Bazı yazılarımı yazarken gözümün gördüklerinden yola çıkmaya çalışıyorum, bazılarını ise yaşımızın ermemesinden mütevellit duyduklarımdan. Zira efsaneleri büyüklerden bol bol dinlemişliğimiz vaki...Inter'in hafta sonu (bence) şampiyonluğunu ilan etmesiyle biraz hayal kırıklığı, biraz da üzüntü duydum açıkçası. Üzüntümün sebebi Inter'in şampiyonluğu değil (ha Mourinho'dan haz etmem o ayrı) Serie A'nın düştüğü bu zavallı görünüm ve benim de Premier Lig manyağı gençlere anlatabilecek kadar Lega Calcio efsanesi tecrübemin oluşmuş olması.
Evet belki nerdeee o eski günler diyecek kadar eski değil ama, milenyumun hemen öncesindeki 15 yıllık dilime dayanan bir hikaye Serie-A hikayesi. Trt-3'ün Avrupa'dan futbol jeneriğinde atılan rövaşataların birinin direğe diğerini ağlara gitmesini ve o jeneriğin müziğini hatırlayanlar bu yazıya daha kolay muvaffak olacaklardır.
Açık konuşmalıyım ilk hatırladığım efsane İtalyan takımı Maradona'lı Napoli idi. Aklımda daha ziyade kazandıkları Uefa kupası var Stadio San Paolo'da, hani o kupadan 1 yıl sonra Arjantin-İtalya maçına evsahipliği yapıp Çizme'yi ikiye bölen stat... Konu dışına çıkmadan devam edelim, Napoli sevgimiz Maradona'dan mütevellit iken Alemao, Careca, Ciro Ferrara ve De Napoli'yi asla unutmuyoruz. Müthiş kadro Milan'la girdiği amasız yarışı son haftalara kadar taşıyıp şampiyon oluyor. Napoli tarihinin en önemli günü sanırsam.
Hemen 90'ları başındaysa hayatımıza kolay kolay çıkmayacak Milan efsanesi girmekte. Gullit, Van Basten ve Rijkaard'lı kadroyu anlatmaya gerek yok, zira yemedikleri halt kalmadı Avrupa sathında... 90'ların ortasında ise yıldızlar topluluğu Juventus'un hegemonyası var hem Serie-A'da hem Avrupa kupalarında. Yine bu dönemin az biraz ötesine denk gelen bir Parma kadrosu var ki bugün Serie B'de olmasına ağıt yaktıracak cinsten: Sağ baştan sayarsak, Buffon, Benarrivo, Cannavaro, Fiore, Chiesa, Dino Baggio, Zola, Crespo, Sensini, Thuram, Veron ve Asprilla gibi yakın tarihin büyük yıldızlarını barındıran bir takımdı, bir Uefa kupası kazandılar bir Serie A şampiyonluğu kaybettiler kılpayı Juventus'a...
Belli takım ve belli kadrolarla sınırlandırmaktansa 90'lı yıllardaki genel görünüme baktığımızda İtalya ligi tüm yıldızların toplandığı yegane mecra idi. Ünlenen ya da ünlenmeye namzet her oyuncunun adı Serie A üyeleriyle geçerdi. Milan'dan Juve'den topçu almak kolay olmadığı gibi İtalyan futbolcular asla ülke dışına çıkmazlardı. 1994 Dünya Kupası kadrosunda yanlış hatırlamıyorsam İtalya dışında oynayan oyuncuları yoktu.

Avrupa kupalarına 10 yıl boyunca vurulan damga ise istatistikleri yerle bir edecek cinstendi. 1990-2000 yılları arasında oynanan toplam 10 Şampiyonlar Ligi finalinin 8'inde boy gösteren İtalyan kulüpleri bunların 4'ünde şampiyonluk yaşadılar. Uefa kupasında ise Avrupa kupasından ziyade Serie A mücadelesi vardı. 10 finalin 9'unda İtalyanlar boy gösterirken bu finalleri 4'ünde ise iki İtalyan takımı mücadele etti, muhtemelen yakalanması imkansıza yakın olan bu istatistiğe sahip Seria A, La Liga'yı özellikle de günümüz süper gücü Premier Lig'i çok çok geride bırakmıştı.
Bu süre zarfındaki lig mücadeleleri de dikkat çekici, 10 yıl boyunca 6 ayrı takımın(Napoli, Sampdoria, Milan, Juventus, Roma, Lazio) şampiyonluğuyla sonlanırken birçoğu da mücadeleyi son ana kadar sürdürmüş...
İşte o Serie A'dan bugünlere geldiğimizde yaşanılan bu menfii değişim, hem soru işaretleri hem de özlemle karışık hüzün yaratıyor üzerimizde. Aslında soru işaretlerinin cevapları çok zor değil, alaturka futbol tarzı benimseniyor İtalya'da, fakat belki hiç bi yerde karşılaşmadıkları derecede ciddi yaptırımlarla karşılaşıyor bu alaturka hareketler. Koca Juve 2. lige düşürülüyor. Milan'dan 10 puan siliniyor vs...
Meydan da haliyle Inter'e kalıyor, şampiyonluğu tekele alıyorlar, hatta haftalar önceden ilan edecek derecede de tad tuz bırakmıyorlar ağzımızda. Milan ve Juve'nin eksiliğinden faydalanabilecek başka delikanlı da çıkamıyor maalesef. Avrupa kupalarında baharı gören 2-3 takım da havluyu bırakıveriyor Premier Lig çocuklarının yanına. Elbette tek sebep bunlar değil, İngiltere ve İspanya'nın akıl almaz gelişimi de müşkül eden sebeplerden Serie A severleri.
Tüm bu nedenleri alt alta koyduğumuzda geriye çökmüş bir lig kaldı... Ne olursa olsun ben önümüzdeki sezonlardan bir nebze daha umutluyum, Milan ve Juve'nin sağlam atılımlarla Inter'i yakalayacağını Roma, Lazio, Genoa gibi takımların da bu üçlüye kafa tutacaklarını hissediyorum, en azından temenni ediyorum. Seria A ruhu geri gelsin!






18.00 Hertha Berlin-Werder Bremen
20.00 Beşiktaş-Bursaspor




Koca bir şehiri ikiye bölünmüştür. İki mabet; La Bombonera ve El Monumental müritleriyle dolar taşar her hafta. Yılda iki defa da bu mabetlerden birinde buluşur sevdalılar. Rakip stada gitmiş olmak, orada takımını desteklemek, kutsal bir olaydır.
Boca ve River taraftarları bunu sıkça yaparlar. Ancak hepsinin bir bedeli vardır. Örneğin La Bombonera’ya giden yol dikenlidir, kolay olmaz hiçbir zaman. Bocalı’lar Gallina yani tavuk avına çıkarlar, ama bir domuz olarak tavuk avlamak kolay değildir. La Boca semtine girdikleri anda elleriyle burunlarını tutup pis koktuğunu ifade eden River taraftarı ünlü “Sos Cagon”, tezahüratını söylerken kendilerini karşılayan La 12’ye de(Boca’nın taraftar grubu) çok hoş görülü davranmayacaktır. Borrachos del tablon River’in tribün liderlerini barındıran grup, Boca kıyılarında çok can yakmıştır, fakat son dönemlerde tribün içi kargaşalar grubun isminin önüne geçmiştir, Adrian Rousseau liderliğindeki grup yine Rousseau’nun 1 numaralı adamı Gonzalo Acro’nun öldürülmesiyle adını duyurmuş ve halihazırda fırtına öncesi sessizlik formatında devam etmektedir icraatlarına.
Fakat Boca tarafının da sicili çok bozuktur. 1960’lı yıllarda bir maçta ellerindeki kağıtları tutuşturup River tribünlerine atmaları sonucu tribünlerde oluşan izdiham 70 River taraftarının hayatına mal olur. Yine 1994 yılında River’in 2-0 kazandığı bir maç sonrası Barra’lar 2 River taraftarını öldürürler. Bunu, stadyum duvarına “Şimdi eşitiz Boca:2 River:2” yazarak ölümsüzleştirmek isterken, Derbiler tarihine damgayı vurmuş olurlar. Boca’nın övünç kaynağı olan bu olaylar, bu kadar şiddetli olmasa da karşılıksız kalmaz. River’in sahası Monumental’de oynanan bir maç sonrası adeta bir savaş stratejisiyle hareket eden Los Borrachos del tablon, Mar Del Plata bölgesinde sıkıştırır Boca’ıl’arı, verilen zaiyat çok fazladır, polisin desteği olmasa bir çok can kaybı yaşayacaktır mavi-sarılar, işte o ünlü sos cagon bestesinin sözlerine konu olan olaydır bu.
Tribün, derbinin alfabesidir. Tribün insanının şovları çoğu zaman sahadakileri sollar. Dünya’da, tribünleri turist çeken tek derbidir bu. The Observer “Ölmeden önce görülmesi gereken 50 spor olayı” listesinin en başına River-Boca derbisi izlenmesini koyar .Bir Turist için tehlikeli bir seyahattir bu gerçekleştirdiği. Maçtan önce, belki ülkeye girerken havaalanında bile görmediği muameleyi stad girişinde görür ayrı ayrı 3 güvenlik noktasından geçerek.
Sahanın içine indiğimizde durumun tribündekinden çok da farklı olmadığını görürüz. Zaten bu kadar büyük oyuncuların bir arada sahada bulunduğu maçlardan sadece ziyafet çıkar. Dünya gözüyle izleyebildiğimiz efsane maçlardan biri El Monumental’de oynanmıştır 2004 yılında. Platform, Copa Libertadores, yani Amerika kıtasının şampiyonlar ligidir. Yarı finalde eşleşen iki kulüp La Bombonera’da 1-0 Boca galibiyetiyle biten ilk maçtan sonra rövanş için buluşurlar Nunez’de. 60 bin River taraftarı final için yanlız bırakmaz takımını. 5 bin mavi-sarı bayrak da sallanmaktadır kale arkasının en üst tribününde. İlk yarısı golsüz biten karşılaşmada, futbol adına herşeyin olduğu ikinci yarı başlar. Hemen 46. Dakikada Vargas, Boca’yı 10 kişi bırakır gördüğü kırmızı kartla. Bu durumdan faydalanan River seyircisiyle coşup 51. Dakikada golü bulur. Daha da hızlanmaları gerekirken karşılarında sağlam Boca savunmasını bulunca sinirleri gerilir ve 84. Dakikada 10 kişi kalırlar rakipleri gibi. Dakikalar 89 olduğunda bütün herkes maçın uzatmaya gideceğini beklerken sahneye çıkan Carlos Tevez takımının beraberlik golünü atar, koskoca stad 5 bin kişinin gol sesiyle çınlar. Sevinç gösterileri sırasında olayı abartan Tevez maç boyunca yedikleri küfürlerin hırsından olsa gerek formasını çıkartıp kollarıyla tavuk gibi kanat çırpar ve lakaplarını hatırlatır River’lılara. Bu Boca’nın 9 kişi kalması demektir. Boca finali düşünmeye başlamışken, santranın hemen sonrasında River galibiyet golünü filelere gönderir. Dakika 90’dır. El Monumental’den yükselen ses gök gürültüsü değil River’ın gol sevincidir. Son düdük çalınır Aynı şehrin iki takımı arasında gol averajı olmadığından maç uzar. Burdan da sonuç çıkmayınca penaltılara geçilir, seri penaltılarda karşılıklı atılan gollerden sonra, tek kaçıran River’ın ünlü golcüsü Maxi Lopez olmuştur. Boca finalist olarak ayrılır sahadan ve 5 bin taraftarıyla paylaşır sevincini. Bu maç da kolay kolay unutulmaz, özellikle Tevez ve o hareketi...
Tribünde ve sahada rekabetin en uç örneklerini verir bu ikili. Her zaman birbirlerinin yok olmasını dilerler tanrıdan. Ama tango, salt bir Arjantin dansı değildir. Tango bir rekabettir. partnerlerin, ayakların ve figürlerin rekabeti. Tango tek başına olmaz, mutlaka bir eşiniz olmalıdır. Bu yüzden River ve Boca her ne kadar birbirlerini hiç sevmeseler de bu en tutkulu tangoyu yalnız başlarına asla yapamazlar... 
Seversiniz sevmezssiniz bilmem ama en azından 1991 hatırına üzülmek gerekir Kızılyıldız'a...


Hiddink ise çok alternatifli olan bir hoca, her takıma o takımın kriterlerine uygun format üretiyor ve o şekilde kullanıyor. Örneğin Rusya Milli Takımı ile Chelsea'nın şu an oynadığı şablon arasında çok fark var. Rusya daha defansif ve az hücum oyunculu sistemler denerken Chelsea'nın hali ortada.