olduğu yıllardı. Özellikle kentin ileri gelenleri maç günleri toplantılar düzenliyor ve takım için yardım toplanıyordu. Sampdoria bu sebepten dolayı zengin kulübü olarak anılmaya başlandı. Bu durum kentin asıl büyük takımı Genoa’yı ve taraftarlarını çok rahatsız etti, çünkü onlar maddi imkansızlıklardan sebep Serie B nin yolunu tutmak üzerelerken kimse yardım elini uzatmamıştı... Genoa bu durumdan karlı çıktı demek çok doğru olmaz zira bütün maddi güçlerini kaybetmişlerdi fakat fakir halkın özellikle liman çalışanlarının büyük desteğini alarak ciddi bir kitleye hitap etmeye başladı. Bugün hep söylenen liman patronları Sampdorialı, işçileri ise Genoalı’dır sözü o günlerdeki bu gerçeklere dayanıyor...
İki takım ilk mücadelelerini 1946 yılında yaptılar ve bu maçı yeni kurulmuş olan Sampdoria 3-0 kazandı. Uzun süre devam edecek olan Sampdoria hakmiyetinin temeliydi aynı zamanda bu karşılaşma. Sampdoria ekonomik olarak güçlü olmanın avantajını çok iyi kullandı ve sportif anlamda hep daha başarılı oldu rakibine oranla. Özellikle 1982 yılında iş adamı Paolo Mantovani tarafından satın alınınca altın yılları da başlamış oldu. 1989 yılında kazandıkları Kupa Galipleri kupası, ardından Serie A şampiyonluğu ve takip eden sezon Wembley’de Barcelona ile oynayıp uzatmalarda kaybettikleri Şampiyonlar ligi şampiyonluğu... Sampdoria bu başarıları kutlarken Genoa Serie B ve Serie A arasında gidip geliyordu. Yakın zamanda ne ligde ne de İtalya kupasında başarı yakalayamadılar. Sadece 1991 yılında oynadıkları UEFA kupası yarı finali başarı sayılabilecek unsurlardandı.

Ancak Genoa bir türlü kazanılmayan sportif başarıları her zaman sineye çeken ve sadece sevgisini takımına yansıtan bir taraftar kitlesine sahip. Çok az bilinmesine rağmen İtalya’nın en çok taraftara sahip dördüncü kulübü. Ülke genelinde bir milyondan fazla taraftarı olduğu biliniyor. Genoa şehiri dışında özellikle Güney İtalya’da taraftarları var. Ayrıca çok başarılı bir kulüp olmamasına rağmen Amsterdam, Buenos Aires, New York ve Tokyo gibi şehirlerde yurtdışı fan kulüpleri de olan bir takım. Sadece Genoa maçlarını ünlü kuzey tribününden izlemek için şehiri ziyaret eden futbol turistlerinin sayısı hiç de az değil ayrıca... Kulüp yönetimi bu sebepten dolayı 12 numaralı formayı taraftarın olduğuna inanarak hiç bir futbolcuya giydirmiyor. Fakat Genoa seyircisi fanatizmin doruklarında gezmekten kendini alamıyor bir türlü. Şımarık tabir ettikleri bisikletçi lakabını taktıkları Sampdorialılar ise tahammül edilemezler sınıfına giriyor onlar için. 1974 yılında karşılaştıkları bir İtalya kupası maçından hemen önce Sampdoria tarafatarlarının toplu halde yemek yedikleri lokali maçtan önce basan Genoalılar Sampdoria taraftarlarından birini silahla öldürdüler onlarcasını da ağır yaralayarak tarihe “Liguria baskını” olarak geçen kanlı gecenin mimarı oldular. Bu olaydan sonra büyük cezalar alan Genoa bir çok maçı boş tribünlere oynamak zorunda kaldı. Sampdorialılar uzunca süre olayın şokundan kurtlamadılar ancak 1995 yılında bir Milan deplasmanında dövülerek öldürülen Genoa taraftarı Vincenzo Spagnolo’nun ardından, intikamımızı aldınız ve teşekkürler Milan yazılı pankartlar açtılar. Bu nefret artık kanıksanmış bir durum. Örneğin normal bir günde dahi Sampdoria kaşkoluyla liman bölgesinde gezemezssiniz, rekabet hatta düşmanlık sosyal hayatta da buram buram kokar yani...Genoa ve Sampdoria gibi sportif başarıları az olan iki kulübün rekabeti saha içinde değil maalesef sürekli olarak saha dışında sürüyor çünkü sportif rekabet yaşayacakları arenayı bulmakta zorlanıyorlar. Uzun aradan sonra bu yıl Serie A’da buluştu iki düşman kardeş. İtalya yeniden ülkenin en önemli derbilerinden birini izlemek için sabırsızlanıyor...

Derbiler haftası

Real Madrid-Barcelona: 2 Mayıs Cumartesi. 21.00









Genoa-Sampdoria: 3 Mayıs Pazar 21.30




Beşiktaş-Fenerbahçe: 3 Mayıs Pazar 20.00

30 Nisan 2009 Perşembe

Savaş tanrıları Berlin'de! Olympiakos-Panathinaikos

Bu derbi portresi futbol tabanlı olsa da yazma veya hatırlatma amacımız yarın oynanacak Euroleague Final Four'udur. Yunan basketboluyla sınırlandırılamayacak derecede büyük olan iki kulüp kozlarını Berlin'de paylaşacak. Öncelikle maçın Berlin'de olması yabancı nüfusu açısından şehrin ikincisi konumundaki Yunanlılar'ı sevindirdi. Euroleague yetkililerini ise tedirgin etti, sebepleri aşağıda...


2001 yılının Nisan ayı... Atina-Pire otobanında yol alan bir otobüs, bir grup insan tarafından yola koyulan bazı engellerle durduruldu. Bu kovboy filmlerindeki posta arabası soygunlarını hatırlatan sahnenin aktörlerinin amacı elbette soygun yapmak değildi. Ama bu insanları otoban ortasında korumalı bir otobüsü durdurmayı tetikleyen sebep neydi...

1930 yılının Haziran ayı... Bükreş’ten Atina’ya gelen ve şehire henüz giriş yapmış olan otobüsü yolda bir insan kalabalığı karşılıyor. Otobüs durduruluyor ve içindeki insanlar aşağıya indiriliyor. Bu otobüs, 8-1’lik Romanya mağlubiyetini alan Yunan milli takımının otobüsü. Oyuncularının iki tanesi hariç tamamının Olympiakoslular’dan seçilmiş olmasını bu mağlubiyete bağlayan Panathinaikos taraftarları, futbolcu ve yöneticiler dahil tüm milli takım kafilesini tartaklıyor...

71 yıl sonra Pire yolunda durdurulan otobüsün sırrı da bu... Sebep bu olayla benzerlik göstermese de amaç aynı. Yani rakip oyuncuları sindirmek, hatta açıkçası onlara zarar verebilmek... 71 yıl öncesiyle tek fark, içerdekilerin ve dışardakilerin yer değiştirmiş olması. Otobüs Panathinaikos’lu sporcuları taşımakta, dışardakiler ise fanatik Olympiakoslular... Camlar kırılıyor, oyuncular tartaklanıyor, polis müdahele ediyor... Atina’da doğal karşılanan görüntüler tekrarlanıyor...
1930 yılındaki olay, doğurduğu sonuçlar açısından bir milattı... Helen halkının, post-modern dönemde edindiği tutkuları, savaş meydanlarında bastırması Grek medeniyetinin daha da önemlisi Akdenizliliğin bir gereği idi. Modern dönemlerde bastırılacak duygular elbette savaşlar olamazdı. Zira gelişen Dünya, global bir barış sürecindeydi 2. cihan harbi sonrasında... Milattan kastımız; Yunan insanının tutkusuna olan bağlılığını, yeşil sahalarda rakiplere nefret olarak yansıtmasının miladı... Futbol savaşının miladı... her şeyin ötesinde, dünya tarihine damga vurmuş bir spor rekabetinin miladıdır...

Dönelim tekrar 1930 yılına ve doğurduğu sonuçlara... Yaşanan bu otobüs olayının bir hafta sonrası iki takım Atina’da karşılaşacaklardı. Maçtan saatler önce on bin kişi tribünleri Yunan tabiriyle “sardunya yaprağı” gibi doldurmuşlardı. Bu rakam, dönemin stad kapasitesi ve spora olan ilginin yaygınlığı gözönüne alındığında ciddi bir rakamdı. Aslında herkesin amacı bir hafta önceki olayın getireceklerini yerinde görmekti. Maça İtalyan bir hakem getirilmişti, çünkü, hiç bir Yunan hakeme güvenilmiyordu. Bu maçı Panathinaikos 8-2 gibi müthiş bir skorla kazandı. Bu sonuçla rövanş için avantaj yakalamanın yanında, milli takıma tepkilerinde ne kadar haklı olduklarını ıspatladılar. Ama yaptıkları eylem ve milli takım oyuncularının tartaklanması, bir yerlerde birilerinin canını sıkmıştı... Panathinaikos taraftarları bir hafta sonra Aris maçı için teknelerle Selanik’e giderken hemen peşlerinden yola çıkan bir kaç tekne de Aris’i desteklemeye giden Olympiakoslular’ı taşıyordu. Limana geldiklerinde gemilerden aynı anda inen taraftarlar, karşı karşıya geldiklerinde aralarındaki kavga dövüş tarihi yazılmaya başladı... Hemen ertesi hafta Pire’de oynanacak olan 8-2’nin rövanşı için Pire emniyeti Panathianikos taraftarlarının can güvenliğini garanti edemeyeceğini açıklıyordu. Maç tehir edildi ilerleyen bir tarihe.

Futbolun baharı dediğimiz otuzlu yıllar... Dünya’nın oyuna yeni yeni alıştığı yıllardı. Bu dönemde yukarıda bahsettiğimiz olaylara rastlamak neredeyse imkansızdı. Ülkemizde bile yanyana maç seyredilen ve henüz kötü tezahüratın bile ayıp sayıldığı dönem... Dolayısıyla hemen yanıbaşımızda, İşgalinden yeni kurtulduğumuz ülkenin başkentinde yaşananlar kimsenin anlayabileceği şeyler değildi. Ama Yunan halkı anlıyordu... Yaşadıkları ekonomik çalkantılar belli farklılıklar yaratmıştı halk arasında. Özellikle başkent Atina kozmopolit yapısı itibarıyla bir çok insan portresini içinde barındırıyordu. Şehirin merkezi daha elit kesime ev sahipliği yaparken kent dışı, yoksul semtlerden ibaretti. Dolayısıyla bu semtlerin Atina merkezine ve insanına bakış açısı çok hoş değildi. “Pire”de bu sınıfa giren ama diğerlerinden farklı olarak bir limanı olan ve buna rağmen dışlanan bir bölge idi... Bu züppe kentten intikamlarını almak için bir yol bulmalıydılar çok geçmeden de buldular. Bir futbol takımı kurup Atinalılar’ı yeneceklerdi. Ama Atina’nın zenginleri kendi futbol takımlarını 17 yıl önce kurmuştu...

1908 yılında bir binicilik kulübünde sporculuk yapan aristokrat ailelere sahip üç genç, biniciliği bırakarak bir futbol takımı kurmaya karar verdiler. İlk isminide “Podosfairikos Omilos Athinon”(Atina Futbol kulübü) koydular. Ancak kulüp ilk yıllarda çok önemli mücadeleler yapamadı çünkü henüz ülkelerinde futbol yaygınlaşmamıştı ve çok fazla takım yoktu. 1911 yılında bugün sahip olduğu renkleri edindiler ilginç bir tesadüfle. İstanbul’dan gelen Yunan asıllı Türk “Michalis Papazoglu” İstanbul’da mensubu olduğu Kalamış menşeili “Chalkidona” takımının renkleri olan yeşil beyazı ve armasındaki yoncayı bu takıma adapte etti. Bu şahıs aynı zamanda iyi bir atlet olmakla beraber Türkler'e futbolu öğreten adam olarak biliniyordu… Sonuç olarak bu en köklü Yunan kulübüne renklerini ve armasını hediye eden şahıs, bir kaç yıl sonra büyük bir savaşa girecekleri Türk milletinin bir ferdi idi… Kulüp 1924 yılında bir isim farklılaştırmasına giderek ismini “Panathinaikos Athliticos Omilos” yani PAO (Panathinaikos atletizm kulübü) olarak günümüzde kullanılan haline getirdi… Ezeli rakibinin kuruluşunu beklerken, tam anlamıyla vakit öldürdü PAO… Yurt dışında bir kaç maç yaptı, ülkede kurulan beş takımlı ligde oynadı, hatta şampiyon oldu ama bir türlü gereken rekabet ortamı yaratılamadı 1925 yılına kadar…
Bu yıl Pire’de konuşlanmış olan “ Pire futbol kulübü” ve “Pire fan kulübü” artık güçlerini birleştirip başkentin merkezine yolculuk yapmaya karar vermişlerdi. Liman işçisi bir kaç gencin önayak olduğu bu organizasyon başarıyla sonuçlanmış, kulübün ismi de Olimpos dağında yaşadığına inanılan tanrıların, desteğini manevi olarak alabilmek ve spor ruhunu yansıtabilmek amacıyla “Oliympiakos” olarak verilmişti. Atina’nın ezilen kesimi artık bir kahramana sahipti ezebilmek için…


Olympiakos’un kuruluşunun ilk yıllarında bir kardeş bulmuşçasına sevinen PAO, sürekli olarak birlikte hareket ediyordu Olympiakos’la. Helen futbol federasyonunun kurulduğu yılın hemen ertesinde küçük kardeşleri AEK’yı da alarak protesto ettiler federasyonu ve üçü aralarında maçlar yaparak mini bir lig oluşturdular. İlk başlarda Panathinaikos düşmalığı had safhada olan Olympiakos ve Pire halkı, başkentin önemli bir parçası haline gelmelerinden dolayı mutlu olmuşlardı, önemli hissediyorlardı kendilerini ve askıya almışlardı kinlerini. Ta ki 1930 yılındaki başta anlattığımız o talihsiz olaylar zincirine kadar... O gün itibarıyla artık Yunanistan’da bir Olympiakos ve Panathinaikos gerçeği vardı yıllar yılı değişmeyecek...

Şehir yıllarında etkisiyle globalleşti ve bu iki takım da birer dev haline geldi. Artık ne peşlerinde koşturan liman işçilerinin çocukları, nede aristokrat aileler kalmıştı. İsimleri Avrupayı aşmış, milyon dolarlık bütçeleri olan kulüplerdi. Ama 77 yıl önce başlayan kin hiç bitmedi, tam tersine sürekli olarak gelişti. Atina’da doğan her çocuk bu nefretle büyüdü ve taraf oldu. Rekabeti filizlendiren etken yıllar önceki “zengin fakir” çekişmesi gibi görünse de artık ortada bu kavramlar olmadığından dolayı, rekabet kanıksanmıştı . Bundan dolayı sorulan taraftarların bir çoğu neden zıtlık içinde olduklarını dahi bilmiyorlardı. Onlar için rakip, sadece nefret edilecek, aşağılanacak yeri geldiğinde de şiddet uygulanacak bir düşmandı. Sosyal anlamda ülkede yaşanılanlar diğer dünya rekabetleri ile belirgin bir şekilde ayrılıyordu. Dini, siyasi ya da coğrafi bir çekişme asla değildi bu. Sosyal hayatın her anında içiçe yaşıyorlardı. Bu anlamda ülkemizde yaşanan rakabet örnekleriyle paralellik arz etmekteydi. Aynı okullarda okuyorlar, aynı kilisede ibadet ediyorlar, aynı işyerlerinde çalışıyorlardı. Daha ötesi Pek çok canlı örneği olduğu gibi PAO taraftarı bir babanın Olympiakos’lu oğlu olabiliyordu yada tam tersi...

Avrupa’nın en organize tribün gruplarına sahip olan bu iki takım taraftarları, sosyal yaşamdaki birarada yaşama geleneğine stadyumlarda dur dediler. Son yıllarda çok sayıda saldırı, yaralama hatta ölümle sonuçlanan vakalardan dolayı iki takım taraftarlarını birbirlerinin stadına gitmesi yasaklandı. Stadyumlarda kullandıkları kapı isimleriyle anılan Panathinaikos’un “Gate 13” ve Olympiakos’un “Gate 7” taraftar grupları bu olayların başrol oyuncularıydı. Bu gruplar stad çevresinde gerekli gayrı resmi güvenlik önlemlerini almaktan tutun, futbolcular ve yöneticilerle işbirliği içinde bulunmaya kadar geniş bir alanda faaliyet gösterirler...Rakibe olan nefret, kendi takımlarına olan sevgiden daha ateşlidir. Yaptıkları tezahüratlarda rakip takıma küfür edilen bölümlerde her zaman daha fazla ses çıkar!



Rekabetin anayasası lig şampiyonluğudur. Burada Olympiakos’un bariz bir üstünlüğü olduğunu görürüz. Son onbir yılda sekiz tanesi üstüste olmak suretiyle on tane, toplamda da otuz beş lig şampiyonluğuna karşın Panathinaikos’un aldığı ondokuz şampiyonluk bu farkın açık göstergesidir. Buna karşılık Panathinaikos Avrupa başarılarıyla övünse de aralarındaki rekabet sadece ülke bazlı sonuçlarla ölçülebilir. Buna, 2004 yılında Avrupa şampiyonu olan Yunan milli takımı ile ilgili yorumlara Gate 7 taraftarlarının bir Panathinaikos galibiyeti kadar sevinmemiş olduklarını beyan etmeleri en güzel örnektir... Yunan futbol tarihinin en iyi kalecilerinden biri olarak gösterilen Nikopolidis’in Olympiakos’a transferi taraftar gündemine girmiştir. Gate 13 bir sonraki maç boyunca Nikopolidis’i protesto eder ve ağır küfürlü tezahüratlarda bulunur... Onlar için rakip takım forması giyen bir futbolcu takımını ve formasını satan bir aşağılıktır...
Derbi, Olympos’un tepesinde oturan tanrıların birbirleriyle savaşlarına benzetilir. Şiddetli ve ölümsüz... Karaiskaki yada Apostolos Nikolaidis iki kulübün tarihinde önemli yerlere sahip insanların isimlerini verdikleri bu stadlar, savaşın kaleleridir ve kaleye yaklaşan düşmalara hoşgörü maalesef gösterilmez. En başta yazdığımız gibi, Atina alışmıştır bu görüntülere. Ve artık tüm Dünya biliyordur “Antik Yunan”’da savaş tanrılarının hala yaşadığını...

24 Nisan 2009 Cuma

El classico Kolombiya

River Plate'nin tribün lideri (Adrian Rousseau) insanın facebookta arkadaşı olunca Latin tribün ahalisinden gideni geleni pek eksik olmuyor. Özellikle geçen haftaki Superclassico sonrası epey bir arkadaş edindim, zira Adrian'ın duvarında kocaman Boca-River yazım vardı İspanyolca olaraktan. Bu arkadaşlar pek beğenmişler taa Türkiye'den gelen bu ilgiyi ki Kolombiyalı bir vatandaş mesaj attı bana. Bu hafta ülkelerinin en önemli derbisi El classico lakaplı Santa fe-Millonarios maçı oynanacakmış, bilgin olsun dedi... Ben de merak ettim oturdum araştırdım hem enteresanlığından hem de Kolombiyalı kardeşime jest olmasından sebeple...
Efendim aslında iki kulübün tarihi birbirine çok yakın. Kuruldukları yerler birbirinin dibi desek yeridir. Zaten aynı stadı "El Campin" dedikleri Nemesio Camacho stadını kullanıyorlar(burada da Milan-Inter misali farklı isimle stada hitap etme durumu söz konusu). Bogota'da konuşlanan iki takım bildiğiniz Dünya derbilerinde alışılagelmiş tüm dinamiklere sahipler. Biri mavi diğeri kırmızı, ikisi de birbirinden şiddetle nefret ediyor, Güney Amerika derbilerinde son zamanlarda gayet yaygın olan(aslında hepsinin temeli River ve Boca) Simpson ailesi temalı rakibi iğneleyeci hatta aşalağıyıcı pankartları kullanıyorlar, maç günü birbirleriyle karşılaşmaları pek de hayırlı olmuyor(unutmayalım orası Kolombiya), bazen gördüğümüz tüm derbilerden daha şiddetli ve ölümlü olaylara neden olduğu biliniyor. Sevgili arkadaşım Girardot'a göre birbirlerinin gerçekten ölmesini isteyen taraftar gruplarına sahipler(bu çok da yabancı bir istek değil bize). "Millonarios" ismi River'ın lakabı olmasından sebeple yabancı değil kulağımıza. Zaten organik bir bağ var River ile aralarında, taraftar grupları ortak çalışıyor, Superclassico'ya destek oluyorlar vs. Alfredo Di Stefano'nun da River'dan Millonarios'a geçtiğini hatırlayalım. Millonarios'un Commandos Azules Distro Capital isimli bir taraftar grubu var. aslında horoz olan sembolleri aynı kardeşleri River gibi tavuklar olarak değiştirilmiş Santalılar tarafından. Düşman Santa'nın sembolü ise aslan.

Ben şahsım adına Millonarios'u desteklemek için birkaç neden buldum kendime; River'ın gönüldaşı olmasının yanısıra kalesini Oscar Cordoba'nın koruması yeterli oldu. Cordoba'yı onlar da bizim gibi çok seviyorlar, ve Beşiktaş'ı onun sayesinde tanıyorlar. Bu arada Mondragon eski bir Santa fe oyuncusu dolayısıyla ismini anmamaya çalıştı kendileri. Türkiye'de de iki rakibin ve önemli bir derbinin tarafları olmaları gerçekten güzel bir tesadüf sanırım...

Derbilere sevgimiz ve saygımız büyük, dolayısıyla buna da kayıtsız kalamazdık. Kimi ne kadar ilgilendirir bilmiyorum ama Santa Fe-Millonarios maçı yarın oynanacak...

18 Nisan 2009 Cumartesi

Kanlı tango; El Superclasico

Ulusların coğrafik, ekonomik ve sosyo kültürel özellikleri, yaşamlarının her alanında davranış ve yaşayış biçimlerini etkiler. İnsanlar ait oldukları toplumların koşullarına uymak zorundadırlar. Bir ulus için çok önemli olan bir olgu diğer biri için önemsiz veya sıradan olabilir...

İşte futbol kavramı bunlara en güzel örneklerden biridir. Dünya nüfusunun % 80’nini yakından ilgilendiren bu spor olayı, bazı toplumlarda çok farklı algılanmaktadır. Kimi ülkeler sadece hobi olarak bakar, kimisi taraftar olarak hafta sonlarını stadyumlarda geçirir. Kimilerinde ise 365 gün 24 saat etkisinden kurtulunmayan kurtulmak istenmeyen, yenen yemek, atılan adım, alınan nefes gibi bir yaşam biçimidir. Tıpkı Amerika’nın güneyindeki çılgın futbol ülkesi Arjantin’de olduğu gibi.
Güçsüz ekonominin, güçlü ülkelerin kıskacında eridiği bir ülkedir Arjantin. Halkın büyük bölümünün sefalet içinde maddi zorluklarla mücadele etmesi, zengin fakir farkının uçurumlar kadar büyümesi, insanların sosyal hayatlarını mutsuz geçirmesini sağlamıştır. Mutlu olabilmek için aranan neden stadyumlarda bulunmuştur. Özdeşleştikleri takımlarıyla beraber hareket etmeye başlar insanlar, hayatlarında hiç olmadıkları kadar başarılı ve mutlu hissederler kendilerini takımlarının bir galibiyetinden sonra...

Koca Arjantin’in futbol kalbi Buenos Aires’te atmaktadır, nitekim ülkenin en büyük ve nüfusun çoğunluğunu kendine aşık eden iki kulübü burada yaşar. La Boca ve Nunez semtlerinin ev sahipliği yaptığı kulüpler Arjantin sınırlarını aşan bir rekabeti filizlendirirler. Boca Juniors ve River Plate, ölümle yaşam arasındaki ince çizgi. Futbolun yarattığı duygu harikası. Birbirlerini yendikleri takdirde, taraftarlarını bir sonraki randevuya kadar, Amerikalı petrol milyonerinden daha güçlü hissetmesini, daha ukala olabilmesini sağlayacak kadar manevi gücü olan bir olgu...
1901 yılının Mayıs ayında La Boca semtinde, beklenin aksine gözlerini dünyaya açan ilk kulüp River Plate olmuş. İsmi Uruguay Arjantin sınırını oluşturan Rio De la Plata’nın İngilizce’ye çevrilmesinden oluşuyordu. 1923 yılında La Boca semtini terk ederek şehrin kuzeyine Nunez’e taşındılar, bu yıllarda yaptıkları bazı transferlerde altınla ödeme yapmaları onlara “Los millonairos” (milyonerler) lakabının takılmasını sağladı. Forma rengi ilk kurulduklarında düz beyazdı ancak maç yaptıkları diğer beyaz takımlardan ayrılmak adına formalarının önüne çapraz kırmızı çizgi çekerek günümüzde halen kullandıkları formaya kavuştular.

Gelelim ezeli rakip Boca’ya, 1905 yılında kurulan ekibin kurucuları İngiliz İtalyan ve Arjantin’li gençlerin bulunduğu çok uluslu bir grup. Özellikle gruptaki İtalyan’ların Cenova kökenli olması sebebiyle Boca, “Xeneize” yani Cenovalı’lar lakabını almış. Takımın renklerini belirlemek de zorluk çeken bu grup limana gelecek ilk geminin bayrağındaki renkleri takımın renkleri yapmaya karar vermişler. Limana gelen ilk gemi bir İsveç gemisiymiş ve Kulübün renkleri de Mavi-Sarı olmuş böylelikle...
















Ezeli rekabetin ilk tohumlarını atan olay River’ın Nunez semtine taşınmasıdır. La Boca’nın kenar bir semt olması dolayısıyla, milyonerler lakabını haketmek için semt değiştirir Riverlı’lar. Bu zaten sosyal patlamanın çok yakın olduğu ülkede, zengin fakir ayrımı yapıldığı iddasıyla ayağa kaldırır fakir Boca’yı, bir düşman gibi bilenirler River’a. Buna karşılık River artık zengin takımıdır küçümser Boca’yı bulundukları fakir mahalleden dolayı... Pis koktuklarını ima ederek “Bosteros” ya da Les Puercos(Domuzlar) lakabını takarlar Boca’ya. Savaş başlamıştır. River taraftarı uzunca bir süre La Boca civarına uğrayamaz bu da River’ın “Gallinas” yani tavuk ismini almasına sebep olur ( Beşiktaş’lı taraftarların Fenerbahçe’lilere açtırdığı “Cobarde Gallina Ortega” pankartı River’lı Ortega’ya, Boca’yı ve Arjantin’i yeterince hatırlatmıştı.)
Zenginle fakirin mücadelesi derler bu derbi için. Ama milyonlarca taraftarı olan iki kulüp için zengin fakir ayrımı yapmak sadece popülistlik olur. Bunu söyleyenlere, fakir Boca’nın milyoner başkanını ve ya Zengin River’ın Los Borrachos del tablon grubuna ait taraftarlarını göstermek gereken cevabı verecektir...
Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.
Maçtan günler önce maçla ilgili haberler çıkmaya başlar medyada, her dakika her saniye olabilecek herşey mercek altına alınır. Ülkenin çok az bir bölümü o hafta maç olduğunu bilmez. Dünya’nın en güzel oyunun, en sıcak saatleri mavi sarı ve kırmızı beyaz renklerle El Monumental’de ya da Çikolata kutusu La Bombonera’da yaşanır. Maça haftalar kala başlar taraftar hazırlıklara, amaç takımı deplasmanda en iyi şekilde temsil edebilmek rakibinin sahasında boy gösterebilmektir... Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.
Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu. Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.
Tribünler saatler öncesinden dolar. Bu ülkede 1978’den beri görmeye alıştığımız muhteşem konfeti yağmuru her maçta ziyafet çeker gözlerimize. Yapmak istenilen yegane şey rakipten fazla gürültü yapmaktır. Hele rakip sahadaysanız ve deplasmanda ev sahibinden fazla ses çıkardıysanız bu bir maç galibiyeti kadar önemlidir El Superclassico’da. Diğer latin ve latin kökenli ülkelerde olduğu gibi burada da Classico diye geçer derbinin adı. Ama diğerleri ne kadar uğraşsalar da sadece isimleri benzer bu derbiye, aynı ateşi yakalamak zordur. Çokca zaman bizim medyamız da benzetmiştir iki büyük kulübümüzün rekabetini bu derbiye... Fakat yakından bakınca anlarız öyle olmadığını. Reaksiyon olarak olmasa da, mental olarak üçüncü büyüğümüze yakındırlar...

Boca ile River elmanın iki yarısıdır, biri ekşiyse diğeri tatlı ama hiç bir zaman aynı olmayan. Sadece stadyumlarda değil sosyal yaşamın her anında karşı karşıya gelir ikilinin sevenleri. Yolda karşılaşıldığında ters ters bakılır. Otobüste yakın oturulmaz, çocuğunu Boca’lı öğretmen ve öğrencinin en az olduğu okulda okutmak tercih sebebidir River’lı baba için. Hayatlarının her alanına girer rekabet, giydikleri kıyafetlerinden, içtikleri içeceklere kadar. Boca taraftarı Adidas ürünü giymez Coca Cola içmez. Bir River’lının Pepsi içmeyip Nike giymeyeceği gibi. Çünkü onlar rakiplerinin ürünleridir. Kullanmak futbol dininde günahdır. Aynı dini aynı mezhebi paylaşmalarına rağmen farklı kiliselerde ibadet ederler. Kent merkezindeki bir kilisenin papazının açıklamaları ilginçtir. Maçtan önce River ve Boca taraftarı ayrı ayrı kiliseyi ziyaret ederek takımlarının kazanması için dua ederler. Papaza göre, ikisinin birlikte kazanması mümkün olmadığı için, tanrı hangisini tutuyorsa ona kazandıracaktır. Herkes gidince papaz da tanrının Boca’yı tutuyor olması için dua etmeye başlar... Boca taraftarları öldüğünde kendi taraftar mezarlığına gömülür. Dünya’da sigarası, şarabı, kalemi, iççamaşırı olan kulüpler vardır ama mezarlığı olan tek kulüp Boca Juniors’tur. Kulüp yönetiminin bunu, öldükten sonra küllerinin La Bombonera’ya serpilmesini isteyen taraftarlardan kurtulmak için yaptığı söylenmektedir.
Bu kadar büyük kulüp olmak, en azından olduğunu iddia etmek ispata zorlar tarafları, neden büyüklerdir? Bu soruya yanıt vermek çok basittir. Dünya futboluna hediye edilmiş en büyük yıldızlar bu iki kulübün rahle-i tedrisinden geçmiştir. Boca; Maradona ile herzaman öndedir, Dünya’nın en iyi futbolcusunu bünyesinden çıkarmak kolay kolay başedilecek bir durum değildir. Hele ki o en fanatik taraftarlarınızdan biriyse. Diego Maradona her maç La Bombonera’da alır yerini. Bitmek tükenmek bilmeyen Boca sevgisini bütün tezahüratlara eşlik ederek gösterir. Buna karşılık River’ın Di Stefano’su vardır, oynadığı yıllarda Dünya’nın en iyi oyuncuları arasındadır. Ama yetenek fabrikasında üretim hiç durmaz. Veron, Martin Palermo, Riquelme ve Tevez Boca’da yetişen onlarca yıldız’dan sadece bir kaçıdır. Buna karşılık River; Saviola, Aimar, Salas, Crespo gibi süperstarları sunmuştur futbol sahnesine. İki kulübün tek ortak noktası vardır, ve bir türlü paylaşılamaz. Arjantin’in “Comandante”si Ernesto Che Guevara, iki düşmanın ortak düşünmesini sağlayan tek unsurdur Dünya üzerinde. River “Maradona olabilirsiniz ama Che asla” pankartını çok sever. Boca ise her pankartını onun resimleriyle süsler. Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...
Tribünde ve sahada rekabetin en uç örneklerini verir bu ikili. Her zaman birbirlerinin yok olmasını dilerler tanrıdan. Ama tango, salt bir Arjantin dansı değildir. Tango bir rekabettir. partnerlerin, ayakların ve figürlerin rekabeti. Tango tek başına olmaz, mutlaka bir eşiniz olmalıdır. Bu yüzden River ve Boca her ne kadar birbirlerini hiç sevmeseler de bu en tutkulu tangoyu yalnız başlarına asla yapamazlar...