beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2009 Cumartesi

2010 yolunda Denizli ve Beşiktaş


Hep sorulur ya "sizce şampiyonluk yolunda dönüm maçı neydi?" diye, herkesin kendince cevabı vardır çoğunlukla da doğrudur, ulan hakkaten önemliydi o maç da deriz. Benim de geçen yıl için bence dönüm maçı diyeceğim maç deplasmanda oynanan Gaziantep maçıdır.

Hiç unutmuyorum maçı izlemek için bir arkadaşımızda toplanacağız. Günlerden Cuma, iş çıkışı direkt adrese gideceğim yolda spor radyolarından birini dinliyorum(zaten ben bu spor radyolarını sadece yolda dinliyorum, artık sadece radyo dinliyorum diye yazarsam anlayın ki yoldayım). Maç öncesi yorumlar ve röportajlar falan var stattan canlı. Ligin 2. yarısı yeni başlamış Beşiktaş'ın son iki maçı(Konya-Trabzon) hüsran. Özellikle o kadar puan gerideyken içerde şampiyonluğun en güçlü adaylarından! Trabzon'u yenememek cinayet anlamını taşıyor, bitmek üzere Beşiktaş.

Her neyse tekrar radyodan aktarılan maç öncesi yorumlara dönüyorum. Hayalle karışık hatırladığım bir kaç yorumdan sonra Bağış Erten'i buluyorlar. Ender sevdiğim Fenerbahçeli yazarlandandır kendisi, epey de beğenirim yorumlarını. Tabata'nın yokluğundan dem vurulmasını, "eğer Delgado'nun olmayaışını değil, Tabata'nın olmayaşını sorguluyorsak Beşiktaş için işler iyi gitmiyor demektir" diye yorumluyor ve ekliyor. Beşiktaş'ın dönüm maçı (net kelimeleri hatırlamasam da) ama bence şampiyonluk iddiasını burada bırakır minvalli birşeyler söylüyor. Puan durumu+takımın durumu+maçın zorluk derecesi bir anda gözümün önüne geliyor. Normal şartlarda ağız dolusu küfür edeceğim bu yorum olabildiğine mantıklı geliyor, o anda trafik+kalbim sıkışıyor, bir hüzün senesinin daha arifesinde olduğum aklıma geliyor geriliyorum... 3 kutu düşünürken 6 kutu bira alıyorum ve basıyorum zile...

Maçın ilk 3 dakkasını kaçırmışım, girince çocuklarla da paylaşıyoruz herkesin yüzünde mevcut sebeplerden bir sıkıntı. Küçücük bir odada 8 kişiyiz... 6 biranın 4 tanesini ilk devre içiyorum. İçelim ki unutalım, zira henüz gol yok, olmadığı gibi Antep daha baskın.

İkinci yarı başlıyor, 48 Nobre, 51 Tello! 8 kişi oda da alt alta üst üste. Kalan iki bira da o ara bitmiş. Salondan votka geliyor, yoğun sigara dumanı altında alkole devam, 87 tekrar Nobre ve 3-0. Bu arada alkolün etkisiyle çiçek gibiyim. Sadece sırıtıyorum. Kafayı toparlamam gerekli, puan durumu+şampiyonluktan kopmamak+önümüzdeki hafta maçı vs... Yok olmuyor sırıtıyorum. Fakat Beşiktaş daha sonra 3 hafta üst üste galip gelerek meşhur Sivas maçına çıkıyor, gerisi de zaten malum.



Yazının girizgahı daha da önemlisi bir maç anısı için fazla uzun oldu farkındayım fakat "geçmişini bilmeyen" sözleriyle başlayan meşhur bir atasözü var o yüzden dönemecin ne olduğunu hatırlatmak istedim.

Geliyorum asıl konuya, geçen yıl bu anlattığım maç ikinci yarının üçüncü, ama o dönemin 4. maçıydı(ilk yarının son maçını ikinci devre başında oynatmışlardı). Ernst'in, Yusuf'un henüz geldiği dönemler. O maça kadar tıpkı yukarda anlattığım gibi kara bir tablo var ama o maçla beraber her şey farklılaşıyor. Peki bu yıl ne olacak? Önce başa bir dönemlim


MUSTAFA HOCA BIRAKIYOR!

Öncelikle şunu söylemeliyim. Mustafa Denizli ile ikinci defa anlaşıldığında içimde bir yerlerde bi sıkıntı oluştu. Hocayı sevmediğimden değil de anlaşılma biçimden. Malumunuz hoca sezon sonunda devem etmeyeceğini söyledi başkana. 3 büyük kulübü şampiyon yapmış tek hoca olarak bitirdiği sezonun keyfini Çeşme'de rakı-balık eşliğinde çıkarmak istyordu, artık strese gerek yoktu. Kendince haklıdır hoca bu kararında bence.



Fakat karar anından itibaren yer yerinden oynadı. Demirören'in uykuları kaçtı, Mustafa Hoca giderse ne yapacaktı? Basın+taraftardan tepki gelecekti. Yeni hoca bulunması, adapte edilmesi vs.vs. çok zor geldi başkana. Hemen telefona sarıldı Mahmut Özgener'i aradı "Mustafa hoca gidiyor, lütfen birşeyler yapalım!". Merak etme Yıldırım elbirliğiyle döndürürüz hocayı. Özgener telefonun ahizesini yerine geri koymadan hemen çevirdi numaraları.

Mustafa Denizli'nin kankası Vatan gazetesi spor müdürü İbrahim Seten'i aradı. "İbocum, Mustafa Hoca ayrılacakmış, Yıldırım aradı toparlanalım", ordan Şansal Büyüka'ya giden telefon ve toplanan konsey tacizlere başladı Mustafa Denizli'yi. Gerisi hepimizce biliniyor geldi imza attı. Benim de aklıma zorla ...'dan doğmayacak çocuk aklıma geldi.



Gereksiz panikten zoraki de olsa anlaşma yapıldı ama ben hocanın motivasyonunun ne durumda olduğunu merak edip duruyorum şu anda. Malum Şampiyonlar Ligi oynayacağız kendisinin bu konuda sicili oldukça kabarık, geçen yıl arkasında duran, sezon başında dönmesi için türlü kulis yapan konsey bu yıl yanında olmayabilir. En basitinden İbrahim Seten'le küstüler. Geçen yıl hiç yemediği medya baskısını bu yıl yerse nasıl bir sonuç çıkar?.. Bu baskıyı kaldırabilir mi? Yoksa sezon ortasında yok arkadaşlar olmadı ben Çeşme'ye gidiyorum der mi?

YA BU SENE?



Ben, tüm iyimserliğimle bu yıl başarılı bir sezon geçireceğine inanıyorum Beşiktaş'ın. Transferler çok anormal değil, hatta gereksiz bir ayrıntı olsa da benim önem verdiğim bir hareketi var hocanın. Quaresma gibi bir yıldızın kendisine teklif edilmesine rağmen hocanın "istediğim adam değil" diyerek teklifi geri çevirmesi, sistem üzerine kafa yorduğunun göstergesi. Kadronun genişliği en büyük avantajlarından biri. Daha da önemlisi sorgusuz sualsiz tüm yetkinin kendisinde, istediği oyuncularla oynayacak, yani tüm sorumluluk şu anda üzerinde. Şampiyonluk için gerekli onlarca dinamikten sezon başı için geçerli olanlarının bir çoğuna sahip Mustafa Denizli.

Bu sezon yazının başındaki gibi dönüm maçlarının aktörü olmadan dümdüz bir yolda ilerlemesi bekleniyor Beşiktaş'ın. Fakat şöyle bir gerçek var, geçen yıldan çok daha zor bir şampiyonluk mücadelesi bu. Özellikle de geçen yıl karşılarına çıkmayan bazı engellerin level atlanılan oyun gibi bu yıl karşılarına çıkacağını hesap edersek Mustafa Hoca'nın sinirlerinin çelik gibi olması gerekli. Aralık ayında da Çeşme hiç çekilmez!

26 Haziran 2009 Cuma

Tü-Kaka Demirören!

Mehmet Topuz transferi ülke sınırlarında vuku bulan onlarca hengameli transfer olayının bir kopyasıdır. Bu transfer mücadelesinin tek mağlubu var, o da Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören. Sakın yanlış anlaşılmasın, mağlubiyetinin sebebi Topuz transferinin olumsuz bitmiş olması değil, bu olumsuzluktan gerçekten kendi başarısızlığıymış gibi tepki toplayarak çıkmasıdır.

Bu transfer üzerine çok yazıldı çizildi hatta ben kendi namıma üzerine hiçbirşey yazmak istemediğimi söylemiştim hala da aynı şeyi savunuyorum. Sadece eklemek istediğim şu; kulübü değil futbolcuyu bağlamak ve formasını giymeye ikna etmek, parayı basıp kulübü ikna etmekten çok daha anlamlıdır. Dolayısıyla bu transferin "belli" nedenlerle Beşiktaş aleyhine sonuçlanmış olması hiçç bir şekilde Yıldırım Demirören'i bağlamaz. Dediğim gibi Topuz vakasını geçiyorum, zira konu bununla sınılı kalamıyor maalesef.

Basının "bir darbe de Nihat'tan" başlıklarıyla duyurduğu, üzerinde çok uğraşılan ama ilk etapta gerçekleştirilemeyen Kahveci transferi için, yine oklar başkanın üzerine dönmüştü. "Madem alamayacaktın neden İspanya'ya gittin", "Villareal başkanı açıkladı zaten herhengi bir görüşme olmamış", "ikinci transfer fiyaskosu", "Beşiktaşlı'nın başı önünde" gibi satır başlarıyla medya bir anda Beşiktaş başkanını yerden yere vurmaya başlayıp, Beşiktaş taraftarını başkanına karşı kışkırtmaya, ve başkanı küçük düşürmeye yeltendi.
Üçüncü fiyasko ise Gökhan Zan'ın Galatasaray'a gitmesiydi. Zira Kenan Öner'in unuttuğu varsayılan +1 yıllık opsiyonun uzatılmaması neticesinde Gökhan serbest kaldı, Beşiktaş'tan yıllık fahiş bir rakam istedi Beşiktaş bu parayı vermedi ve Gökhan yine fahiş bir rakamla Galatasaray'ın yolunu tuttu. Bedava gitmesine izin verildiği için yine Demirören beceriksiz, basiretsiz başkan sınıfına koyuldu.

Peki şimdi ne oldu? Söyleyeyim;

Başkan Nihat'la İzmir'de görüştü ve 3 saatte ikna etti. Basınımız bu ikna olayının önemini es geçtiler. Ee nede olsa silahlar gölgesinde belli kişiler eşliğinde alınıp gelinen Topuz transferi zoru başarmak adına daha önemliydi onlar için. "başkan aldı ve geldi" başlıkları Aziz Yıldırım hayranlığı ile süslenirken, Demirören'in futbol tarihimizin en önemli oyuncularından olan Nihat'ı tekrar İstanbul'a getirmesi sönük kalıyordu.



Ülke sınırlarında alınacak en iyi sol bek olan genç İsmail Köybaşı transfer edildi. Fakat transferin güzelliği değil, fiyatı hemen başlıklarda yer buldu. 6.5 milyon euroya malolan futbolcu için verilen paranın çokluğu veya gereksizliği... Sakat Hurmacı'nın 10 milyonu aşkın maliyetine kimse ses çıkarmadı "çıkaramadı". Aksine sakat olduğu haberleri hep sümen altı edildi.

Karşıyaka'nın ve Bank Asya'nın en umut veren genç sağ kanat oyuncusu Rıdvan Şimşek. Muhtemelen şu an 3 büyük takım arasında yapılmış olan en isabetli genç oyuncu transferi, 21 yaş altı milli takımının oyuncusu. Neredeyse satır aralarında duyuruldu transfer haberi...

Ve son olarak Matteo Ferrari Genoa'nın yıldız stoperi kadroya katılmak üzere.

Sonuç olarak görüyoruz ki bu ülkede bazı durumları değiştirmek için, iyi şeyler yapmak yetmez. Çünkü öyle olsaydı Yıldırım Demirören şu anda en çok konuşulan ve takdir edilen başkandı. Ya da yukarıda sayılan transferleri yapan kulüp Beşiktaş değil Fenerbahçe olsaydı koparılacak olan yaygara farklı olurdu.

Yıldırım Demirören'in bu derece eleştirilmesi, küçük düşürülmeye çalışılması, taraftarın önüne başarısız payesiyle atılması tek kelimeyle cinayettir. Kimileri 2000 kişiye imza töreni yaptırırken o 50.000 kişiye 2 kupanın töreni yaptırıyordu İnönü stadında! Bu bile aradaki farkın açık ıspatıdır...

22 Mayıs 2009 Cuma

Beşiktaş Şampiyon ama...

Play off finalinde İzmir Büyük Şehir Belediyesini 3-1 mağlup eden Beşiktaş 2008-2009 Henbol Süper Ligini şampiyon bitirdi. İki takım normal sezonu da puan puana tamamlamıştı...
Bu sezon Beşiktaş'ın hentbol şubesi açısından altın yılı sanırım. Challenge Kupası'nda oynanan yarı finalden sonra zor şartlara rağmen elde edilen bu şampiyonluk tüm Beşiktaşlı oyuncuların akıttıkları terin meyvesidir. Hepsini tek tek tebrik etmek lazım.

Zor şartlara rağmen dedim, çünkü çok değil 3.5-4 ay önce bu takım oyuncuları, antrenörleri, malzemecileri vs.. hiç bir şekilde ödeme alamıyorlardı. Mart ayında 10 aylık birikmiş borçlardan sebep bazı faaliyetler durma noktasına gelmişken başkanın güç bela ayırdığı bütçe ile yola devam edebildiler. Hatta bu dönemde gazetecilik yaptığını sanan aklı evvellerin komik haberlerine bile konu oldular. Fakat sonunda, Amerikan basketbol filmlerindeki klasik zor şartlara rağmen şampiyon olmayı beceren kolej takımları misali şampiyon oldu Beşiktaş. Ancak bu başarının devamlılığı için irdelenmesi gereken çok ciddi konular var.


Amatör Şube Gerçeği

Hiç unutmuyorum bundan bir kaç ay önceydi. Başkan Yıldırım Demirören telegol programına konuk olmuştu. Emeklerine sonsuz saygı duysam da o programa ve yapımcısı arkadaşa hiç ısınamadım. O yüzden başkanı orada görmek biraz hayal kırıklığı olmuştu. Herneyse konumuz bu değil.

Programda konu transferler falan derken Beşiktaş ve bütçesine geldi. Demirören'e göre futbol takımının gelir gider tablosunda sıkıntı yok. Beklentileri gayet güzel karşılıyor. Fakaaat diye bir virgül koyuyor ve ekliyor; "Amatör şubeler belimiz büküyor! Yıllık 10-12 milyon dolarlık bir mali külfetleri var bize" diyor. "Eğer bu olmasa futbol takımı gereken karlılığı bize yaratıyor ama ordan aldığımızı oraya harcıyoruz". Burada eklemek istediğim bir şey var ki gerçekten önemli; Başkan bunları söylerken asla ve asla amatör şubelerin varlığından rahatsız oluyormuş tarzında değil, sadece böyle bir gerçek var ve biz bunu kabulleniyoruz modunda konuşuyordu. Yani onların varlığından değil, durumlarından mutsuz.
Fakat yine de bu noktada eleştirimizi getirelim. Siz eğer kongrede Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkalığına aday olduysanız ve o titri aldıysanız herhangi bir platformda o armanın taşındığı formaları asla ayıramazssınız. Sizin nazarınızda futbol takımı ne ise briç takımı da o olmalıdır. Yoksa ben sadece futbolu yönetmeye adayım diyip öyle bir ayrılcalık isterdiniz kongreden. Üyeler de buna olur verirlerse o zaman çıkıp gerine gerine benim futbol takımım şu kadar lira karda derdiniz. Tabii bu işin hayal boyutu.

Doğru olan Beşiktaş başkanının kulübünü bir bütün olarak ele almasıdır. Eğer amatör branşların maddi sıkıntıları kulüp karlılığını etkiliyorsa o zaman onları karlı hale getirmenin, en azından kendi yağlarıyla kavrulmalarının yolunu bulmak zaten sizin göreviniz sanırım, yanılıyor muyum?

Peki Beşiktaş amatör branşların neden paraya çeviremiyor? Anladığım kadarıyla öncelikli bir sponsor sorunu var kulüpte. Aslında ben sponsorluğu geçtim, Avrupa yarı finalisti, Türkiye Ligi şampiyonu hentbol takımının neden sürekli bir göğüs reklamı yok? Bir çok maçta boş formayla oynarlarken bazı maçlarda Cola Turka reklamını görüyoruz. Voleybolda durum hiç farklı değil. Hadi erkek takımı 2. ligden yeni çıkıyor da bayan takımının neden durumu vahim?

Bakın 2004-05 ve 2005-06 sezonlarında Beşiktaş bayan voleybol takımı, Güneş Sigorta ve Eczacıbaşı gibi takımların hemen ardından geliyordu. Ancak bu tarihte Fenerbahçe'nin Acıbadem Sağlık Grubu ile imzaladığı ana sponsorluk anlaşmasından sonra ezeli rakibine yerini kaptırdığı gibi çok da gerilerde kaldı. Fenerbahçe nihayetinde bu yıl müessese takımlarını geçip şampiyon oldu. M. Ali Aydınlar gibi iyi bir Fenerbahçeli bu misyonu üstlendi ve belki kendi grubunun da hiç kolay yapamayacağı bir reklama dönüştürüverdi sponsor desteğini.

Peki, Beşiktaş'ın böyle bir gücü yok mu? Doğrusunu soralım; Beşiktaş voleybol takımına adını vererek finanse edecek bir şirket bulmak çok mu zor? Yoksa bu Demirören yönetiminin pazarlama zaafı mı? Bence ikincisidir. Yıldırım Demirören'e sormak lazım bir zamanlar Milangaz olarak voleybolun içinde değil miydiniz? Peki bu takımların en azından kendi masraflarını çıkartıp o çok üzüldüğünüz futbol gelirlerine darbe vurmalarını engelleseniz?
Bir başka örnek tekerlekli sandalye basketbol takımından olsun, 2005 yılına kadar olan İzmir Büyükşehir Belediyesi dominasyonunu yıkan ilk kulüp takımı olarak iki yıl üst üste şampiyon olduktan sonra Galatasaray'ın kurulup İzmir takımının neredeyse tüm oyuncularını bünyesine katmasıyla bir anda geri planda kalan takım olmuştur. Ezeli rakip Galatasaray iki yıllık mazisiyle 2009 yılını Dünya Şampiyonu olarak kapatırken, 7 yıllık Beşiktaş takımı onları izliyor. Sebep? Yetersiz transfer ve sponsorsuzluk...
Erkek basketbol takımı ile ilgili meydana gelen Ülker hadisesini, elimde kesin bilgiler olmadığı için yazamıyorum fakat eğer söylenilenler doğru ise, Ülkerspor'un birleşeceği takım Beşiktaş idi. O fırsat da kaçmış...
Sonuç olarak futbol takımının elde ettiği kazançların amatör şubeler tarafından hortumlanmasından en son muzdarip olacak kişinin Yıldırım Demirören olması gerekir. Geçen günlerde Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın adaylığını açıkladığı toplantıdaki bilançolarına gözüm çarptı. Amatör şube gelirleri diye bir bölüm var, yani Beşiktaş'ta amatör şubeler gider kalemiyken Fenerbahçe'de gelir ksımında duruyorular! Hem de genel bütçenin %24'ü gibi dev bir oranla.

Yıldırım Demirören sanırım yolun gerçekten başında. Futbol takımının başarısı odaklı bir anlayışı ancak şampiyonluklar geldikten sonra değiştirmeye başlayacak. Açıkçası bu konuda çok haksızsın diyemiyorum ama amatör branşlara futbol ile birlikte sahip çıkan ilk başkan olma fırsatını kaçırdı. Beşiktaş bu konuda maalesef geride.

17 Mayıs 2009 Pazar

Ankaragücü-Beşiktaş:1-3


Mustafa Denizli'nin son saniye hamlesiyle başladı karşılaşma. Biz gelen kadrolarda Ekrem'i görmüşken sahaya Toraman-Zapo-Gökhan-Üzülmez dörtlüsüyle başladı. Bilgilendirme, Ekrem'in sakatlandığı nedeniyle değişiklik yapıldığı yönündeydi, fakat maç sonunda hocanın açıklamasıyla anladık ki, değişikliğin sebebi Ankaragücü kadrosuymuş. Hikmet Karaman'ın dahiyane(!)3'lü hücumunu Mustafa Denizli bu şekilde karşıladı. İyi de etti.

İbrahim Toraman'ın sağ bek performansı ile başlamak istiyorum. Beşiktaş için en önemli pozisyon alternatiflerden biri haline geldi Toraman'ın o bölgedeki oyunu. Zira elinizde Ekrem gibi oynadığı yeri çok da umursamadan mücadele eden bir oyuncunuz varsa onun alternatiflerini oluşturmak çok önemli hale geliyor. Beşiktaş'ın hücumlarında Holosko içeri katederken sağ kanada hep Toraman destek verdi Ernst ile birlikte.

Beşiktaş'ta özellikle son maçlarda müthiş yardımlaşmalı bir futbol oynanıyor. Sağ kanada bugün Toraman, normalde Ekrem ve Ernst desteği, sol kanada kendini aşan Üzülmez bindirmeleri ve Tello yardımları, orta sahayı Cisse, Ernst ve Tello'nun parsellemesi bence başarıyı getiren etkenler.

Fakat bir takımın bu yolda giderken sorumluluk sahibi yıldızlara ihtiyacı vardır. Beşiktaş bu yıldızı hep Delgado olarak belledi ama Delgado hiç bir zaman o derece parlatamadı kendini. İki yıldır bas bas bağırıyordum, Tello sol açık etiketiyle forma giydiği her maçta en az 25-30 dakikasını orta sahada geçiriyor ve çok da faydalı oluyor diye. Hatta ben Delgado'nun arkasını topluyor diyordum. Bu özelliğini gören Mustafa Hocayı tebrik etmek lazım, çünkü daha önce buna yeltenen bile olmamıştı. Tello inanılmaz bir futbol oynuyor, orta sahada pas dağıtmak tutun, sağ kanattan ve sol kanattan orta yapmaya kadar müthiş bir mücadele sergiliyor. Bence ayakta alkışlamak gerekli hatta artık bu görevi Tello'ya devretmeli...
Yusuf'un performansını haftalardır takdir ediyoruz fakat sol kanatta olmadı. Takımda belki de göze batmayan tek oyuncuydu bugün. dolayısıyla şunu anladık ki, Yusuf sol kanat alternatifi olamaz. Eğer Beşiktaş Tello'yu bahsettiğimiz bölgede değerlendirecekse transfer politikası bile değişebilir.

Beşiktaş toplu hücum edip toplu savunma yapmayı çok iyi yapabiliyor. Bunu bugün fazlasıyla gösterdiler. Özellikle ikinci yarı başındaki Ankaragücü baskısını savunurken bu özelliklerini güzel kullandılar.

Beşiktaş'ın maç kazanmayı öğrendiğini, iyi futbol oynadığını, formda olduğunu vs. hepsini geçelim. Beşiktaş takımında arkadaşlık had safhada. Şampiyonluk için belki de en gerekli dengelerden biri olan bu sinerji o soyunma odasında fazlasıyla mevcut. Bu, saha içindeki ve kulübedeki tüm görüntülerden açıkça belli oluyor. Yedek olan da, sahada olan da aynı motivasyonda ve bence şampiyonluğu getirecek en büyük etkendir bu.
Mutlu son yolundaki en önemli virajlardan birini aldı Beşiktaş. Bir beraberlik opsiyonu olduğunu da gözönüne alırsak iş neredeyse bitti...

15 Mayıs 2009 Cuma

F.Türkiye Kupası 2009 İzmir


"Hava güzel, İzmir, özellikle de Kordon hepsinden güzel" diye başlamak istiyorum. Öncesiyle, sonrasıyla yaşattıklarıyla 2006'daki finalden daha güzel olacağı hiç aklıma gelmemişti açıkçası...


Muhtemelen uçakla gelip şehire en erken intikal edenlerdendik biz. Saat 10.40 gibi İzmir'de 11.00 gibi de Kordon'daydık. Saatin erken olmasından mütevellit iki takım taraftarları da ortak mekanlar kullanıyorlardı, alkol tüketimi ise çoktan başlamıştı. Havanın müthiş sıcaklığı soğuk bira tahriki oluşturduğundan "bu saatte içilmez ya" yalanlarına kendimiz de inanmayıp başladık alkol mesaisine. Bu arada, Erman Toroğlu da gözümün iliştiği bir mekanın bir yanında hiç de öle gözlerden ırak olmayan bir şekilde yudumluyordu bişeyler. Hocam çok cesursunuz dedik, "neden?" diye cevap verdi. Alkol sabahtan alınmaya başlanmamalı işte...


İlerleyen saatler taraftarların mekan farklılıklarını su yüzüne çıkartırken, Fenerbahçeliler'in 2006'ya nazaran sayıca daha üstün olduğu da gözüme çarptı, ancak Beşiktaşlılar klasik bir toparlanma ile Kordon'un bir bölümünü semt pazarına çevirmeyi başardılar. Güzel giden günün bir bölümünde sıcak çatışmaya namzet 1-2 durum olduysa da ortaya çok büyük bir olay çıkmadı... Genel itibarıyla iki takım taraftarları içiçeydi.


Bu arada Fenerbahçe formalı bir İngiliz arkadaşı yakaladık. West Ham taraftarıymış ama burada yaşıyor ve deplasmanlara gelebilecek kadar Fenerbahçeli. Biraz Millwall-West Ham geyiği çevirirken, İngilizler'in bu rekabet konusunda son derece hassas olduğunu da anlamış oldum. Zira elemanın suratına her Millll-Walllll diye bağırdığımızda son derece ciddi bir yüz ifadesi ile "bakın gerçekten düşman olacağız" diyordu, öptük yolladık. Alkolün etkisi ilerleyen saatlerde öptüğüm insan sayısını artırdı sanırım.


Maç hakkında yazacak fazla birşey yok sanırım. Beşiktaş hakederek rahat bir galibiyet aldı. Sezon başından beri Aragones'i eleştirenlere kızıyordum, sonuçta elindekiyle en iyi yapmaya çalıştığını düşünüyordum. Fakat bu maçta eleştirinin en babasını haketti. Benim bildiğim, çok ciddi başka bir hedefi olan takımlar, amaçsız çıktıkları maçlarda yedek oyuncu oynatırlar. Fenerbahçe'nin bu sezon alabileceği tek kupa olan Türkiye Kupası için takımın bütün imkanlarını seferber etmesi en normali olacaktı. Fakat sayın Aragones kendisini tüm eleştirenleri haklı çıkartan şok bir kararla kaleyi ikinci kaleci olan Volkan Babacan'a verdi. Volkan da iki golü maalesef hatalı şekilde yedi. Maçta tarihi bir fark olmaması muhtemelen kendisinin şansıdır. Bu saatten sonra Anti-Aragonesci kimsenin ağzını kapatmak mümkün değil. Fenerbahçe şimdiden yeni hocasını bulmalı...


Bu yıl her haliyle güzel bir kupa günü yaşadık. Kupa finali her sene İzmir'de olsun bence. Çünkü gerçekten o mevsimde müthiş güzel bir ortam oluyor.


11 Mayıs 2009 Pazartesi

Beşiktaş vs. UEFA Finalistleri.

7 Eylül 2008


Beşiktaş:2 Shakhtar Donetsk:0


15 Ocak 2009

Beşiktaş:2 Werder Bremen:1

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Ben, "Ben demiştim" demeyi seviyorum!

"Ben demiştim demeyi sevmem ama..." Minvalli cümleleri sevmem. Söyleyen adam çıksın ben demiştim desin ne var bunda ayıp mı?

Bu bağlamda Sivasspor'un puan kaybedeceğini, onu da geçtim "kolay fikstür" kavramının yalan olduğunu bu satırlara defalarca yazdım İBB maçının Sivasspor için çok zor maç olduğunu da...


Şahsi kanaatim Sivasspor'un şampiyonluk yolunda ağır bir yara almasının ötesinde Şampiyonlar Ligi'ni de ciddi zora soktuğudur.


Mustafa Denizli de biraz önce canlı canlı anlattı "Bu takım şampiyonluğu bırakmaz" diyor.


Hayırlısı!

5 Mayıs 2009 Salı

Kolay fikstür saçmalığı!

Her sene adettendir, sezonun 2. devresinin ortalarına yaklaşma dönemlerinde başlar "fikstür avantajı" teranesi. Ben bir türlü ısınamadım bu lafa. Çok kıyısından varlığına inansam da çoklukla fikstür avantajını bir takımın şampiyonluğunda etkili bulmam. Bir takımın puan kazanmasında ya da kaybetmesinde oynayacağı kulüplerden ziyade içinde bulundukları çok faktörlü durumun önemli olduğudur doğru olan. Bunun örneklerini defalarca gördük.

Bu bağlamda içinde bulunduğumuz sezonu değerlendirirken de artık şu klişeden bi sıyrılmak lazım. Bir kaç haftadır etrafımdaki herkesten duyduğum Sivasspor'un fikstürünün kolay olduğu yalanı bu hafta Antep'de çürümüştür sanırım. Gaziantep'in kolay maç kaybedeceği hatta bazı futbol bilenlere(!) göre Sivas'a yatacağını düşünülüyordu. Olmadı maalesef. Antep çıkıp topunu oynadı ve rahat bir galibiyet aldı Sivas karşısında. Şimdi hala Sivasspor'un fikstürünün kolay olduğunu iddia edenler için kalan maçlara bir bakalım;

Sivasspor-İBB
Hacettepe-Sivasspor
Sivasspor-Gençlerbirliği
Galatasaray-Sivasspor

Ankaraspor-Beşiktaş
Ankaragücü-Beşiktaş
Beşiktaş-Galatasaray
Denizlispor-Beşiktaş

iki takımın da 1 iddiasız(Ankaraspor-Hacettepe), 1 küme düşme durumunda(Ankaragücü-İBB), 1 oynadıkları tarih itibarıyla belki iddialı olabilecek(Denizli-Gençlerbirliği), 1 de Galatasaray maçları var. Şimdi bu tabloya ve geçmiş hafta sonuçlarını gözönüne alırsak şu takımın maçları daha kolay diyebilir miyiz? Bence hayır, görüldüğü üzere denk takımlarla denk mücadeleler yapacaklar. Yani öyle söylendiği gibi bu şampiyonluğu kolay fikstür değil takımların hırsları ve mücadele azimleri belirleyecektir...

Not:Erman Toroğlu 3-4 hafta önce Sivas'ın fikstürünün kolay olduğundan dem vurup bas bas bağırıyordu. Galatasaray deplasmanlarının olduğunu hatırlatan Şansal'a "O son hafta hocaaaam, o zamana kadar ölür bu lig" diyordu. (Sanki ligimizin geleneğiymiş gibi son haftaya girmeden şampiyon olmak! Kaldı ki tam tersi son haftaya kalmasıyla ünlüyüz.) Şimdi şu yukardaki tabloyu bi incelesin ve aynı soğukkanlılıkla iddialarını tekrarlasın bakalım...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Şampiyon adayı!

Dün Türkiye Süper Ligi'nin 1 numaralı şampiyonluk adayını izledik, sezonun en önemli maçında ve kendi seyircisi önünde. Lider Sivasspor'un puan kaybeder-kaybetmez tartışmalarına Gaziantep dürüst ve ezici bir oyunla son verdiğinde bütün köyiçi şampiyonluk bayramını kutlamak amaçlı türkülere başlamıştı bile. Artık beklenen sadece halihazırda dağılmaya yüz tutmuş Fenerbahçe'yi yenebilmekti. Fakat ne mümkün! Beşiktaş şampiyonluk adayından ziyade orta sıra mücadelesi veren bir takım hüvviyetinde, rezalet bir futbol oynadı.

İsim isim saymak mantıksız sanırım, maç boyunca bırakın pozisyon bulmayı rakip kaleye şut dahi çıkartamadı siyah beyazlılar. Buna karşılık Fenerbahçe'nin dirençli oyunu tıpkı geçmiş yıllardaki İnönü zaferlerinin kopyası gibiydi. Özellikle öne geçtikten sonra geride yaptıkları kademeli defans çok iyiydi. Burada Gökhan Gönül'e bir parantez açmak lazım sanırım. Stoperde de hiç sırıtmayarak istikrarlı ve istekli topçu nasıl olur ıspatladı.

Asıl parantezi açacağım kişi Serdar Özkan'dır; Bu arkadaş Beşiktaş altyapsından A takıma çıkmadan evvel altyapının altın çocuğuydu. Daha 15-16 yaşlarındayken konuşuluyordu. Gün saydık, A takıma çıktı sevinildi, 1-2 maç meltem rüzgarı misali esinti yaptı gerisi ise kocaman bir yalan! Serdar kardeşim Beşiktaş taraftarı senden takımına maç kazandırmanı, süpermenlik falan yapmanı beklemiyor, bu sevdadan geçen sezon feraget etmişlerdi zaten ama biraz ayağında top tut. Orta yapma, çalım atma, gol falan hiç atma. Topu tut ve yana pas ver, o kadar. Bunu da yapamayacak vaziyette bir zavallı görünümündesin bilgin olsun. Arda Turan ile iyi arkadaş olduğunu biliyoruz Arda'ya söyle sana biraz takım-forma aşkı anlatsın, hırslı olmanın yollarını anlatsın, biraz da yüzünü sürsün de yeteneğinin onda birini kapmaya çalış. Fabian Ernst'i oyundan alıp bu Serdar'a forma veren Mustafa Denizli'yi de ayrıca tebrik etmek gerekir.

Bu ayıp aslında Beşiktaş'ın değil Türk futbolunun ayıbıdır. Koca ligin 1 numaralı takımının oynadığı oyun ligin kalitesizliğinin aynası değil de nedir?

Son olarak fikstür avantajı diye diye kaynanan zırıltısı misali ortada gezinen arkadaşlara tekrar selam olsun. 6 haftadır bu ligde fikstür avantajı yok diyoruz, anlayana!

27 Nisan 2009 Pazartesi

Lig koptu...

Aslında bir kaç hafta önce kopmuştu da, Lig Tv severler şu Galatasaray'ı ya da Fener'i neresinden katarız bu yarışa da az daha reklam vs. geliri elde ederiz diye çabaladıklarından kopmamış gibi gösteriliyordu. Neyse ki artık kendileri de itiraf ettiğinden sorun kalmadı ve Sivas-Beşiktaş şampiyonluğun iki adayı olarak yalnız kaldı zirvede.

Bundan sonra ne olur sorusunun cevabını vermek elbette zor fakat iki takımın da kendine göre artı ve eksileri olduğu kesin. Ben bu fikstür avantajı denen naneye hiç inanmıyorum. Şimdi Sivas'ın Antep deplasmanı mı zor yoksa Beşiktaş'ın evinde oynayacağı kolu kanadı kırık Fenerbahçe maçı mı, Sorusuna kim Beşiktaş cevabı verebilir? Bence futbolu objektif izleyen kimse bu maçların zorluk derecelerini birbirinde ayıramaz. Keza Beşiktaş'ın Ankara deplasmanını, Sivas'ın içerde oynayacağı Belediye maçıyla ayıramaycağımız gibi. Ayrıca bu şampiyonluğun sahibini son hafta bulacağına inananlardanım, ne Beşiktaş ne de Sivas öyle 2 hafta kala tur atamaz şahsi kanaatim.
Hayırlı yarışlar!




25 Nisan 2009 Cumartesi

Michael Fink Beşiktaş'ta, Beşiktaş nerede?

Beşiktaş sessiz sedasız yeni sezonun ilk transferini yaptı. Ben böyle sessiz gelen adamların daha başarılı olduğuna inanırım hep. Zira taraftar fazla bir beklenti içine girmediği için ortalama performans memnun eder herkesi. Michael Fink tam bir kapalı kutu idi benim için. Saolsun Borges kardeşimiz bir güzel anlatmış meziyetlerini. Hadi önbilgi diyelim ve Beşiktaşlılar'ın anlayacağı dilden söyleyelim "Federico Guinti" tarzı bir oyuncu. Kulağa hoş geliyor değil mi? Beşiktaş orta sahası için gerçekten de yıllardır özlenen bir modeldi Guinti. Michael Fink, aldığımız bilgilere göre tam görev adamı, Ernst'e nazaran teknik kapasitesi yüksek, ofansa az da olsa yakın ve disiplinli. Zaten bu Alman topçulardan Allah razı olsun şımarıklık vs. hak getire, sadece top oynuyorlar. Mustafa Denizli ve Tayfur Havutçu'nun da Alman kökeni düşünülürse güzel bir hamle.

Sonuç olarak amaç Beşiktaş orta sahasını sağlama almak değil mi? Evet, işte benim düşüncem, ya da sıkıntım demeliyim tam da burada.

Beşiktaş orta sahası iki adet defansif isme emanet edilince arkadaki dörtlü ile birlikte 6 kişilik bir savunma modeline geçiş yapmış oluyor. Bu durumda kanatlara yerleştirdiğimiz 2 isimle birlikte hücum alanına koyabileceğimiz sadece 2 kişi kalıyor bu iki ismi belirlemek son derece güç. Kaba bir hesapla sola Tello, sağa Serdar Özkan düşünülürse geriye, Delgado-Holosko-Bobo-Nobre-Yusuf gibi isimler kalıyor ve bunlardan sadece ikisi görev alabiliyor.

Arkadaki iki Alman'ın hücum desteğinin forvetleri gol pozisyonuna sokabilecek kadar etkili olmayacağını düşünürsek ileri uçtaki adamı veya adamları hareket ettirecek bir güce ihtiyaç var. Diyelim orta sahaya yakın bir Nobre ve ileri uçta tek başına Bobo olacak, malum Nobre'nin orta sahaya gelip top alma özelliği fazlasıyla var, fakat bu durumda klasik "Bobo yalnız forvet" konumunun getirdiği sıkıntılarla uğraşmak durumunda kalınacak. Direkt çift forvet düşünülmesi halinde ise orta sahadan topu getirecek adam azlığı sıkıntı yaratacaktır, dediğimiz gibi Almanlar o konuda bizi rahatlatamaz. Bir de klasik 10 numaralı sistem var ki düşman başına derim. İki orta sahanın önüne Delgado veya Yusuf'tan birinin koyulması şeklinde vuku bulacak bu cinayet muhtemel bir hezimetle sonuçlanacaktır. Çünkü Beşiktaş bu sene bunu Ernst-Cisse-Delgado-Bobo şeklinde çokca denedi ve hepsinde de vahim sonuçlar ortaya çıktı. Ayrıca anti Delgadocular'ın Yusuf sesleri Şampiyonlar Ligi ekiplerinin orta saha preslerinde kendisinin kaybedilmesiyle kesilecektir. Beşiktaş muhtemel çıkacağı bir Şampiyonlar Ligi macerasında açıkçası Yusuf ve Delgado gibi etkisi mum ışığı gücünde olan iki oyuncusuyla başarılı olamaz...
Yukarda bahsettğimiz altı müdaffalı, iki kanatlı, iki hücumlu oyun biçiminin etkili olmasının tek yolu taşları yerinden oynatmaktan geçer, şöyleki ; Beşiktaş'ın önümüzdeki sezon bu omurgayla başarılı olması için mutlaka etkili bek oyunucularına ihtiyacı vardır, belki sağ bek için nispeten alternatifler mevcut ama İbrahim Üzülmez'e artık katlanacak hali kalmadı taraftarların.

Sağda Ekrem Dağ'ın hücuma kadar gelerek etkili olduğunu biliyoruz, biraz daha kalitelisi sol bek için bulunulursa tam bir "takım" olacaktır Beşiktaş. Çünkü bu durumda beklerden destek alan kanat oyuncuları içeri katederek orta saha ve forvet arasına girecekler ve burda hem kendileri pozisyon bulacaklar hem de hücum oyuncularına alternatif hazırlayacaklardır diye düşünüyorum. Bunu Tello zaten hali hazırda yapmakta, sağ kanatta ise bence yetersiz de olsa Serdar Özkan veya Holosko bu işi kotarırlar. Beşiktaş da 10 numaralı sistemi terk edip klasik 4 4 2'ye dönerek Türkiye'de bu işin öncülerinden olur.
Tabii tüm bunlar Mustafa Denizli'nin ve teknik ekibinin işleri. Bu sezon da Beşiktaş'ta kalacağını ucundan da olsa açıkladı Mustafa hoca, kendisinin maça göre kadro çıkartması artık gayet iyi bilinen bir huyu fakat Fink transferi gösterdi ki aynı son paragrafta bahsettiğimiz bir Beşiktaş mantalitesi saha da olacak önümüzdeki sezon...