Bugün oynanacak Arsenal-Manchester United maçı öncesi United'in eski orta saha oyuncusu Roy Keane iki takım topçularına da fair play çağrısında bulundu. Son zamanlarda gerilen sinirlerin genellikle sağ duyulu olmayan bir şekilde sonuçlandığını ve sakin olunması gerektiğini söyledi. Kendisinin nasıl bir futbolcu olduğunu hatırlamayanlar için yine bir Arsenal-United maçını hatırlatalım:
5 Mayıs 2009 Salı
Güle güle Sami Hyypia!!!
“Buzların arasında filizlenirse bir yaşam, akışı da soğuk olur” demiş Finli romancı Mika Waltari. Bu güzel anlatımında İskandinavya’nın en soğuk ülkesinde yaşamış olmasının ne oranda etkisi vardır bilinmez. Yaptığı genel kişilik tahminin ne kadar tutarlı olduğu da... Yalnız ben bu sözü duyduğum da ince ince gülümsedim. Çünkü eğer Mika Waltari bir otuz yıl sonra yaşasaydı Sami Hyppia’yı tanıma fırsatı yakalayacak ve belki bu sözler için birkaç defa daha düşünmek zorunda kalacaktı. Bir insan yaşamı yeterli bir anti tez olurmuydu vecizesi için bilinmez ama Waltari’den otuz yıl sonra tüm Finlandiya öğrendi ki Sami Hyypia o soğuk ülkenin en sıcak öyküsünü yazıyor ve demek ki o öykü gerçekten de yazılabiliyor...Zaten bu da bir ülkede yetişen en aykırı sporcularından birinin öyküsü, aykırılık kişilik özelliklerinden değil yaptığı spordan ileri geliyor. Çünkü tüm Dünya’yı avucunun içine hapseden futbolun sahip olduğu sadık güruhun çok az bir kısmı Finlandiya’da ikamet etmekte. Yani bu ülkede futbol üç, dört hatta beşinci önemli spor. İnsanlar yıllarca Hakinen’in formulası, Makinen’in Wrc’si daha önemlisi bilimum dallarda ki kış sporlarıyla haşır neşir olmuşlar. Bundan dolayı, Türkiye’de buz hokeyi oynama heveslisi bir genç nasıl görülüyorsa Finlandiya’da da futbol oynamaya çalışanlara o gözle bakılıyormuş.
Futbolu, bu alanda zaten çok gelişmemiş olan Finlandiya’nın amatör takımın da öğrenmek Hyypia için zor gözükse de yaşıtlarına oranla dev gibi görünen fiziği ile ileri uçta bol miktarda gol bulup kendini hemen farkettirmiş. Ancak yaşının henüz genç olmasından sebep gelen aile baskısı onu 15 yaşında ülkenin önemli kulüplerinden Turku forması giymesini de engellemiş...
Bir kaç yıl sonra 19 yaşına bastığı günlerde ise yine önemli bir kulüp olan Mypa’dan gelen teklif artık yaydan çıkmış okun geri dönüşünün olamaması gibi Hyypia’yı da geri dönemek üzere ayırdı ailesinden ve üniversitesinden.
Hyypia bu iki haftayı hayatının ne önemli günleri olarak hatırlıyor. Çünkü bir İngiliz takımını bu kadar yakından görebilmek, onların arasında olabilmek hele de Keegan gibi bir ismin antremanlarında bulunabilmek gerçekten şanslı azınlığa nasip olabilecek bir durum. Özellikle de Finlandiyalı iseniz... Hyypia Newcastle denemesinden zaten hiç bir şey ummuyordu. Sadece orada yaşadığı deneyim ve gördükleri, bir gün tekrar İngiltere’ye dönme arzusunu alevlendirdi hiç sönmemek üzere. Hyypia’nın forma giymek istediği ortamda aradığı asıl kriter ülkenin futbola bakışının ve sevgisinin üst düzey olmasıydı. Bunlar gözönüne alındığında Türkiye uygun göründüğünden Samsunspor’la bağlantıya geçildi ve deneme antemanları için Samsun’a hareket etti Hyypia.
Hollanda liginin en etkili savunmacıları arasında geçiyordu ismi ve artık sadece Hollanda ve Finlandiya tarafından tanınan bir oyuncu değildi. “Willem yolun başlangıcıydı benim için” diyor Hyypia. Oynadıkları futbol isimini duyurabilmek için yeterli olacak bir başarıyı getirdi; Willem tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi elemeleri oynayacaktı. Hyypia hayatının en huzurlu günlerini yaşıyordu Hollanda’da ama içten içe de gelecek olan bir haberi bekliyor gibiydi...
Bunun üzerine Peter Robinson, kulübün oyuncu izleme komitesi şefi, aynı zamanda Shankly’nin efsane kadrosunun da savunmasında dev cüssesiyle görev yapan Ron Yeats’i görevlendirdi. Hyypia’yı aylarca izlediler. Aynı zamanda Sunderland’de onu izliyordu ama gelen haberler Hyypia’nın fiziği nedeniyle Britanya futboluna ayak uyduramayacağı kanaatine varmış olan Sunderland yetkililerinin transferden vazgeçtiği yönündeydi.
Evet Hyypia’nın bu şekilde başlayan macerası kimilerine göre çok uzun kimilerine göre çok kısa sürecekti. Çünkü kırmızı formanın ağırlığı her oyuncunun kaldırabileceği türden değildi. Ama Hyypia hayatının her anında olduğu gibi kendine yeni hedefler koydu ve onların uğrunda savaşmaya başladı, açık farkla da galip çıktı savaşından. İlk yılında transferini çok istemiş olan Gerard Houllier tarafından Stephane Henchoz’la birlikte defansın ortasında başladı macerasına. Çok güzel bir ikili oluşturmuşlardı, sürekli yükselen bir form grafiği ve akılamaz bir disiplinle oynaması takım içinde herkese ekstra motivasyon sağlıyordu.
2003 yılında artık bir çok başarıyı elde edip fazladan çalışmaya ara verdiği bir dönemde Susanna Rissanen’le hayatını birleştirdi. Birde oğlu Nestor Hyypia dünyaya geldi. Artık herşey yolundaydı. Yıllar boyunca amaçları uğruna çalışmanın meyvesi alan Hyypia takıma yeni gelen Rafel Benitez’in de kısa zamanda vazgeçilmezi oldu. Kaptanlığı Liverpool’un yeni idolü Gerard’a kaptırsa da bunu dert etmedi çünkü yeni hedefi kulüp bazlı bir başarı idi. 2005 yılı şampiyonlar ligi tam da onun dilediği gibi oldu. Çeyrek finalde Juventus’a karşı attığı kafa golü takımın galibiyetinin yolunu açtı ve finale yürümeyi başardılar.
Tüm Liverpool için tarihin yeniden canlandığı yer olarak anılan İstanbul’da kupa ellerinde ellerinde yükseldi Hyypia’nın... Daha önce kazandıkları UEFA ve Süper Kupa’dan sonra Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu Hyypia’nın kişisel tarihine kazandığı en büyük başarılar olarak yazıldı.
İşte bunların tümü Sami Hyypia başlığında birleşti ve sunuldu bize. Bugün bu işe yeni başlayan her genç futbolcuya anlatılmalı Hyypia’nın hikayesi. Özellikle de bazı gerçekleri göremeyenlere. Hyypia’nın en büyük hayranı olan Kop tribünü onun için hep bir ağızdan şöyle bağırıyor.”Dörtlü bir defansımız var, ortasında o var, gerçekten korkunç bir dev, o Sami Hyypia!!!” O bahsedilen korkunçluğu sadece rakiplerinin penceresiyle sınırlı Hyypia’nın... Zira 87 maç boyunca tek bir sarı kart görmeden Premier lig’de savunmacılık yapmak korkunçluk olamaz!
Hele de yetmişlerin başında bu tutuculuk Hyypia’ya çok zor anlar yaşatmış. Güney Finlandiya’nın Porvoo kentinde gözlerini açtığında Dünya’ya yıl 1973’müş ve daha da kötüsü Ocak ayının tam ortasıymış. Finlandiya’da zaten daimi olan kış koşulları Ocak ve Şubat aylarında klimatolojiyi bile şaşırtan rekorlar kırdığından dolayı zor günlermiş Hyypia ailesi için... İkinci oğullarına Sami adını vermişler.
Hyypia 8 yaşına kadar geçirdiği normal çocukluk yıllarından sonra çok sevdiği denizci amcasının hediye ettiği bir top ile hayatı değişivermiş. Kendisini çok etkileyen futbola da ilk adımı bu şekilde olmuş zaten. Fakat daha önce söylediğimiz gibi futbola meyilli olmak dahi fuzuli bir hareket sayıldığından anne ve babası okula konsantre olması için çok zorlamışlar Hyypia’yı. Fakat kader bu ya, o topu hediye eden amca, bir gün Pallo Peikot isimli bir kulübe ortak olunca 11 yaşındaki Hyypia’yı da o amatör kulübün kadrosuna aldırmış... Bu günden sonra da onu o yoldan geri döndürebilmek imkansız hale gelmiş zaten.
Futbolu, bu alanda zaten çok gelişmemiş olan Finlandiya’nın amatör takımın da öğrenmek Hyypia için zor gözükse de yaşıtlarına oranla dev gibi görünen fiziği ile ileri uçta bol miktarda gol bulup kendini hemen farkettirmiş. Ancak yaşının henüz genç olmasından sebep gelen aile baskısı onu 15 yaşında ülkenin önemli kulüplerinden Turku forması giymesini de engellemiş...Bir kaç yıl sonra 19 yaşına bastığı günlerde ise yine önemli bir kulüp olan Mypa’dan gelen teklif artık yaydan çıkmış okun geri dönüşünün olamaması gibi Hyypia’yı da geri dönemek üzere ayırdı ailesinden ve üniversitesinden.
Mypa ülkenin bir diğer futbol idolü Jari Litmanen’in de ilk forma giydiği kulüplerden birisi. Hatta 1992 yılında Hyypia’nın kulübe katıldığı dönemde kısa bir süre birlikte forma giydiler aynı takımda ve kulüp o yıl Finlandiya kupasına erişti. Litmanen o yıl ayrılıp Avrupa’nın üst sınıf oyuncuları listesine yazılırken Hyypia’nın daha vakti vardı hareket için. Zaten bir savunma oyuncusu olarak çok iyi bir fiziğe sahip olsa da yavaş ve zayıf olması onu Avrupa için cazip kılmıyordu, böyle söylemişti yardımcı antrenörü olan Kopelainen.
Bu sözler kulağından hiç gitmedi Hyypia’nın çünkü 19 yaşındaydı ve kanı futbol için kaynamaya başlamıştı bile. Aynı yıl Finlandiya milli takımına da dahil oldu hemde ikinci kaptan olarak! Çünkü Hyypia oyunuyla kendini ülke futbolunda kabul ettirmiş bir savunmacıydı ve yaşı çok da önemli değildi kaptanlık için. Bu yıllara hep fırsat gözüyle baktığını söylüyor Hyypia. İskandinav genlerinde ki sakinlik her ne kadar kendisinde sınırlı olsa da sabretmenin başarının anahtarı olduğunu keşfetti ve elindeki zamanı hızlanmak ve güçlenmek için kullanma kararı aldı. Çünkü Mypa’da oynadığı futbolun sadece kendini belli standartlara getirip orada kalacağına ve kendisinde bulunan daha önemli yeteneklerin ancak Avrupa’da ortaya çıkacağına inanıyordu. En önemlisi de içinde ki bitmek tükenmek bilmeyen futbol sevgisiydi.
Bu sözler kulağından hiç gitmedi Hyypia’nın çünkü 19 yaşındaydı ve kanı futbol için kaynamaya başlamıştı bile. Aynı yıl Finlandiya milli takımına da dahil oldu hemde ikinci kaptan olarak! Çünkü Hyypia oyunuyla kendini ülke futbolunda kabul ettirmiş bir savunmacıydı ve yaşı çok da önemli değildi kaptanlık için. Bu yıllara hep fırsat gözüyle baktığını söylüyor Hyypia. İskandinav genlerinde ki sakinlik her ne kadar kendisinde sınırlı olsa da sabretmenin başarının anahtarı olduğunu keşfetti ve elindeki zamanı hızlanmak ve güçlenmek için kullanma kararı aldı. Çünkü Mypa’da oynadığı futbolun sadece kendini belli standartlara getirip orada kalacağına ve kendisinde bulunan daha önemli yeteneklerin ancak Avrupa’da ortaya çıkacağına inanıyordu. En önemlisi de içinde ki bitmek tükenmek bilmeyen futbol sevgisiydi. Hyypia takım kaptanı olarak geçirdiği üç yılın ardından 1995 yılında da bir Finlandiya kupası kazandı ve o sezon Avrupa için ilk önemli adımını attı. Anlaştığı bir kaç menajer aracılığıyla önce belli liglere gidebilmek için kulüp arayışına koyuldu. Büyük liglerin hiç birinden cevap gelmezken sadece Newcastle United onu deneme için çağırdı. Kevin Keegan yönetimindeki Newcastle ile iki hafta antremanlara çıkan Hyypia henüz Premiership için yeterli görülmemiş olcak ki geri yollandı Newcastle tarafından. Ancak Keegan bir kaç yıl sonra onun iyi bir futbolcu olacağını fısıldadı kendisine.
Hyypia bu iki haftayı hayatının ne önemli günleri olarak hatırlıyor. Çünkü bir İngiliz takımını bu kadar yakından görebilmek, onların arasında olabilmek hele de Keegan gibi bir ismin antremanlarında bulunabilmek gerçekten şanslı azınlığa nasip olabilecek bir durum. Özellikle de Finlandiyalı iseniz... Hyypia Newcastle denemesinden zaten hiç bir şey ummuyordu. Sadece orada yaşadığı deneyim ve gördükleri, bir gün tekrar İngiltere’ye dönme arzusunu alevlendirdi hiç sönmemek üzere. Hyypia’nın forma giymek istediği ortamda aradığı asıl kriter ülkenin futbola bakışının ve sevgisinin üst düzey olmasıydı. Bunlar gözönüne alındığında Türkiye uygun göründüğünden Samsunspor’la bağlantıya geçildi ve deneme antemanları için Samsun’a hareket etti Hyypia.Aslında istedikleri için doğru adresteymiş gibi görünse de mantalitenin zayıflığını maalesef kestiremedi. Dönemin teknik direktörü Gigi Multescu on gün süren denemelerin ardından Hyppia’yı geri yolladı hiç düşünmeden. Fark çok açıktı; Keegan bir kaç yıl sonra belki demişti, Multescu ise işe yaramaz!
Avrupa seviyesine yükseliş yolunda ki zaman kaybımımızın sebeplerini çok güzel açıklayan bu olaydan sonra Hollanda birinci lig kulüplerinden Willem istedi Hyypia’yı. Sonunda düşündüğü gibi bir kulübe gelmişti. Futbola önem veren, ateşli bir taraftarı olan daha da önemlisi kendini geliştirebileceği bir lig idi Hollanda ligi. Willem’de dört sezonda tam yüz maç oynadı üç gol attı. Kulübün ve taraftarın en sevilen oyuncusu oldu ve kaptanlığa yükseldi dört yıl içinde.
Hollanda liginin en etkili savunmacıları arasında geçiyordu ismi ve artık sadece Hollanda ve Finlandiya tarafından tanınan bir oyuncu değildi. “Willem yolun başlangıcıydı benim için” diyor Hyypia. Oynadıkları futbol isimini duyurabilmek için yeterli olacak bir başarıyı getirdi; Willem tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi elemeleri oynayacaktı. Hyypia hayatının en huzurlu günlerini yaşıyordu Hollanda’da ama içten içe de gelecek olan bir haberi bekliyor gibiydi...1998-99 sezonunun ortalarıydı. Liverpool başkanı Peter Robinson Anfield Road’daki ofisinde otururken kapısı çaldı. İçeri giren daha önce hiç görmediği ve tanımadığı bir isimdi. Kendini tanıttı; Avrupa’daki bir çok maçı görüntüleyen bir tv kameramanıydı gelen. Liverpool’un etkili bir savunmacı aradığını biliyordu. Bir tavsiyede bulunmak istediğini iletti ve Hollanda’da bir kaç defa izleme fırsatı yakaladığı dev savunmacı Sami Hyppia’yı mutlaka izlemelerini önerdi ve gitti.
Bunun üzerine Peter Robinson, kulübün oyuncu izleme komitesi şefi, aynı zamanda Shankly’nin efsane kadrosunun da savunmasında dev cüssesiyle görev yapan Ron Yeats’i görevlendirdi. Hyypia’yı aylarca izlediler. Aynı zamanda Sunderland’de onu izliyordu ama gelen haberler Hyypia’nın fiziği nedeniyle Britanya futboluna ayak uyduramayacağı kanaatine varmış olan Sunderland yetkililerinin transferden vazgeçtiği yönündeydi.Ron Yeats ve ekibi izlemeye devam etti Hyypia’yı. Helsinki’de oynanan Finlandiya Almanya maçı içinde bizzat tribünde yer aldı Yeats. Almanya’nın dev forveti Karsten Jancker’in Hyypia tarafından nasıl sürklase edildiğine de canlı şahit oldu yani!
Liverpool’da ki yılları gelmişti aklına Yeats’in. Hyypia’nın kendisinden yıllar sonra kırmızların savunmasındaki yeni dev olacağına inandı ve Robinson’un önüne üzerinde koca bir O.K yazan raporunu sundu...
Bundan sonrası ise hikayenin peri masalı kıvamında olan kısmı. Wiilem’e teklif edilen üç milyon pound ve Hyppia’nın Premier lig’e hemde Liverpool gibi bir takımla merhaba demesi... “O gün bana haber geldiğinde alacağım paranın ya da şartlarının ne olacağı umrumda değildi, Liverpool’un en berbat hostelinde bile kalabilirdim...” diyor kendi sözleriyle.
Liverpool’da ki yılları gelmişti aklına Yeats’in. Hyypia’nın kendisinden yıllar sonra kırmızların savunmasındaki yeni dev olacağına inandı ve Robinson’un önüne üzerinde koca bir O.K yazan raporunu sundu...Bundan sonrası ise hikayenin peri masalı kıvamında olan kısmı. Wiilem’e teklif edilen üç milyon pound ve Hyppia’nın Premier lig’e hemde Liverpool gibi bir takımla merhaba demesi... “O gün bana haber geldiğinde alacağım paranın ya da şartlarının ne olacağı umrumda değildi, Liverpool’un en berbat hostelinde bile kalabilirdim...” diyor kendi sözleriyle.
Evet Hyypia’nın bu şekilde başlayan macerası kimilerine göre çok uzun kimilerine göre çok kısa sürecekti. Çünkü kırmızı formanın ağırlığı her oyuncunun kaldırabileceği türden değildi. Ama Hyypia hayatının her anında olduğu gibi kendine yeni hedefler koydu ve onların uğrunda savaşmaya başladı, açık farkla da galip çıktı savaşından. İlk yılında transferini çok istemiş olan Gerard Houllier tarafından Stephane Henchoz’la birlikte defansın ortasında başladı macerasına. Çok güzel bir ikili oluşturmuşlardı, sürekli yükselen bir form grafiği ve akılamaz bir disiplinle oynaması takım içinde herkese ekstra motivasyon sağlıyordu.İlk sezonun da gösterdiği performans ve forma giydiği otuz sekiz maç sonunda Houllier tarafından 3. kaptanlığa atandı. Fowler ve Redknapp ile birlikte bu görevi paylaşıyordu. İkinci sezonun da sürpriz golcü özelliğininde ön plana çıkmasıyla ve istikrarlı oyunun devamıyla Anfield’ın ebedi sahiplerini hayran etti kendine.
Aynı yıl Finlandiya’da bir fubolcunun alması imkansız denilen yılın sporadamı ödülünü kazandı. Artık Hyypia sadece Finlandiya’nın değil, İngiltere’nin hatta Avrupa’nın en çok gıpta edilen oyuncularından biriydi. Redknapp’in takımdan ayrılmasıyla birinci kaptanlığa yükseldi. Kaptan her maçında takımının başında sahaya çıkıyor çok ciddi sakatlansa dahi takımda ki yerini çabuk alıyordu. Çünkü bir sporcunun sahip olması gereken tüm disiplin onda fazlasıyla mevcuttu.
2003 yılında artık bir çok başarıyı elde edip fazladan çalışmaya ara verdiği bir dönemde Susanna Rissanen’le hayatını birleştirdi. Birde oğlu Nestor Hyypia dünyaya geldi. Artık herşey yolundaydı. Yıllar boyunca amaçları uğruna çalışmanın meyvesi alan Hyypia takıma yeni gelen Rafel Benitez’in de kısa zamanda vazgeçilmezi oldu. Kaptanlığı Liverpool’un yeni idolü Gerard’a kaptırsa da bunu dert etmedi çünkü yeni hedefi kulüp bazlı bir başarı idi. 2005 yılı şampiyonlar ligi tam da onun dilediği gibi oldu. Çeyrek finalde Juventus’a karşı attığı kafa golü takımın galibiyetinin yolunu açtı ve finale yürümeyi başardılar.
Tüm Liverpool için tarihin yeniden canlandığı yer olarak anılan İstanbul’da kupa ellerinde ellerinde yükseldi Hyypia’nın... Daha önce kazandıkları UEFA ve Süper Kupa’dan sonra Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu Hyypia’nın kişisel tarihine kazandığı en büyük başarılar olarak yazıldı.Hyypia, tüm özverisiyle mücadele etmesinin meyvelerini toplamaya başlamıştı. Herkes bilir Liverpool taraftarı sevgisini verdiği oyuncuyu Anfield semalarında gezdirir. İşte Hyypia bunu hakedenlerin arasında yerini aldı. Taraftar anketlerinde en sevilen yabancı oyuncu olarak sürekli ve açık farkla birinci çıkıyordu. Daha önemlisi tüm takımda Gerard’dan sonra en çok sevilen oyuncu ünvanını aldı!
Finlandiya’da da Liverpool’un ülke tarihindeki en popüler yabancı kulüp olmasını sağlayan da yine kendisiydi. Ülkede onlarca Liverpool fan kulübü kuruldu. Hatta 2004 yılında Liverpool, Haka ile oynayacağı bir maç için Finlandiya’ya gittiğinde stadın büyük bölümü Liverpool atkılarını açtılar...
2009 sezonun sonu onun için yıllar süren Anfield rüyasının sonu demek. Milyonlarca Liverpoollu bugün onun Leverkusen'e attığı imza ile sarsıldı ne diyelim artık Bundesliga düşünüsün!
Hyypia aslında tüm insanlar için bir örnektir. Sadece futbolda değil hayatın her alanında hedefler doğrultusunda sistemli ve çok çalışmanın getirdiği sonuçların örneğidir. Finlandiya’nın herhangi bir şehrinden çıkıp futbol literatürünün en köklü takımının en iyi yabancıları sıralamasında en önlerde yer almak, taraftarına kendini aşık ettirmek, kazanılabilecek bir çok sportif başarıyı kazanmak ve bunları yaparken bir an olsun şımarmamak, disiplinden ve çalışmaktan taviz vermemek ve en önemlisi yaptığı işe yüreğini koymak...
İşte bunların tümü Sami Hyypia başlığında birleşti ve sunuldu bize. Bugün bu işe yeni başlayan her genç futbolcuya anlatılmalı Hyypia’nın hikayesi. Özellikle de bazı gerçekleri göremeyenlere. Hyypia’nın en büyük hayranı olan Kop tribünü onun için hep bir ağızdan şöyle bağırıyor.”Dörtlü bir defansımız var, ortasında o var, gerçekten korkunç bir dev, o Sami Hyypia!!!” O bahsedilen korkunçluğu sadece rakiplerinin penceresiyle sınırlı Hyypia’nın... Zira 87 maç boyunca tek bir sarı kart görmeden Premier lig’de savunmacılık yapmak korkunçluk olamaz!İzmir'in iki yakası, Karşıyaka-Göztepe
Tam askerlik yaşındaydı yirmisinde yani. Henüz acemiliğin de acemisi olduğundan, sivil kıyafetlerle girdiği nizamiye kapısında dikkatimi çekmişti boynunda ki sarı kırmızı atkı. İlk başlarda fazla önemsemedim ama sonra bizim bölüğün içinde gördüm, boynunda ki kaşkol elindeydi bu kez. Diğer tüm yeniler gibi çaresizdi... Bir kaç gün sonra çağırdım yanıma sordum kaşkolunu. “sivile kaldırdım dedi. Çıkarken alırım ancak!”. Göztepeliymiş... Ama topçu takımından. Kulüp battıkça gençleşme adı altında bedava oynatacak oyuncu arayan yönetim onu ve arkadaşlarını A takıma alıvermiş. Fakat aynı basiretsiz insanlar gencecik çocukların askerlik çağını hesap etmemiş olacak ki, o ve tüm arkadaşları birer birer silah altına alınmışlar. “Federasyona yazı yazmışlar abi. Ama cevap gelmemiş. Bizim de yaşımız gelmişti. Mecburduk askere gitmeye...” nasıl da heyecanlıydı daha üç hafta önce Beşiktaş’la oynadıkları Türkiye Kupası maçını ve İbrahim Üzülmez’in ayağından aldığı topu anlatırken... “Ama çok hızlılar abi yetişilmez onlara” diyordu.
Orada bitmişti sohbetimiz. Birkaç gün sonra da unutmuştum. Kısa denilen dönemin en son gecesinde dışarda dolanırken sarı kırmızı bir kaşkol uzandı “Al abi, senin olsun. Sormuştun ya ilk gün bana, hatıra olsun işte... Bizim İzmir’de futbol çok sevilir. Herkes mutlaka bir takımı tutar, çok da kavga olur, fanatiktir bizimkiler ama ben futbolcuyum, kavga etmek yakışmaz bize. Yolun düşerse birgün İzmir’e beklerim maça gideriz!
Aslında çok zor bir durum. Bir ülkenin en popüler takımları ve onların mücadeleleri dururken, daha az popüler sayılan ve Süper Lig’de bile olmayan iki takımın mücadelesini irdelemek. Yalnız bu daha az popüler sıfatı sanırım bizim gibi hariçten gazel okumaya çalışanlar için geçerli . Çünkü İzmir ahalisine sorarsak popülarite onların aşklarından ibaret. İstanbul takımları, ya da kendi tabirleriyle “Kahpe Bizans” onları hiç ilgilendirmiyor. Onlar sadece sevdalarıyla besleniyorlar. İzmir her ne kadar ülkenin üçüncü büyüğü olsa da metropolleşmenin eşiğinde kalmış bir şehir. Kendine özgü o kadar çok şeyi var ki...
Bir kaç zaman sonra kurdukları düzenli takım İngiliz ve Rum takımlarını mağlup etmeye başlayınca da namı yayılmış tüm Ege’ye. 1912 yılında da resmileştirilmiş “Karşıyaka Muaresei Bedeniye Kulübü” olarak. Renkleri ise çok daha anlamlı Karşıyaka’nın; İşgalin verdiği duygusallık, İslam’ın yeşili ile milliyetçiliğin kırmızısını birleştirmiş ve neredeyse yüz yıla yakın tarihinin ölümsüz renkleri oluşmuş böylelikle...
Evet İzmir ülkemizde futbolun ilk oynandığı şehirdir ama bu durum o yıllarda yerli kulüp sayısının artmasını tetikleyemez bir türlü. Çünkü savaş insanların gündemini yeterince meşgul etmektedir. Dolayısıyla Karşıyaka yalnızdır ve daha o tarihte işgal kuvvetlerinin bulunduğu merkezden uzaklaşarak soyutlamıştır kendini. Bugün hala benzer düşünceyle hareket etmesinin temelini buna bağlayanların sayısı çok fazladır.
Karşıyaka’nın yalnızlığı iki yıl sürer. 1914 yılında kurulan Altay Spor Kulübü o yıllardaki en büyük rakibi olur. Altay 1920’li yıllara kadar gösterdiği başarılarla Karşıyaka’nın bir adım önüne geçse de başarıyı sahiplenme duygusu Altay’ın içindeki grupları birer birer ayrılmaya sevk eder. Bunlardan Güzelyalı ekibi kendi kulüplerini kurma sevdasıyla toplanırlar 1925 yılının Haziran ayında.
İlk kurulan kongrede başkanlığa getirilen Kazım Dirik ve futbol aşığı ekibi işe çabuk koyulurlar. Semtlerinin ismi olan Göztepe o günden itibaren kulüplerinin de adı olacaktır. Çubuklu forma ve sarı kırmızı da efsane renkleri... Göztepe, o yıllarda henüz ezeli olmamış rakibi Karşıyaka gibi misyon sahibi bir kulüp değildir. Öncelikli amaçları sportif başarıdır ve bunu da kısa zamanda yakalarlar. Henüz Göztepe spor kulübü doğmadan bir yıl önce Fenerbahçe’yi misafir eden ve bir de maç yapan Karşıyaka bölgenin en çok tanınan kulübüdür Ancak Göztepe’nin ilerleyen yıllarda hızlı bir şekilde büyümesi ve gelen başarıları onları Güzelyalı’nın semt takımı olmaktan kurtarıp ünlerini ülke sathına yayar... Göztepe ilk şampiyonluğunu kurulduktan 12 yıl sonra alır. Bu dönemde sürekli olarak mahalli İzmir liginde mücadele eder ve Karşıyaka’nın İzmir şampiyonluklarını izler. 1937 yılında dönemin valisinin çıkarttığı ilginç bir kararla Göztepe-İzmirspor, Altay-Altınordu-Buca ve Karşıyaka-Bornova zorunlu olarak birleşerek yeni takımlar haline gelirler. Bu durum hiç hoşlarına gitmese de valinin tayini çıkana dek böyle devam etmek zorundadır ve eder de... İşte Göztepe ilk şampiyonluğunu “Doğanspor” adı altında bu yıllarda almıştır...
Kurtuluş savaşımızın en acılı şehiriydi mesela İzmir. Bünyesinde barındırdığı gayrı müslim vatandaşların çokluğundan sebep sevimsizce “Gavur İzmir” lakabını da aldı o yıllarda. Aldı ama hiç te haketmedi... Bu işgal yılları aynı zamanda İzmir’de futbolun doğuşu olarak bilinir. Dünya’nın her kesiminde futbolun başlangıcı ve gelişimiyle dolaylı veya direkt mutlak bir etkisi olan İngilizler İzmir’de de ilk futbol kulüplerinden birini kurmuş, Rum ve Ermeni gençlerin kurdukları takımlarla birlikte aralarında ki ilk müsabakaları yapmışlar. Böyle bir ortamda işgale direnişin bir yolunun da futbol olacağına inanan her halk gibi Karşıyaka’lı gençler de satın aldıkları bir topla başlamışlar futbol hayatlarına.
Bir kaç zaman sonra kurdukları düzenli takım İngiliz ve Rum takımlarını mağlup etmeye başlayınca da namı yayılmış tüm Ege’ye. 1912 yılında da resmileştirilmiş “Karşıyaka Muaresei Bedeniye Kulübü” olarak. Renkleri ise çok daha anlamlı Karşıyaka’nın; İşgalin verdiği duygusallık, İslam’ın yeşili ile milliyetçiliğin kırmızısını birleştirmiş ve neredeyse yüz yıla yakın tarihinin ölümsüz renkleri oluşmuş böylelikle...
Evet İzmir ülkemizde futbolun ilk oynandığı şehirdir ama bu durum o yıllarda yerli kulüp sayısının artmasını tetikleyemez bir türlü. Çünkü savaş insanların gündemini yeterince meşgul etmektedir. Dolayısıyla Karşıyaka yalnızdır ve daha o tarihte işgal kuvvetlerinin bulunduğu merkezden uzaklaşarak soyutlamıştır kendini. Bugün hala benzer düşünceyle hareket etmesinin temelini buna bağlayanların sayısı çok fazladır.
Karşıyaka’nın yalnızlığı iki yıl sürer. 1914 yılında kurulan Altay Spor Kulübü o yıllardaki en büyük rakibi olur. Altay 1920’li yıllara kadar gösterdiği başarılarla Karşıyaka’nın bir adım önüne geçse de başarıyı sahiplenme duygusu Altay’ın içindeki grupları birer birer ayrılmaya sevk eder. Bunlardan Güzelyalı ekibi kendi kulüplerini kurma sevdasıyla toplanırlar 1925 yılının Haziran ayında.
İlk kurulan kongrede başkanlığa getirilen Kazım Dirik ve futbol aşığı ekibi işe çabuk koyulurlar. Semtlerinin ismi olan Göztepe o günden itibaren kulüplerinin de adı olacaktır. Çubuklu forma ve sarı kırmızı da efsane renkleri... Göztepe, o yıllarda henüz ezeli olmamış rakibi Karşıyaka gibi misyon sahibi bir kulüp değildir. Öncelikli amaçları sportif başarıdır ve bunu da kısa zamanda yakalarlar. Henüz Göztepe spor kulübü doğmadan bir yıl önce Fenerbahçe’yi misafir eden ve bir de maç yapan Karşıyaka bölgenin en çok tanınan kulübüdür Ancak Göztepe’nin ilerleyen yıllarda hızlı bir şekilde büyümesi ve gelen başarıları onları Güzelyalı’nın semt takımı olmaktan kurtarıp ünlerini ülke sathına yayar... Göztepe ilk şampiyonluğunu kurulduktan 12 yıl sonra alır. Bu dönemde sürekli olarak mahalli İzmir liginde mücadele eder ve Karşıyaka’nın İzmir şampiyonluklarını izler. 1937 yılında dönemin valisinin çıkarttığı ilginç bir kararla Göztepe-İzmirspor, Altay-Altınordu-Buca ve Karşıyaka-Bornova zorunlu olarak birleşerek yeni takımlar haline gelirler. Bu durum hiç hoşlarına gitmese de valinin tayini çıkana dek böyle devam etmek zorundadır ve eder de... İşte Göztepe ilk şampiyonluğunu “Doğanspor” adı altında bu yıllarda almıştır...Geçen yıllar İzmir’de futbolu kutuplaştırır. Karşıyaka zaten kuruluşundan itibaren belli sebeplerle soğuk olduğu merkezden kulüp anlamında iyice uzaklaşır. Göztepe ise gelen büyük başarıların ardından İzmir’in Karşıyaka’dan arta kalan kısmının tamamını etkiler ve peşine ciddi bir kalabalık takar. İşte rekabetin saikleri böyle başlar Dünya’nın en büyük yirmi derbisinden biri olan “İzmir derbisinde”...
“Göztepe ve Karşıyaka” Birisi hayat tarzından dem vururken diğeri gençliği katili olur, biri 35.5 der diğeri tam 35, biri Göz-Göz’dür diğeri Kaf Sin Kaf(Ksk’nin Osmanlıcasıdır)... Bu liste uzar gider ama ikisinin de yolu müspet bir durumda asla kesişmez... Kamuoyunun sürekli hedef aldığı bir rekabettir; Kanlı denir, vahşi denir, kin dolu denir. Denir de denir... Bir kısmı isabetlidir de bu sıfatların, fakat rekabeti anlamlandırmaya burdan başlamak doğru mudur? İşte orası çok tartışılır. Çünkü temelinde korkutucu boyutlarda yaşanan aşk ve sevgi bazen bu ilk başta saydığımız fiillere dönüşebilir, ama iki tarafın da özünde benimsediği ve söylediği gibi; Olsa olsa bir “Sevda Masalıdır”. Hani dışarı çaktırmadan içerde yaşanan sevdalardan...
Rekabetin, daha doğrusu nefretin temeline inilirken bir çok farklı durakda durulur. Hep önemli bir zıtlık arasak da maalesef bulamayız. Dini mücadele değidir, siyasi ya da coğrafi de... Çıkan sonuç şudur: Bir kentin iki yakası birbirlerinden nefret etmek için önemli bir sebep aramazlar, tam tersine bitmek tükenmek bilmeyen yüzlerce hatta binlerce hikaye vardır savaşı başlatan. İçkiyi fazla kaçıran Karşıyakalıların Güzelyalı semtine gidip hacetlerini orada gidermeleri. Güzelyalı’dan geçen Karşıyaka otobüslerinin camsız seyahat etmesi, Karşıyaka çarşıda yalnışlıkla paltonun içinden gözüken sarı kırmızı bir kaşkol, ya da Alsancak stadında Göztepe’nin bir maçından hemen önce yakında ki Atatürk spor salonuna basket maçı için gelmiş Karşıyaka taraftarları. Yolda, otobüste, vapurda, berberde, camiide... Kısacası sosyal hayatın herhangi bir parçasında karşı karşıya gelmeleri katıksız sebep sayılabilir, açık konuşmak gerekirse bu yönüyle İstanbul derbilerini bile geri de bırakır...
İki kulüpte çok güzel ve ciddi tribün organizasyonlarına sahiptir, Göztepe “Yalı”, Karşıyaka’da “Çarşı” grubuyla önderlik eder tribünlere. Birbirleriyle bir araya geldikleri ender zamanlar pek hayırlı sonuçlar vermez. Karşıyaka, en başta da söylediğimiz gibi İzmir’den soyutlandığı için biz İzmir’li değil Karşıyakalı’yız der. İzmir’in plaka kodu 35.5 olarak değiştirilir ve herkes bilir ki 35.5 Karşıyaka’dır. Buna karşılık Göztepe saf bir İzmir milliyetçiliği göstererek “tam 35” sloganını dahil eder bünyesine. İki takımın birbiriyle maçının olduğu gün İzmir’de olağan üstü hal ilan edilir. Anneler çocuklarını sıkı tembihlerle okula yollar, maksat dikkatli olmaktır. Stada yakın çevrelerden geçmemek adına güzergahını dahi değiştiren vardır. Tedirginlik had safhadadır yani. Aşıklar içinse o gün bayramdır, hem aşkını görebilecektir hem de düşmanını önce dışarda kendi, sonra içerde takımı alt edecektir, en azından öyle hayal etmiştir. Kazanılan ya da kaybedilen maç sahada kalır, maçtan önceki mücadelenin ikinci yarısı maçtan sonra başlar. İşte o maçın kazanını da kaybedeni de yoktur. Bundan sonra da hiç olmayacak. 2003 yılında bir Karşıyaka taraftarının hayatını kaybettiği TSYD kupası maçında, ya da oynanan bir çok maçta meydana gelen onlarca olay ve birarada yaşayan kardeş iki halkın gereksiz acıları...
Her mücadeleleri böyle anılmaz elbet. 1981 yılı... ikinci lig şampiyonluğu için çekişilen o meşhur yıl, sondan bir önceki hafta karşılaşan düşman kardeşler ve statda ki altmış bini biletli, ama koltuksuz tribünler ve stadın kalabalık kavramını çoktan geçtiğinden sebep yapılan yorumla seksen bin seyircinin takip ettiği, o İzmir tarihinin belki de en önemli maçı. Bir Dünya, bir de Türkiye rekoru kırmış bir maç. O günkü resmi kayıtla Dünya’da, bir ikinci lig maçında ki en yüksek seyirci sayısı bu maçtadır ve henüz bu rekor kırılamamıştır da... Türkiye liglerinin ise en yüksek seyirci sayısına ulaşmış maçıdır.
Hemen her satırda belirttiğimiz gibi iki takım taraftarlarının da beslediği, sevgiden öte birşeydir... Örneğin Göztepe 2003 yılı itibarıyla her yıl bir küme düşerek amatör ligde bile mücadele etmesine ve Karşıyakalılar’ın ezeli rekabetin bitmesi adına çarşıda döktükleri lokmaya rağmen her maçına binlerce kişi gelir ki bu da ayrı bir rekordur amatör küme için. Deplasmanlarda bulmakta zorlandıkları tel örgüyle çevrili sahalar(Stad değil saha diyor kendileri) bile durduramaz onları. Yüzlerce sarı kırmızı çevirir o tel örgülerin etrafını. Çünkü isyanlarında anlattıkları gibi; Ant içmişler, ıssız kuytu köşelerden mutlaka dönecekler!
Karşıyaka ezeli rakibinin amatör kümede oynamasını her ne kadar sevinçle karşılasa da uzak kalmış olmaları onları mutlaka derinden yaralamıştır. Yoksa aralarında oynanan voleybol maçlarına ilginin boyutu bu kadar büyük olmazdı muhtemelen. Karşıyaka'nın bu sezon deplasman yolundan elim bir şekilde kaybettiği tribün emekçisi "Özgür" için Göztepeliler "Acınız acımızdır" pankartı açarak cenazeye katılırlar. Yani dediğimiz gibi özlerinde aynı toprağın suyunu içen kardeşlerdir.
İzmirli aşkını ulu orta yaşamaz ama aşkı için yaptığı savaşı da boyalı basın asla kaçırmaz. Renk sevgisiyle değil şiddet yanlısı olmalarıyla anılırlar sürekli. Halbuki irdelenmeye ihtiyaçları vardır sevgilerini haykırmaya. Bizim yapamadığımızı bir İngiliz yapar. Kalkar İzmir’e gelir Dünya’nın bu sayılı derbisini inceler, insanlarla konuşur şiddetin sebeplerini araştırır. Onlardan biri gibi Göztepeliler’le Aliağa deplasmanına gider. Karşıyakalı aşıklarla sohbet eder ve bir kez daha bir yabancı, bizi bize bizden daha iyi anlatır. Çünkü onlar farkındadır İzmir’in iki yakasında Dünya’nın en önemli derbilerinden biri vardır. Biz ilginç bulmasak da, yeri asla orası olmayan bir amatör küme takımının ve rakibinin binlerce insana nasıl da hitap ettiği İngilizlere ilginç gelmiştir. (Danny Dyer’dan sonra sevgili Ali Ece de ziyaret etti KSK tarafını, kendisi de hayran kalmış oralara, fakat bir de Göztepe ziyareti isteriz!).
İki kulüpte çok güzel ve ciddi tribün organizasyonlarına sahiptir, Göztepe “Yalı”, Karşıyaka’da “Çarşı” grubuyla önderlik eder tribünlere. Birbirleriyle bir araya geldikleri ender zamanlar pek hayırlı sonuçlar vermez. Karşıyaka, en başta da söylediğimiz gibi İzmir’den soyutlandığı için biz İzmir’li değil Karşıyakalı’yız der. İzmir’in plaka kodu 35.5 olarak değiştirilir ve herkes bilir ki 35.5 Karşıyaka’dır. Buna karşılık Göztepe saf bir İzmir milliyetçiliği göstererek “tam 35” sloganını dahil eder bünyesine. İki takımın birbiriyle maçının olduğu gün İzmir’de olağan üstü hal ilan edilir. Anneler çocuklarını sıkı tembihlerle okula yollar, maksat dikkatli olmaktır. Stada yakın çevrelerden geçmemek adına güzergahını dahi değiştiren vardır. Tedirginlik had safhadadır yani. Aşıklar içinse o gün bayramdır, hem aşkını görebilecektir hem de düşmanını önce dışarda kendi, sonra içerde takımı alt edecektir, en azından öyle hayal etmiştir. Kazanılan ya da kaybedilen maç sahada kalır, maçtan önceki mücadelenin ikinci yarısı maçtan sonra başlar. İşte o maçın kazanını da kaybedeni de yoktur. Bundan sonra da hiç olmayacak. 2003 yılında bir Karşıyaka taraftarının hayatını kaybettiği TSYD kupası maçında, ya da oynanan bir çok maçta meydana gelen onlarca olay ve birarada yaşayan kardeş iki halkın gereksiz acıları...
Her mücadeleleri böyle anılmaz elbet. 1981 yılı... ikinci lig şampiyonluğu için çekişilen o meşhur yıl, sondan bir önceki hafta karşılaşan düşman kardeşler ve statda ki altmış bini biletli, ama koltuksuz tribünler ve stadın kalabalık kavramını çoktan geçtiğinden sebep yapılan yorumla seksen bin seyircinin takip ettiği, o İzmir tarihinin belki de en önemli maçı. Bir Dünya, bir de Türkiye rekoru kırmış bir maç. O günkü resmi kayıtla Dünya’da, bir ikinci lig maçında ki en yüksek seyirci sayısı bu maçtadır ve henüz bu rekor kırılamamıştır da... Türkiye liglerinin ise en yüksek seyirci sayısına ulaşmış maçıdır.
Hemen her satırda belirttiğimiz gibi iki takım taraftarlarının da beslediği, sevgiden öte birşeydir... Örneğin Göztepe 2003 yılı itibarıyla her yıl bir küme düşerek amatör ligde bile mücadele etmesine ve Karşıyakalılar’ın ezeli rekabetin bitmesi adına çarşıda döktükleri lokmaya rağmen her maçına binlerce kişi gelir ki bu da ayrı bir rekordur amatör küme için. Deplasmanlarda bulmakta zorlandıkları tel örgüyle çevrili sahalar(Stad değil saha diyor kendileri) bile durduramaz onları. Yüzlerce sarı kırmızı çevirir o tel örgülerin etrafını. Çünkü isyanlarında anlattıkları gibi; Ant içmişler, ıssız kuytu köşelerden mutlaka dönecekler!
Karşıyaka ezeli rakibinin amatör kümede oynamasını her ne kadar sevinçle karşılasa da uzak kalmış olmaları onları mutlaka derinden yaralamıştır. Yoksa aralarında oynanan voleybol maçlarına ilginin boyutu bu kadar büyük olmazdı muhtemelen. Karşıyaka'nın bu sezon deplasman yolundan elim bir şekilde kaybettiği tribün emekçisi "Özgür" için Göztepeliler "Acınız acımızdır" pankartı açarak cenazeye katılırlar. Yani dediğimiz gibi özlerinde aynı toprağın suyunu içen kardeşlerdir.
İzmirli aşkını ulu orta yaşamaz ama aşkı için yaptığı savaşı da boyalı basın asla kaçırmaz. Renk sevgisiyle değil şiddet yanlısı olmalarıyla anılırlar sürekli. Halbuki irdelenmeye ihtiyaçları vardır sevgilerini haykırmaya. Bizim yapamadığımızı bir İngiliz yapar. Kalkar İzmir’e gelir Dünya’nın bu sayılı derbisini inceler, insanlarla konuşur şiddetin sebeplerini araştırır. Onlardan biri gibi Göztepeliler’le Aliağa deplasmanına gider. Karşıyakalı aşıklarla sohbet eder ve bir kez daha bir yabancı, bizi bize bizden daha iyi anlatır. Çünkü onlar farkındadır İzmir’in iki yakasında Dünya’nın en önemli derbilerinden biri vardır. Biz ilginç bulmasak da, yeri asla orası olmayan bir amatör küme takımının ve rakibinin binlerce insana nasıl da hitap ettiği İngilizlere ilginç gelmiştir. (Danny Dyer’dan sonra sevgili Ali Ece de ziyaret etti KSK tarafını, kendisi de hayran kalmış oralara, fakat bir de Göztepe ziyareti isteriz!).Birbirine bu kadar yakın olup böylesine düşmanlaşmak ve tribün jargonuyla “harbi rekabete” konu olmak, kural tanımayan sevgileriyle İzmir halkına mahsusdur. Her satırda sürekli yazmaktansa bir defa vurgulamakta fayda vardır; Göztepe ve Karşıyaka “Çok büyük kulüplerdir” büyüklüğü alınan kupa sayısıyla orantılı zannedenlere inat, az kupa almışlardır, çok büyük başarıları yoktur, olsa da mazide kalmıştır. Fakat hitap ettikleri kitleler, hareket kabiliyetleri ve kökleri “büyük” olmaları için fazlasıyla yeterlidir. Alt liglerde kıracak sıra dışı rekor pek kalmadı artık. Sıra Süper Lig’de, işgal yılarının en önemli direniş kalesi Karşıyaka ve 60’lı yılların sonunda Avrupa’yı dize getiren Göztepe bu kudrete ziyadesiyle sahipler ve futbolumuzun onlara çok ihtiyacı var.
Kolay fikstür saçmalığı!
Her sene adettendir, sezonun 2. devresinin ortalarına yaklaşma dönemlerinde başlar "fikstür avantajı" teranesi. Ben bir türlü ısınamadım bu lafa. Çok kıyısından varlığına inansam da çoklukla fikstür avantajını bir takımın şampiyonluğunda etkili bulmam. Bir takımın puan kazanmasında ya da kaybetmesinde oynayacağı kulüplerden ziyade içinde bulundukları çok faktörlü durumun önemli olduğudur doğru olan. Bunun örneklerini defalarca gördük.Bu bağlamda içinde bulunduğumuz sezonu değerlendirirken de artık şu klişeden bi sıyrılmak lazım. Bir kaç haftadır etrafımdaki herkesten duyduğum Sivasspor'un fikstürünün kolay olduğu yalanı bu hafta Antep'de çürümüştür sanırım. Gaziantep'in kolay maç kaybedeceği hatta bazı futbol bilenlere(!) göre Sivas'a yatacağını düşünülüyordu. Olmadı maalesef. Antep çıkıp topunu oynadı ve rahat bir galibiyet aldı Sivas karşısında. Şimdi hala Sivasspor'un fikstürünün kolay olduğunu iddia edenler için kalan maçlara bir bakalım;
Sivasspor-İBB
Hacettepe-Sivasspor
Sivasspor-Gençlerbirliği
Galatasaray-Sivasspor
Hacettepe-Sivasspor
Sivasspor-Gençlerbirliği
Galatasaray-Sivasspor
Ankaraspor-Beşiktaş
Ankaragücü-Beşiktaş
Beşiktaş-Galatasaray
Denizlispor-Beşiktaş
iki takımın da 1 iddiasız(Ankaraspor-Hacettepe), 1 küme düşme durumunda(Ankaragücü-İBB), 1 oynadıkları tarih itibarıyla belki iddialı olabilecek(Denizli-Gençlerbirliği), 1 de Galatasaray maçları var. Şimdi bu tabloya ve geçmiş hafta sonuçlarını gözönüne alırsak şu takımın maçları daha kolay diyebilir miyiz? Bence hayır, görüldüğü üzere denk takımlarla denk mücadeleler yapacaklar. Yani öyle söylendiği gibi bu şampiyonluğu kolay fikstür değil takımların hırsları ve mücadele azimleri belirleyecektir...
Not:Erman Toroğlu 3-4 hafta önce Sivas'ın fikstürünün kolay olduğundan dem vurup bas bas
bağırıyordu. Galatasaray deplasmanlarının olduğunu hatırlatan Şansal'a "O son hafta hocaaaam, o zamana kadar ölür bu lig" diyordu. (Sanki ligimizin geleneğiymiş gibi son haftaya girmeden şampiyon olmak! Kaldı ki tam tersi son haftaya kalmasıyla ünlüyüz.) Şimdi şu yukardaki tabloyu bi incelesin ve aynı soğukkanlılıkla iddialarını tekrarlasın bakalım...
4 Mayıs 2009 Pazartesi
Şampiyon adayı!
Dün Türkiye Süper Ligi'nin 1 numaralı şampiyonluk adayını izledik, sezonun en önemli maçında ve kendi seyircisi önünde. Lider Sivasspor'un puan kaybeder-kaybetmez tartışmalarına Gaziantep dürüst ve ezici bir oyunla son verdiğinde bütün köyiçi şampiyonluk bayramını kutlamak amaçlı türkülere başlamıştı bile. Artık beklenen sadece halihazırda dağılmaya yüz tutmuş Fenerbahçe'yi yenebilmekti. Fakat ne mümkün! Beşiktaş şampiyonluk adayından ziyade orta sıra mücadelesi veren bir takım hüvviyetinde, rezalet bir futbol oynadı.İsim isim saymak mantıksız sanırım, maç boyunca bırakın pozisyon bulmayı rakip kaleye şut dahi çıkartamadı siyah beyazlılar. Buna karşılık Fenerbahçe'nin dirençli oyunu tıpkı geçmiş yıllardaki İnönü zaferlerinin kopyası gibiydi. Özellikle öne geçtikten sonra geride yaptıkları kademeli defans çok iyiydi. Burada Gökhan Gönül'e bir parantez açmak lazım sanırım. Stoperde de hiç sırıtmayarak istikrarlı ve istekli topçu nasıl olur ıspatladı.
Asıl parantezi açacağım kişi Serdar Özkan'dır; Bu arkadaş Beşiktaş altyapsından A takıma çıkmadan evvel altyapının altın çocuğuydu. Daha 15-16 yaşlarındayken konuşuluyordu. Gün saydık, A takıma çıktı sevinildi, 1-2 maç meltem rüzgarı misali esinti yaptı gerisi ise kocaman bir yalan! Serdar kardeşim Beşiktaş taraftarı senden takımına maç kazandırmanı, süpermenlik falan yapmanı beklemiyor, bu sevdadan geçen sezon feraget etmişlerdi zaten ama biraz ayağında top tut. Orta yapma, çalım atma, gol falan hiç atma. Topu tut ve yana pas ver, o kadar. Bunu da yapamayacak vaziyette bir zavallı görünümündesin bilgin olsun. Arda Turan ile iyi arkadaş olduğunu biliyoruz Arda'ya söyle sana biraz takım-forma aşkı anlatsın, hırslı olmanın yollarını anlatsın, biraz da yüzünü sürsün de yeteneğinin onda birini kapmaya çalış. Fabian Ernst'i oyundan alıp bu Serdar'a forma veren Mustafa Denizli'yi de ayrıca tebrik etmek gerekir.
Bu ayıp aslında Beşiktaş'ın değil Türk futbolunun ayıbıdır. Koca ligin 1 numaralı takımının oynadığı oyun ligin kalitesizliğinin aynası değil de nedir?
Son olarak fikstür avantajı diye diye kaynanan zırıltısı misali ortada gezinen arkadaşlara tekrar selam olsun. 6 haftadır bu ligde fikstür avantajı yok diyoruz, anlayana!
3 Mayıs 2009 Pazar
Realli tenisçiler
Rafael Nadal'ın Real Madrid taraftarı olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Kendisi fırsat buldukça takip eder takımını Barnebau'da. Fakat iş icabı Roma'da olmasından sebep dün yerini alamadı tribünde, ama boş durmamış kankalarını göndermiş destek için. Feliciano Lopez ve Fernando Verdasco da dün Real trajedisini izleyenler arasındaydı vip girişinde yakalandılar objektiflere.

Fernando Verdasco

Feliciano Lopez

Rafa&Casillas

2 Mayıs 2009 Cumartesi
El Clasico'yu Real Madrid kazanacak!
Tekniğini taktiğini bilmem, Metzelder'in geçen hafta Sevilla maçından sonra söyledikleri her şeyin cevabıdır. İnanmak yarısı değil mi? Yemişim taktiğini!
Derby Della Lanterna; Genoa-Sampdoria
Ülkemizde oynanan futbolun ekol sahibi olamamasının oluşturduğu beyhude serzenişleri, hatta neye benzediğine bile karar vermekte çektiğimiz güçlükleri artık bir kenara bırakmak gerekli. Çünkü bizim futbolumuz maalesef, henüz ne olduğu belli olmayan, Avrupa’nın her ekolüne yakın olmaya çalışıp aslında olabildiğine uzak olan bir tarzda... Avrupa’ya yakın olduğumuz futbolun yan kollarından biri hep atlanıyor aslında; Taraftarlık ve taraftar kültürü... Bunu Avrupa geneliyle değil ülke bazlı değerlendirmek daha sağlıklı. Zira İngiltere’deki organizasyonla İspanya veya İtalya’yı karşılaştırmak asla doğru olmaz. Biz ruh halimizle, takım sevgimizle, stadyumlardaki anarşi ortamının gelişiminden, taraftar örgütlenmelerinin hiyerarşisine kadar İtalyan taraftar yapılanmalarına çok yakınız. Bunda Akdenizliliğin payının yüzde otuzlarda kaldığını söylemeliyim. Benzerliğin asıl nedeni, grupların bulunduğu sosyal sınıfların getirdiği aidiyet duygusunun stadyumlarda sınıf farkı gözetmeksizin tatmin edilmesidir. Benzer düşünce tarzından yola çıkarak benzer reaksiyonlar göstermeleri de bundandır. Dolayısıyla değişik kültüre sahip ülkelerde insanların derbilere bakış açılarında mutlaka farklılıklar olacaktır. Örneğin İtalya’da ki en büyük derbi hangisidir? Sorusuna bir İngiliz, takımların büyüklüğünden ve mazilerinden dem vurarak Milan-İnter cevabı verecektir. Aynı soruya bir İspanyol’un Roma-Lazio demesi de şaşırtıcı değildir çünkü en çok ünlenmiş mücadeledir başkent derbisi. Bu soruyu bir İtalyan’a sorarsanız beklediğiniz cevaplardan birini alamayacağınızı söylemeliyim. Çünkü İtalyanlar sorunun içeriğini direkt şiddet ve bunun doğurduğu sonuçlarla ilişkilendirerek ülkenin kuzey batısındaki Genoa şehrini ve Sampdoria ile Genoa takımlarının arasındaki mücadeleyi işaret ederler. Tıpkı bir Yunanlı’ya, Türk’e ya da Polonyalı’ya bu derbi portrelerinin içeriklerini anlatıp aynı cevabı alacağımız gibi...
İtalya’da derbi dendiğinde ilk akla gelen maçlardan biridir “Derby Della Lanterna”. “En” sıfatı alacaksa önemli veya büyük yerine şiddetli denmesi tercih nedenidir şehir sakinleri tarafından. Bir liman kenti olan Genoa’yı paylaşan iki kulüp, şehrin iki tarafı olarak, paylaşamadıkları herşeyi de şehrin caddelerinde, sokaklarında çoklukla da ortak olan tek varlıkları olan güzeller güzeli Luigi Ferraris stadında paylaşmaya çalışırlar. Bu genellikle hoş olmayan enstanteleri barındıran bir paylaşım olduğundan ülke genelinde maçtan çok savaş havasının yaşandığı bir mücadeledir.
Derbi portrelerinde genel kuraldır, bir maçın tam manasıyla derbi olması için güzel sebepleri olmalıdır, futbol sahasının dışında veya içinde vuku bulmuş tarihten ileri gelen genel geçerli sebepler... İşte yukarıda bahsettiğimiz biraz daha düşük sosyal profilli mücadelelerde belli bir sebep bulunamaz. Bundan dolayı Genoa derbisinde de geçerli sebepler aramak gereksizdir. Kısaca küçük bir şehirin iki büyük takımının mücadelesi ve onlara gönül verenlerin en büyük kim iddasının geldiği noktadır bu derbi...Sampdoria Genoa’ya göre biraz daha başarılı ve ön planda gözükse de Genoa kulübü İtalya’nın en köklü takımlarından biridir. 1893 yılında bir grup İngiliz tarafından kurulmuş. İlk ismi de Genoa Cricket & Athletic Club olmuş. İlk yıllarında sadece kriket ve atletizm üzerine faaliyetlerde bulunan Genoa, İngiliz kurucularının isteğiyle formasını da İngiliz milli takımı gibi düz beyaz giymiştir. 1897 yılında ise yine İngilizler tarafından açılan futbol şubesi, iki Torino kulübüyle birlikte İtalya’nın ilk futbol takımlarındandır. 1898 yılında ise tarihte düzenlenen ilk İtalya kupasını müzelerine götürdüler ve isimlerini bugün halen kullandıkları Genoa Cricket & Football Clup olarak değiştirdiler. Birinci Dünya savaşı bitimine kadar üst üste kazandığı şampiyonluklarla İtalya’nın en çok kupa kazanan ekibi haline geldi. Birinci Dünya Savaşına gönderdikleri oyuncularının bir çoğu savaşta hayatlarını kaybedince Genoa’da ligdeki dominasyonunu yitirmiş oldu. Şehirin en başarılı ve gözönünde takımı olmasından dolayı o yıllarda hemen hemen tüm Genoa halkının sevgisini kazandılar. İngiliz hakimiyeti de kulüp üzerinden kalkınca renklerini limanın ve denizin simgesi olan mavi ve savaşta kaybettiklerinin anısına kan krımızısı olarak değiştirdiler.
Genoa 1940’lı yıllara grafiğini iyice aşağıya çekerek gelirken, şehiri ve stadlarını paylaşacakları ezeli rakip Sampdoria bir anda ortaya çıktı. Bu ani ve spekülatif çıkış kentin çalışan kesimine hitap eden Genoa kulübünü yeterince kızdırmıştı. Çünkü Sampdoria’nın hitap ettiği kitle şehirin elit tabir edilen kısmıydı. Bunda kuruluşunun hikayesi de çok etkili tabii ki. Sampierdarenese 1895 yılında Genoa’da kurulan bir futbol kulübüydü uzun yıllar İtalya ve Kuzey liginde mücadele etti, ancak çok büyük başarılar yakalayamadı. İkinci Dünya savaşının hemen sonrasında kentin önde gelenlerinden Piero Sanguineti isimli iş adamı Sampierdarenese’nin şehrin diğer bir küçük takımı Andrea Doria ile birleşmesini teklif etti. Teklif iki taraftan birden kabul görünce Samp ve Doria isimleri birleştirilerek Sampdoria Unione Calcio isimli yeni bir kulüp kuruldu. Takımın renkleri konusunda anlaşılamayınca iki kulübünde renkleri olan mavi, beyaz, siyah ve kırmızı ortak kullanılmaya başlandı. Bu yıllar Sampdoria’nın şehirde popüler olduğu yıllardı. Özellikle kentin ileri gelenleri maç günleri toplantılar düzenliyor ve takım için yardım toplanıyordu. Sampdoria bu sebepten dolayı zengin kulübü olarak anılmaya başlandı. Bu durum kentin asıl büyük takımı Genoa’yı ve taraftarlarını çok rahatsız etti, çünkü onlar maddi imkansızlıklardan sebep Serie B nin yolunu tutmak üzerelerken kimse yardım elini uzatmamıştı... Genoa bu durumdan karlı çıktı demek çok doğru olmaz zira bütün maddi güçlerini kaybetmişlerdi fakat fakir halkın özellikle liman çalışanlarının büyük desteğini alarak ciddi bir kitleye hitap etmeye başladı. Bugün hep söylenen liman patronları Sampdorialı, işçileri ise Genoalı’dır sözü o günlerdeki bu gerçeklere dayanıyor...
İki takım ilk mücadelelerini 1946 yılında yaptılar ve bu maçı yeni kurulmuş olan Sampdoria 3-0 kazandı. Uzun süre devam edecek olan Sampdoria hakmiyetinin temeliydi aynı zamanda bu karşılaşma. Sampdoria ekonomik olarak güçlü olmanın avantajını çok iyi kullandı ve sportif anlamda hep daha başarılı oldu rakibine oranla. Özellikle 1982 yılında iş adamı Paolo Mantovani tarafından satın alınınca altın yılları da başlamış oldu. 1989 yılında kazandıkları Kupa Galipleri kupası, ardından Serie A şampiyonluğu ve takip eden sezon Wembley’de Barcelona ile oynayıp uzatmalarda kaybettikleri Şampiyonlar ligi şampiyonluğu... Sampdoria bu başarıları kutlarken Genoa Serie B ve Serie A arasında gidip geliyordu. Yakın zamanda ne ligde ne de İtalya kupasında başarı yakalayamadılar. Sadece 1991 yılında oynadıkları UEFA kupası yarı finali başarı sayılabilecek unsurlardandı.
Ancak Genoa bir türlü kazanılmayan sportif başarıları her zaman sineye çeken ve sadece sevgisini takımına yansıtan bir taraftar kitlesine sahip. Çok az bilinmesine rağmen İtalya’nın en çok taraftara sahip dördüncü kulübü. Ülke genelinde bir milyondan fazla taraftarı olduğu biliniyor. Genoa şehiri dışında özellikle Güney İtalya’da taraftarları var. Ayrıca çok başarılı bir kulüp olmamasına rağmen Amsterdam, Buenos Aires, New York ve Tokyo gibi şehirlerde yurtdışı fan kulüpleri de olan bir takım. Sadece Genoa maçlarını ünlü kuzey tribününden izlemek için şehiri ziyaret eden futbol turistlerinin sayısı hiç de az değil ayrıca... Kulüp yönetimi bu sebepten dolayı 12 numaralı formayı taraftarın olduğuna inanarak hiç bir futbolcuya giydirmiyor. Fakat Genoa seyircisi fanatizmin doruklarında gezmekten kendini alamıyor bir türlü. Şımarık tabir ettikleri bisikletçi lakabını taktıkları Sampdorialılar ise tahammül edilemezler sınıfına giriyor onlar için. 1974 yılında karşılaştıkları bir İtalya kupası maçından hemen önce Sampdoria tarafatarlarının toplu halde yemek yedikleri lokali maçtan önce basan Genoalılar Sampdoria taraftarlarından birini silahla öldürdüler onlarcasını da ağır yaralayarak tarihe “Liguria baskını” olarak geçen kanlı gecenin mimarı oldular. Bu olaydan sonra büyük cezalar alan Genoa bir çok maçı boş tribünlere oynamak zorunda kaldı. Sampdorialılar uzunca süre olayın şokundan kurtlamadılar ancak 1995 yılında bir Milan deplasmanında dövülerek öldürülen Genoa taraftarı Vincenzo Spagnolo’nun ardından, intikamımızı aldınız ve teşekkürler Milan yazılı pankartlar açtılar. Bu nefret artık kanıksanmış bir durum. Örneğin normal bir günde dahi Sampdoria kaşkoluyla liman bölgesinde gezemezssiniz, rekabet hatta düşmanlık sosyal hayatta da buram buram kokar yani...
Genoa ve Sampdoria gibi sportif başarıları az olan iki kulübün rekabeti saha içinde değil maalesef sürekli olarak saha dışında sürüyor çünkü sportif rekabet yaşayacakları arenayı bulmakta zorlanıyorlar. Uzun aradan sonra bu yıl Serie A’da buluştu iki düşman kardeş. İtalya yeniden ülkenin en önemli derbilerinden birini izlemek için sabırsızlanıyor...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





