21 Nisan 2009 Salı

Serie A nerde, hani nerde?

Bazı yazılarımı yazarken gözümün gördüklerinden yola çıkmaya çalışıyorum, bazılarını ise yaşımızın ermemesinden mütevellit duyduklarımdan. Zira efsaneleri büyüklerden bol bol dinlemişliğimiz vaki...

Inter'in hafta sonu (bence) şampiyonluğunu ilan etmesiyle biraz hayal kırıklığı, biraz da üzüntü duydum açıkçası. Üzüntümün sebebi Inter'in şampiyonluğu değil (ha Mourinho'dan haz etmem o ayrı) Serie A'nın düştüğü bu zavallı görünüm ve benim de Premier Lig manyağı gençlere anlatabilecek kadar Lega Calcio efsanesi tecrübemin oluşmuş olması.

Evet belki nerdeee o eski günler diyecek kadar eski değil ama, milenyumun hemen öncesindeki 15 yıllık dilime dayanan bir hikaye Serie-A hikayesi. Trt-3'ün Avrupa'dan futbol jeneriğinde atılan rövaşataların birinin direğe diğerini ağlara gitmesini ve o jeneriğin müziğini hatırlayanlar bu yazıya daha kolay muvaffak olacaklardır.

Açık konuşmalıyım ilk hatırladığım efsane İtalyan takımı Maradona'lı Napoli idi. Aklımda daha ziyade kazandıkları Uefa kupası var Stadio San Paolo'da, hani o kupadan 1 yıl sonra Arjantin-İtalya maçına evsahipliği yapıp Çizme'yi ikiye bölen stat... Konu dışına çıkmadan devam edelim, Napoli sevgimiz Maradona'dan mütevellit iken Alemao, Careca, Ciro Ferrara ve De Napoli'yi asla unutmuyoruz. Müthiş kadro Milan'la girdiği amasız yarışı son haftalara kadar taşıyıp şampiyon oluyor. Napoli tarihinin en önemli günü sanırsam.
Hemen 90'ları başındaysa hayatımıza kolay kolay çıkmayacak Milan efsanesi girmekte. Gullit, Van Basten ve Rijkaard'lı kadroyu anlatmaya gerek yok, zira yemedikleri halt kalmadı Avrupa sathında... 90'ların ortasında ise yıldızlar topluluğu Juventus'un hegemonyası var hem Serie-A'da hem Avrupa kupalarında. Yine bu dönemin az biraz ötesine denk gelen bir Parma kadrosu var ki bugün Serie B'de olmasına ağıt yaktıracak cinsten: Sağ baştan sayarsak, Buffon, Benarrivo, Cannavaro, Fiore, Chiesa, Dino Baggio, Zola, Crespo, Sensini, Thuram, Veron ve Asprilla gibi yakın tarihin büyük yıldızlarını barındıran bir takımdı, bir Uefa kupası kazandılar bir Serie A şampiyonluğu kaybettiler kılpayı Juventus'a...
Belli takım ve belli kadrolarla sınırlandırmaktansa 90'lı yıllardaki genel görünüme baktığımızda İtalya ligi tüm yıldızların toplandığı yegane mecra idi. Ünlenen ya da ünlenmeye namzet her oyuncunun adı Serie A üyeleriyle geçerdi. Milan'dan Juve'den topçu almak kolay olmadığı gibi İtalyan futbolcular asla ülke dışına çıkmazlardı. 1994 Dünya Kupası kadrosunda yanlış hatırlamıyorsam İtalya dışında oynayan oyuncuları yoktu.














Avrupa kupalarına 10 yıl boyunca vurulan damga ise istatistikleri yerle bir edecek cinstendi. 1990-2000 yılları arasında oynanan toplam 10 Şampiyonlar Ligi finalinin 8'inde boy gösteren İtalyan kulüpleri bunların 4'ünde şampiyonluk yaşadılar. Uefa kupasında ise Avrupa kupasından ziyade Serie A mücadelesi vardı. 10 finalin 9'unda İtalyanlar boy gösterirken bu finalleri 4'ünde ise iki İtalyan takımı mücadele etti, muhtemelen yakalanması imkansıza yakın olan bu istatistiğe sahip Seria A, La Liga'yı özellikle de günümüz süper gücü Premier Lig'i çok çok geride bırakmıştı.

Bu süre zarfındaki lig mücadeleleri de dikkat çekici, 10 yıl boyunca 6 ayrı takımın(Napoli, Sampdoria, Milan, Juventus, Roma, Lazio) şampiyonluğuyla sonlanırken birçoğu da mücadeleyi son ana kadar sürdürmüş...

İşte o Serie A'dan bugünlere geldiğimizde yaşanılan bu menfii değişim, hem soru işaretleri hem de özlemle karışık hüzün yaratıyor üzerimizde. Aslında soru işaretlerinin cevapları çok zor değil, alaturka futbol tarzı benimseniyor İtalya'da, fakat belki hiç bi yerde karşılaşmadıkları derecede ciddi yaptırımlarla karşılaşıyor bu alaturka hareketler. Koca Juve 2. lige düşürülüyor. Milan'dan 10 puan siliniyor vs...
Meydan da haliyle Inter'e kalıyor, şampiyonluğu tekele alıyorlar, hatta haftalar önceden ilan edecek derecede de tad tuz bırakmıyorlar ağzımızda. Milan ve Juve'nin eksiliğinden faydalanabilecek başka delikanlı da çıkamıyor maalesef. Avrupa kupalarında baharı gören 2-3 takım da havluyu bırakıveriyor Premier Lig çocuklarının yanına. Elbette tek sebep bunlar değil, İngiltere ve İspanya'nın akıl almaz gelişimi de müşkül eden sebeplerden Serie A severleri.

Tüm bu nedenleri alt alta koyduğumuzda geriye çökmüş bir lig kaldı... Ne olursa olsun ben önümüzdeki sezonlardan bir nebze daha umutluyum, Milan ve Juve'nin sağlam atılımlarla Inter'i yakalayacağını Roma, Lazio, Genoa gibi takımların da bu üçlüye kafa tutacaklarını hissediyorum, en azından temenni ediyorum. Seria A ruhu geri gelsin!

20 Nisan 2009 Pazartesi

Olympique de Marseille.

Bilenler bilir futbolda Fransa'nın babası Marsilya'dır. Şehirin potansiyeli olsun, takımın tarihi olsun, taraftarın-stadın güzelliği olsun, biraz daha futbol minvalli bir şehir haline getirir orayı.


Akranlarım çok iyi hatırlayacaktır Şampiyonlar Ligi kazanan kadroyu, Basile Boli'nin(sahi ne yapar o?) Milan'a attığı unutulmaz kafayı, Bernard Tapie denen kimine göre efsane kimine göre öff-sane(Yiğiter Uluğ'a sevgiler) dönemini vs...
İşte o zamandan beri ligde şampiyonluğa ulaşamıyor Marsilya. Lyon hegemonyası altında ezildikçe ezildiler. Her yıl yeşeren umutlar sezon sonunda sönerken, geçen hafta ele geçirilen liderlik bu Mayıs ayının biraz daha aydınlık olacağını habercisi sanki. Bordeaux ve Lyon ile giriştikleri yarışın son artık son 6 haftası ve fikstür olarak çok da zor maçları yok Marsilya'nın. Sadece 36. hafta bir Lyon maçı oyanayacaklar ki, 7 yıllık Lyon egemenliğinin yıkılacağı maç olabilir o maç... Bekliyoruz ve istiyoruz...

DROIT AU BUT!


19 Nisan 2009 Pazar

Pre-match drink

Beşiktaş-Bursaspor

Dün alınan sonuçlardan sonra tam haftanın maçı moduna girdi bu karşılaşma. Hafta içi il güvenlik kurulundan çıkan Bursaspor taraftarlarının maça gelemeyeceği kararı sakinleşmiş olan Bursa-Beşiktaş gündemini yeniden gerdi. Bursaspor taraftarları-yönetimi açıklamalar yaptı, takımın taraftar için oynayacağı söylendi vs.

Beşiktaş içinse muhtemelen dönüm maçlarından biri. Zira bu maç kazanıldığı takdirde liderlik koltuğunu devralacaklar, bu psikoloji çok önemli Beşiktaş için çünkü son birkaç yıldır bu haftalara kadar iddialı gelip devrilen kamyon, bu hafta alınacak galibiyetle sımsıkı yapışacak otobana. Çıkış gişelerine de az kaldı...

Maç büyük ihtimalle Bursaspor'un gol yememe taktiği üzerine yoğunlaşacak. Zira Ertuğrul Sağlam'ın bu oyun mantalitesini sevdiğini çok iyi biliyoruz. Beşiktaş ilk dakikalarda bulacağı golle farklı bir galibiyete gidebilir. Fakat tam tersi de taraftarı önünde strese sokacaktır Beşiktaş'ı. Her halukarda gergin ve az gollü bir maç bekliyorum.

Inter ŞAMPİY...


Şampiyonluğu mantık olarak yakalamış ama matematiksel olarak hala olamayabilecek takımlar için eski yıllarda alışageldiğimiz bir başlıktı bu. Aslında Inter az daha sıksa matematiksel olarak da koparacak olayı yakın zamanda. Fakat mantık olarak artık ligi bitirdiler. 18'lik Süper Mario'nun golü Juve deplasmanından 1 puanla dönemelerini sağladı. Aslında 3 puandan oldular demek daha mantıklı ya, her neyse sonuç olarak Inter Torino'da yenilmeyerek artık şampiyon gibi...


Peki efsane Serie A'nın bu derece tatsız ve de tuzsuz bi hale gelmesinin sebebi nedir? Bu ayrı bir yazı konusu olmaz mı? Olur, sadece bunun için bir yazı yazacağım, biz 4-5 takımla şampiyonluk mücadelelesi verilen Serie A'yı özledik...

Futbol pazarı

16.15 İstanbul Büyükşehir Belediyesi-Galatasaray






18.00 Valencia-Sevilla





18.00 Hertha Berlin-Werder Bremen





20.00 Beşiktaş-Bursaspor





21.00 Boca Juniors-River Plate

18 Nisan 2009 Cumartesi

Gümbür Gümbür!

1930'lu yıllarda bugünlerde kaplumbağa tabir ettiğimiz ilk Volkswagen otomobillerinin fabrika işçileri tarafından kurulan Wolfsburg, adım adım Bundesliga şampiyonluğuna koşuyor. Bugün Leverkusen karşısında üstüste aldığı 10. galibiyet ile son 6 haftaya Bayern'in 3 puan önünde girdi.

Oyuncularının Saddam lakabı taktığı Felix Magath halen temkinli konuşmaya devam ediyor ve ligi ilk beşte bitirebilmek bizim için başarıdır diyor. Zira Wolves'un en iyi derecesi bugüne kadar 5.lik idi. Bu sezon bu rekoru kırmayı neredeyse garantilediler, fakat Magath ne derse desin, tüm takım tek bir hedefe kilitlenmiş durumda...

Kanlı tango; El Superclasico

Ulusların coğrafik, ekonomik ve sosyo kültürel özellikleri, yaşamlarının her alanında davranış ve yaşayış biçimlerini etkiler. İnsanlar ait oldukları toplumların koşullarına uymak zorundadırlar. Bir ulus için çok önemli olan bir olgu diğer biri için önemsiz veya sıradan olabilir...

İşte futbol kavramı bunlara en güzel örneklerden biridir. Dünya nüfusunun % 80’nini yakından ilgilendiren bu spor olayı, bazı toplumlarda çok farklı algılanmaktadır. Kimi ülkeler sadece hobi olarak bakar, kimisi taraftar olarak hafta sonlarını stadyumlarda geçirir. Kimilerinde ise 365 gün 24 saat etkisinden kurtulunmayan kurtulmak istenmeyen, yenen yemek, atılan adım, alınan nefes gibi bir yaşam biçimidir. Tıpkı Amerika’nın güneyindeki çılgın futbol ülkesi Arjantin’de olduğu gibi.
Güçsüz ekonominin, güçlü ülkelerin kıskacında eridiği bir ülkedir Arjantin. Halkın büyük bölümünün sefalet içinde maddi zorluklarla mücadele etmesi, zengin fakir farkının uçurumlar kadar büyümesi, insanların sosyal hayatlarını mutsuz geçirmesini sağlamıştır. Mutlu olabilmek için aranan neden stadyumlarda bulunmuştur. Özdeşleştikleri takımlarıyla beraber hareket etmeye başlar insanlar, hayatlarında hiç olmadıkları kadar başarılı ve mutlu hissederler kendilerini takımlarının bir galibiyetinden sonra...

Koca Arjantin’in futbol kalbi Buenos Aires’te atmaktadır, nitekim ülkenin en büyük ve nüfusun çoğunluğunu kendine aşık eden iki kulübü burada yaşar. La Boca ve Nunez semtlerinin ev sahipliği yaptığı kulüpler Arjantin sınırlarını aşan bir rekabeti filizlendirirler. Boca Juniors ve River Plate, ölümle yaşam arasındaki ince çizgi. Futbolun yarattığı duygu harikası. Birbirlerini yendikleri takdirde, taraftarlarını bir sonraki randevuya kadar, Amerikalı petrol milyonerinden daha güçlü hissetmesini, daha ukala olabilmesini sağlayacak kadar manevi gücü olan bir olgu...
1901 yılının Mayıs ayında La Boca semtinde, beklenin aksine gözlerini dünyaya açan ilk kulüp River Plate olmuş. İsmi Uruguay Arjantin sınırını oluşturan Rio De la Plata’nın İngilizce’ye çevrilmesinden oluşuyordu. 1923 yılında La Boca semtini terk ederek şehrin kuzeyine Nunez’e taşındılar, bu yıllarda yaptıkları bazı transferlerde altınla ödeme yapmaları onlara “Los millonairos” (milyonerler) lakabının takılmasını sağladı. Forma rengi ilk kurulduklarında düz beyazdı ancak maç yaptıkları diğer beyaz takımlardan ayrılmak adına formalarının önüne çapraz kırmızı çizgi çekerek günümüzde halen kullandıkları formaya kavuştular.

Gelelim ezeli rakip Boca’ya, 1905 yılında kurulan ekibin kurucuları İngiliz İtalyan ve Arjantin’li gençlerin bulunduğu çok uluslu bir grup. Özellikle gruptaki İtalyan’ların Cenova kökenli olması sebebiyle Boca, “Xeneize” yani Cenovalı’lar lakabını almış. Takımın renklerini belirlemek de zorluk çeken bu grup limana gelecek ilk geminin bayrağındaki renkleri takımın renkleri yapmaya karar vermişler. Limana gelen ilk gemi bir İsveç gemisiymiş ve Kulübün renkleri de Mavi-Sarı olmuş böylelikle...
















Ezeli rekabetin ilk tohumlarını atan olay River’ın Nunez semtine taşınmasıdır. La Boca’nın kenar bir semt olması dolayısıyla, milyonerler lakabını haketmek için semt değiştirir Riverlı’lar. Bu zaten sosyal patlamanın çok yakın olduğu ülkede, zengin fakir ayrımı yapıldığı iddasıyla ayağa kaldırır fakir Boca’yı, bir düşman gibi bilenirler River’a. Buna karşılık River artık zengin takımıdır küçümser Boca’yı bulundukları fakir mahalleden dolayı... Pis koktuklarını ima ederek “Bosteros” ya da Les Puercos(Domuzlar) lakabını takarlar Boca’ya. Savaş başlamıştır. River taraftarı uzunca bir süre La Boca civarına uğrayamaz bu da River’ın “Gallinas” yani tavuk ismini almasına sebep olur ( Beşiktaş’lı taraftarların Fenerbahçe’lilere açtırdığı “Cobarde Gallina Ortega” pankartı River’lı Ortega’ya, Boca’yı ve Arjantin’i yeterince hatırlatmıştı.)
Zenginle fakirin mücadelesi derler bu derbi için. Ama milyonlarca taraftarı olan iki kulüp için zengin fakir ayrımı yapmak sadece popülistlik olur. Bunu söyleyenlere, fakir Boca’nın milyoner başkanını ve ya Zengin River’ın Los Borrachos del tablon grubuna ait taraftarlarını göstermek gereken cevabı verecektir...
Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.
Maçtan günler önce maçla ilgili haberler çıkmaya başlar medyada, her dakika her saniye olabilecek herşey mercek altına alınır. Ülkenin çok az bir bölümü o hafta maç olduğunu bilmez. Dünya’nın en güzel oyunun, en sıcak saatleri mavi sarı ve kırmızı beyaz renklerle El Monumental’de ya da Çikolata kutusu La Bombonera’da yaşanır. Maça haftalar kala başlar taraftar hazırlıklara, amaç takımı deplasmanda en iyi şekilde temsil edebilmek rakibinin sahasında boy gösterebilmektir... Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.
Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu. Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.
Tribünler saatler öncesinden dolar. Bu ülkede 1978’den beri görmeye alıştığımız muhteşem konfeti yağmuru her maçta ziyafet çeker gözlerimize. Yapmak istenilen yegane şey rakipten fazla gürültü yapmaktır. Hele rakip sahadaysanız ve deplasmanda ev sahibinden fazla ses çıkardıysanız bu bir maç galibiyeti kadar önemlidir El Superclassico’da. Diğer latin ve latin kökenli ülkelerde olduğu gibi burada da Classico diye geçer derbinin adı. Ama diğerleri ne kadar uğraşsalar da sadece isimleri benzer bu derbiye, aynı ateşi yakalamak zordur. Çokca zaman bizim medyamız da benzetmiştir iki büyük kulübümüzün rekabetini bu derbiye... Fakat yakından bakınca anlarız öyle olmadığını. Reaksiyon olarak olmasa da, mental olarak üçüncü büyüğümüze yakındırlar...

Boca ile River elmanın iki yarısıdır, biri ekşiyse diğeri tatlı ama hiç bir zaman aynı olmayan. Sadece stadyumlarda değil sosyal yaşamın her anında karşı karşıya gelir ikilinin sevenleri. Yolda karşılaşıldığında ters ters bakılır. Otobüste yakın oturulmaz, çocuğunu Boca’lı öğretmen ve öğrencinin en az olduğu okulda okutmak tercih sebebidir River’lı baba için. Hayatlarının her alanına girer rekabet, giydikleri kıyafetlerinden, içtikleri içeceklere kadar. Boca taraftarı Adidas ürünü giymez Coca Cola içmez. Bir River’lının Pepsi içmeyip Nike giymeyeceği gibi. Çünkü onlar rakiplerinin ürünleridir. Kullanmak futbol dininde günahdır. Aynı dini aynı mezhebi paylaşmalarına rağmen farklı kiliselerde ibadet ederler. Kent merkezindeki bir kilisenin papazının açıklamaları ilginçtir. Maçtan önce River ve Boca taraftarı ayrı ayrı kiliseyi ziyaret ederek takımlarının kazanması için dua ederler. Papaza göre, ikisinin birlikte kazanması mümkün olmadığı için, tanrı hangisini tutuyorsa ona kazandıracaktır. Herkes gidince papaz da tanrının Boca’yı tutuyor olması için dua etmeye başlar... Boca taraftarları öldüğünde kendi taraftar mezarlığına gömülür. Dünya’da sigarası, şarabı, kalemi, iççamaşırı olan kulüpler vardır ama mezarlığı olan tek kulüp Boca Juniors’tur. Kulüp yönetiminin bunu, öldükten sonra küllerinin La Bombonera’ya serpilmesini isteyen taraftarlardan kurtulmak için yaptığı söylenmektedir.
Bu kadar büyük kulüp olmak, en azından olduğunu iddia etmek ispata zorlar tarafları, neden büyüklerdir? Bu soruya yanıt vermek çok basittir. Dünya futboluna hediye edilmiş en büyük yıldızlar bu iki kulübün rahle-i tedrisinden geçmiştir. Boca; Maradona ile herzaman öndedir, Dünya’nın en iyi futbolcusunu bünyesinden çıkarmak kolay kolay başedilecek bir durum değildir. Hele ki o en fanatik taraftarlarınızdan biriyse. Diego Maradona her maç La Bombonera’da alır yerini. Bitmek tükenmek bilmeyen Boca sevgisini bütün tezahüratlara eşlik ederek gösterir. Buna karşılık River’ın Di Stefano’su vardır, oynadığı yıllarda Dünya’nın en iyi oyuncuları arasındadır. Ama yetenek fabrikasında üretim hiç durmaz. Veron, Martin Palermo, Riquelme ve Tevez Boca’da yetişen onlarca yıldız’dan sadece bir kaçıdır. Buna karşılık River; Saviola, Aimar, Salas, Crespo gibi süperstarları sunmuştur futbol sahnesine. İki kulübün tek ortak noktası vardır, ve bir türlü paylaşılamaz. Arjantin’in “Comandante”si Ernesto Che Guevara, iki düşmanın ortak düşünmesini sağlayan tek unsurdur Dünya üzerinde. River “Maradona olabilirsiniz ama Che asla” pankartını çok sever. Boca ise her pankartını onun resimleriyle süsler. Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...
Tribünde ve sahada rekabetin en uç örneklerini verir bu ikili. Her zaman birbirlerinin yok olmasını dilerler tanrıdan. Ama tango, salt bir Arjantin dansı değildir. Tango bir rekabettir. partnerlerin, ayakların ve figürlerin rekabeti. Tango tek başına olmaz, mutlaka bir eşiniz olmalıdır. Bu yüzden River ve Boca her ne kadar birbirlerini hiç sevmeseler de bu en tutkulu tangoyu yalnız başlarına asla yapamazlar...

17 Nisan 2009 Cuma

Kızılyıldız çöküyor!

1991 yılıydı, yaşıtım çoğu kişi dün gibi hatırlayacaktır o efsaneyi. Yarı finalde Bayern'e atılmış o muazzam frikik golünü, sahayı baştan başa koşup tribüne çıkan Sinisa Mihajlovic'i ve muhteşem futbol oynayan Kızılyıldız takımını. Dönemin Dünya Kupası çeyrek finalisti Yugoslavya Milli Takımı'nın iskeletiydiler, kimler yoktu ki kadroda; Vladimir Jugovic, Sinisa Mihajlovic, Robert Prosinecki, Dejan Savicevic ve Darko Pancev. Daha sonralaır büyük takımların büyük yıldızları olan isimler.

Balkanların üzerine kara bulut gibi çöken o insanlık dışı savaş, Yugoslavya'yı dağıttığı gibi rüya takımımızı da dağıtmıştı. Üstüne bir de savaş suçlularının takımını damgası yiyince iyiden iyiye gözden düştü Kızılyıldız. Fakat ben hiç unutmadım, her Kızılyıldız dendiğinde aklıma Mihajlovic'in o uzun kıvırcık saçlarıyla koşuşu ve o takım geldi.

Şimdilerde o efsane Kızılyıldız maddi yetersizliklerden çökme noktasında. Futbolcularına bırakın transfer taksidi ödemeyi, onlar için kiraladıkları evlerin kirasını ödeyemeyecek durumdalar. Kulüp tarihindeki en kötü dönemini yaşıyor, yabancı futbolcular pılı pırtı toplayıp ayrılmak üzereler vs. vs.

Bütün bunların üzerine ezeli rakip Partizan'a 2-0 yenilmek, 14 puan geri düşmek, Delije'nin stadı yangın yerine çevirmesi ve gelecek cezalar... Parasızlığın etkisi her yere sirayet etmiş maalesef.

Borç yaklaşık 30 milyon Euro. Aslında büyük bir miktar gibi görünmüyor ama Sırbistan'da bu para bir kulüp için sağlam kapital demek.

Benim içim cız etti duyunca, param olsa çıkarıp veririm kulüp yönetimini de alırım. Hayal kurmak güzel ama benim aklıma gelen bu fikir parası olan birinin illa aklına gelecektir ve kurtaracaktır koca takımı.
Seversiniz sevmezssiniz bilmem ama en azından 1991 hatırına üzülmek gerekir Kızılyıldız'a...

Ana

Branislav Ivanovic'i araştırırken karşıma çıktı paylaşmak istedim:
Fransa Açık 2008, Ana Ivanovic ilk ve tek Grand Slam şampiyonluğunu kazanmış, seyircilere imza dağıtmak için sandalyeden yardım alıyor, fırsatı kaçırmayan ball boylar Ana'yı takipte.

16 Nisan 2009 Perşembe

Hiddink sağolsun!

Hiddink'de olmasa biz aklımızda Chelsea'yı sürekli alan parselleyen, kalabalık tuttuğu orta sahada rakibini presle boğan, buna mükabil az pozisyon üreten ve 1-0 'lık galibiyetlere abone bir takım olarak belleyecektik. Neyse ki değillermiş. Hiddink gelir gelmez gözümüzü açtı da biz de Chelsea'nın da gol atabilen bir takım olduğunu şu kısa ömrümüzde görebildik.

Liverpool maçından önce bir dost toplantısında maçı tartışırken Liverpool'un şansının sıfır olduğunu düşünüyordu herkes. "Chelsea'nın üç gol yediği nerde görülmüş" minvalli konuşmalar sürerken, bir arkadaşımız Chelsea'nın üç gol attığı nerde görülmüş? Diye bir soru sordu. Herkes sustu ve bir kaç saniye düşündü. Gerçekten de Chelsea'nın Liverpool gibi zorlu bir deplasmanda 3 gol bulması şaşırtıcı bir durumdu, en azından istatistiklere göre.


Fakat Hiddink bu! Tek forvetli Scolari sistemini geldiği gün devirip iki hatta üç forvetli, arkasından iki hücum ağırlıklı orta saha beslemeli sisteme döndü. Chelsea evindeki Cluj maçında dahi tek forvet klişesinden kurtulamamışken, Juventus deplasmanına çift forvetle çıkmaya başladı. Bu da bu sezon yegane hedef olan Şampiyonlar Ligi'nde ciddi bir patlama demek;
Scolari döneminde oynanan maçlarda 1.28 olan gol ortalaması Hiddink'le birlikte tam iki katına çıktı ve 2.5 oldu. Kabaca bir Hiddink-Scolari karşılaştırması yaparsak, Scolari'nin üzerinde direttiği ve her takımda uygulamaya çalıştığı tek forvetli bir sistem var. Bu sistem Portekiz'de başarılıydı çünkü forvetin hemen kenarlarında Christiano Ronaldo ve Nani gibi müthiş yetenekler vardı, fakat Scolari aynı sistemi Kalou, Malouda ve Joe Cole ile denemey çalıştı, sonuç da doğal olrak beklendiği gibi olmadı. Çünkü bu üç isim de hücuma o denli etki edemediler.

Hiddink ise çok alternatifli olan bir hoca, her takıma o takımın kriterlerine uygun format üretiyor ve o şekilde kullanıyor. Örneğin Rusya Milli Takımı ile Chelsea'nın şu an oynadığı şablon arasında çok fark var. Rusya daha defansif ve az hücum oyunculu sistemler denerken Chelsea'nın hali ortada.

Hiddink Chelsea için potansiyelleri var oynamalılar diyor. Bu açıklamanın üzerine gerçekten de öyle olduğunu düşündüm. Özellikle kıyıda köşede kalan Drogba'nın yeniden ortaya çıkmasına çok sevindim. Fakat herşey şu anda göründüğü gibi toz pembe değil, Hiddink döneminde yenen gol sayısında da bire artış söz konusu, eski sisteme göre defans anlayışının azalmasının buna sebep olduğunu biliyoruz, yenen gol artışının atılan gol artışına oranla düşük olması hep bir fazlası atılabiliyor anlamına geliyor fakat böyle devam edeceği anlamına da gelmemeli.


Hiddink sezon sonunda Chelsea'da kalmayacağını açıkladı, kesinlik payını bilmesek de böyle bir açıklama var. Bu, uzun soluklu planların yapılmayacağı anlamına geliyor takımda. Yani Şampiyonlar Ligi güdümlü bir mantalite demek. İşte tüm bu sebeplerden ötürü Barcelona-Chelsea maçının müthiş keyifli geçeceğine inanıyorum. Çünkü Chelsea yenilenen hücum silahlarıyla tüm gücünü bu maç için harcayacak...



Bu keyifli takım için Hiddink sağolsun demekten başka birşey gelmiyor aklıma.