31 Temmuz 2009 Cuma

"Bayern"leşebilmek.



Hep derler bir yöneticinin bir şirkete ciro anlamında etkisi ilk etapta %10'u geçmez diye. Muhtemelen teknik direktörler için de benzer bir şey söylenebilir. Zira anında etkilerini görmek mümkün olmuyor ve sürekli zamana ihtiyacımız var minvalli sözler ediliyor.

Çok da yanlış bulmamak lazım, sonuçta gerçekten de bir çok dinamik var bazı şeyleri başarabilmek için bu doğru, fakat bu tez bazı hocalar için geçerli değil galiba. Çarşamba akşamı bir Bayern Munih izledim ki, geçen sezon oynadıkları adına futbol demek için onlarca şahit gerekecek naneyle karşılaştırmaya kalktığımızda futbolbilenler tarafından taş-sopayla kovalanacağımız türden bir takım.

İnanılmaz bir tempo, müthiş bir teknik kapasite ve fizik güç. Milan'ı, abartmıyorum 70 dakika gerçek anlamda sahasından çıkartmayan bir pres. Geçen seneki kadroyla çok farklılıklar mı arzediyor? Hayır. İstenmiyor denilen Hamit ilk 11 oynayıp golün asistinin asistini yapıyor, Mario Gomes yeni giydiği formayla 10 yıldır mücadele ediyormuş havasında. Van Buyten'i gezegendeki tüm stoperlerin izleyip, bu pozisyonda oynayabilmek için gereken şartnameyi kendisinden edinmesi gerekir.

Ve tabii başlarında Louis Van Gaal... Açıkçası Bayern Ribery'i Real'e vermeme konusunda o kadar ısrarcı olduğunda çok garipsemiştim. Aklımda hep geçen yılın son maçları kalmasından sebep "boşuna tutuyorlar, dünyanın parasını kazanmak varken" diye geçirmiştim içimden. Fena halde yanılmışım. Uli Hoeness'in bir bildiği varmış.


Çarşamba akşamı Ribery kadroda yoktu, tribünden takip ediyordu maçı. Takıma katılmasıyla Bayern daha da inanılmaz bir kılığa bürünecek bence, bu yıl Şampiyonlar Ligi'nin tozunu atacaklar benden söylemesi.

Bir Milan notu

Ben bu Milan taraftarının yerinde olsam, kulübü hemen basarım. Ne biçim ultrasınız kardeşim siz? Kulüp başkanının ülkede elden geçirmediği telekız kalmamış, her gün birisiyle takılıyor. Milan muhtemelen s..kinde bile değil çünkü azmış resmen. Takım günden güne eriyor. Buna dur diyecek bir delikanlı yok mu? Koca Milan'ın geleceği hal bu mudur? Bu kadroyla Juve ve Inter'i geçtim, geçen sene ilk 10'a giren takımların birçoğuyla başedemez. Forvet yok, kanat yok, bek yok, stoper yok, transfer desen o da yok. Ronaldinho, bitik. Defansta, Favalli, Oddo, Zambrotta gibi duvarları elek dolu isimler var. Onyevu diye bir afro-american aldılar, adamın eli ayağına giriyor iki top gelince. Bence çok köklü bir devrim yapmaları gerekiyor ama onu yapacak isimler Patricia D'addario civarında dolaşıyorlar. Sonları hayır olsun.
Tüm bunları gördükten sonra CL'de Milan'ın 1, Inter'in 2. torbada olması anormal tezat oluşturuyor. Beşiktaş yatıp kalkıp 1. torbadan Milan gelsin diye dua etmeli bence.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Kahin Bülent Uygun



"Benim 5 türlü planım vardır. Bu plan gideceğim yerle ilgilide 5 türlüdür, kendimle ilgilide 5 türlüdür. Yani sadece bir plana bağlı hareket etmem. Dolayısı ile 5 türlü plan yaptığım ortamda bu takımın kurgusuna, yapısına ve hedefine götüre bilecek şekilde transferler yapılacaktır. Hangi platforma gideceksek ona göre transfer yapılacaktır. Tabi ki burada hemen eleştiri yapmak isteyen arkadaşlar olacaktır. Bizim ülkemizde herkes futbolu çok biliyor ya. Onlara da bir laf söyleyeyim; evet 5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz."

Bülent Uygun 2 Mart 2009 tarihinde maraton.com.tr'ye verdiği röportajda böyle demiş. O "5" türlü planın içinde acaba Avrupa Kupalarında "5" yemek de varmıydı diye sormak isterdim ama zaten cevabı kendi vermiş 5 yeriz demiş. İnsanın kendisini ve kapasitesini bilmesi güzel, özellikle bunu taa aylar öncesinden öngörebilmek sadece liderlere özgü bir yeti olmalı. Kendisini tebrik ederiz...

Ancak güzel bir söz vardır "Büyük lokma ye, büyük laf konuşma" diye şimdi birisi çıkıp "4 yeriz, 6 yeriz ama 5 yemeyiz" derse altından kalkamazssın!

Yine de bir Türk takımının Avrupa hezimetini kelam edecek değiliz, canı sağolsun Sivas'ın...

28 Temmuz 2009 Salı

Ulemadan inciler-2



Aslında ikinci posta diye başlık attım ama bu konuda son defa yazacağım. Geçen yazımda da bahsetmiştim, ben Mehmet Demirkol'u okumaktan ciddi anlamda zevk alan bir futbolseveri(di)m, İletişim yayınlarının Türk futbol tarihinin en efsane yazılarını bir araya getirdiği "Dünya Kupası" isimli kitapta yazdığı Alman güzellemesinden tutun daha önce bahsettiğim kupa yazıları konulu kitabına kadar ince ince okudum. Hem de birkaç kez...

Şimdi kendisinin öle halim selim bir okuyucusu sıfatıyla diyorum ki, benim bildiğim Mehmet Demirkol bu değil. Ayağı yere sağlam basan, anlattığını, yazdığını insanlara inandırma garantisi veren havasından artık çok uzak. Bilmiyorum belki de alaturka yazarlıktan sıyrılmanın bedelleridir, ama artık çok net bir konu var ki Mehmet Demirkol soyadı gibi sert olamıyor, yazısındaki "ben dedim kardeşim" tavrı kayboldu.

Bunun sebeplerini aslında uzun uzun anlatmaya gerek yok. O havayı kaybettiğini kendisi de farkettiğinden dolayı farklılık yaratma amaçlı yorumlara daha fazla yer vermeye başladı. Fakat farklılık yaratmak için uğraşırken açık konuşacağım eline yüzüne bulaştırdı herşeyi.

Ferrari eleştirisiyle çıktığı yol o kadar gereksiz ve anlamsızdı ki aldığı tepkileri kendi vicdan muhasebesinde de doğru bulmuş olacak ki "Ben size Macaristan'ı yenemezsiniz demedim" minvalinden yazılar yazamadı. Olayın üzerine gitmedi, Fenerbahçe transferlerine yöneldi. İlk evvela "iyi seçenekler" başlığıyla Fener'in yeni transferlerinin takıma olacak olan katkısına ve alternatifli kadroya değindi hatta,

"Santos, Konfederasyon Kupası’nda vasatın oldukça üstünde bir performans çizdi. Hızlı, ayaklarına hakim, cüretkar bir oyuncu. Hücum yönünün savunmasından çok daha parlak olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Güiza ve Alex’in oyununu dripling ve koşularla tamamlama ve üçgeni oluşturma konusunda Uğur’dan daha teknik bir tercih olacaktır. Ancak fazlasıyla Brezilya stili oynaması nedeniyle, Avrupa futbolunun özellikle sertliği ve temposuna uyum sağlaması ve oyun devamlılığına kavuşması için süreye ihtiyacı olabilir. Bu yönde kendisini tamamlaması gerekiyor.
Sonuç olarak Fenerbahçeliler ismi büyük oyuncuları bekliyor olsalar da, Güney Amerika’dan getirilebilecek iyi seçeneklerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.


diyerek bir nevi yeni transferleri çok beğendiğini, Brezilya'dan alınabilecek en iyi seçenekler olduğunu belirtti.

İşte tam da bu yazı tepkilerin odak nokası oldu. Olması da gayet normaldi, zira o derece bir Ferrari kötülemesinden sonra yazılan bu yazı zaten hali hazırda verilmek içinde elde beklenen "Fenerbahçeli yazar" yaftasını yapıştırdı boynuna. Ben yukarıda belirttiğim vicdan muhasebesini bu dönemde yaptığına inanıyorum zira bugün yazdığı yazı tam da "bakın fenerbahçe yazarı değilim, istediğim zaman onları da eleştiririm" yazısı. Başlığa bakarmısınız;(Fenerbahçe'nin yeni transferlerini kastederek) "Bu para etmez" popülizm değil de nedir? Bu para etmeyeceğini söylediği oyuncular, bir önceki yazısında Brezilya'dan alınan en iyi seçenekler dediği Cristian ve Dos Santos. Diyor ki Demirkol;

"Andre dos Santos’un bilinen bir önceki bonservis ücreti 400 bin euro. Cristian Baroni’nin 350 bin. Bundan önceki kulüplerinden aldıkları yıllık ücretlerse bu rakamların da altında...
Bu rakamlar yüzde yüz doğru olmayabilir. Çünkü Brezilya’da da bizimkine benzer şeffaflıktan uzak bir ekonomik hal mevcut. Ama üç aşağı beş yukarı rakam bu... Onun da ötesinde Dos Santos’un bonservisi kaç kişinin elinde, Fenerbahçe verdiği parayla 26 yaşındaki oyuncunun bonservisinin kaçta kaçına sahip oldu, bunları çok bilmiyoruz.
Bildiğimiz şu. Bu iki oyuncu, hem maaş hem de bundan önceki bonservislerinin 10 ila 20 katı fazla paraya transfer edildi. Zaten açıklamaları da dürüstçe bu yönde: “Öyle bir teklif geldi ki, hayır diyemezdik!"


Eh be birader bu yazı oldu mu şimdi? Durumu kurtarmak için baltayı resmen taşa vurmuşssun. Maddelerle açıkliym.

*Önceden bonservisi düşük olan bir oyuncuya zaman geçtikçe fazla bonservis ödenmesi kadar doğal ne olabilir? Cristiano Ronaldo için İspanyol bir spor yazarı "bu adamın bir önceki bonservisi 15 milyon euro idi şimdi bilmem kaç katına transfer ettik" dese, sana ne derece mantıklı gelir?

*Eskiden yüksek olan bonservisi ucuza almak daha "rahatsız" edici bir durum değil midir? Bu durum onun kalitesinin düştüğünü gösteren dinamiklerden biridir değil mi?

*Peki Dos Santos'un bonservisi 400 bin euro iken tam da senin bir önceki yazında bahsettiğin gibi Konfederasyon kupasında "vasatın çok üzerinde"(ki bu iyi oynadı demek) perfromans göstermesi fiyat artışı için gayet doğal bir sebep değil midir?

*Güney Amerika'dan senin tabirinle "alınabilecek iyi seçenek"in fiyatı bir önceki transferine göre yüksek olması çok mu anormal? Sonuçta oralardan adam getirebilmek belli maliyetler gerektirmiyor mu?

Mehmet Demirkol bence kaş yaparken göz çıkartan bir yazı yazmış. Yani şu iki yazısını yan yana koymasını, Ferrari için yazdıklarını ve söylediklerini toparlamasını ve benim gibi onlarca insandan gelen şikayetleri bir araya koyup tekrar bir vicdan muhasebesi yapsın ancak bu muhasebeyi yaptığı dönemde mümkünse yazı yazmaya ara versin, zira yazdığı yazılar öğle yemeğine çıkmadan 10 dakika önce başlanmış ve arkadaşlarının "mehmeett yemeğe çıkıyoruz" diye seslenmesiyle "bitiriyorum abi iki dakka bekleyin" sözleri sonunda toparlanmış havası veriyor.

Bu yazıdıklarımı nasıl algılayacağını bilemem, ancak şunu söylemek istiyorum bunu sadece spor sevgisi yüzünden yazı yazan bir "eski" okurunun serzenişi olarak algılasın. Almanya'dan teyzesinin getirdiği kramponlar üzerine yazılmış o müthiş yazıyı bugün yazılan elli tane Mehmet Demirkol makalesine değişmem. O amatör ruhu yeniden yakalaması dileğiyle...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

2010 yolunda Denizli ve Beşiktaş


Hep sorulur ya "sizce şampiyonluk yolunda dönüm maçı neydi?" diye, herkesin kendince cevabı vardır çoğunlukla da doğrudur, ulan hakkaten önemliydi o maç da deriz. Benim de geçen yıl için bence dönüm maçı diyeceğim maç deplasmanda oynanan Gaziantep maçıdır.

Hiç unutmuyorum maçı izlemek için bir arkadaşımızda toplanacağız. Günlerden Cuma, iş çıkışı direkt adrese gideceğim yolda spor radyolarından birini dinliyorum(zaten ben bu spor radyolarını sadece yolda dinliyorum, artık sadece radyo dinliyorum diye yazarsam anlayın ki yoldayım). Maç öncesi yorumlar ve röportajlar falan var stattan canlı. Ligin 2. yarısı yeni başlamış Beşiktaş'ın son iki maçı(Konya-Trabzon) hüsran. Özellikle o kadar puan gerideyken içerde şampiyonluğun en güçlü adaylarından! Trabzon'u yenememek cinayet anlamını taşıyor, bitmek üzere Beşiktaş.

Her neyse tekrar radyodan aktarılan maç öncesi yorumlara dönüyorum. Hayalle karışık hatırladığım bir kaç yorumdan sonra Bağış Erten'i buluyorlar. Ender sevdiğim Fenerbahçeli yazarlandandır kendisi, epey de beğenirim yorumlarını. Tabata'nın yokluğundan dem vurulmasını, "eğer Delgado'nun olmayaışını değil, Tabata'nın olmayaşını sorguluyorsak Beşiktaş için işler iyi gitmiyor demektir" diye yorumluyor ve ekliyor. Beşiktaş'ın dönüm maçı (net kelimeleri hatırlamasam da) ama bence şampiyonluk iddiasını burada bırakır minvalli birşeyler söylüyor. Puan durumu+takımın durumu+maçın zorluk derecesi bir anda gözümün önüne geliyor. Normal şartlarda ağız dolusu küfür edeceğim bu yorum olabildiğine mantıklı geliyor, o anda trafik+kalbim sıkışıyor, bir hüzün senesinin daha arifesinde olduğum aklıma geliyor geriliyorum... 3 kutu düşünürken 6 kutu bira alıyorum ve basıyorum zile...

Maçın ilk 3 dakkasını kaçırmışım, girince çocuklarla da paylaşıyoruz herkesin yüzünde mevcut sebeplerden bir sıkıntı. Küçücük bir odada 8 kişiyiz... 6 biranın 4 tanesini ilk devre içiyorum. İçelim ki unutalım, zira henüz gol yok, olmadığı gibi Antep daha baskın.

İkinci yarı başlıyor, 48 Nobre, 51 Tello! 8 kişi oda da alt alta üst üste. Kalan iki bira da o ara bitmiş. Salondan votka geliyor, yoğun sigara dumanı altında alkole devam, 87 tekrar Nobre ve 3-0. Bu arada alkolün etkisiyle çiçek gibiyim. Sadece sırıtıyorum. Kafayı toparlamam gerekli, puan durumu+şampiyonluktan kopmamak+önümüzdeki hafta maçı vs... Yok olmuyor sırıtıyorum. Fakat Beşiktaş daha sonra 3 hafta üst üste galip gelerek meşhur Sivas maçına çıkıyor, gerisi de zaten malum.



Yazının girizgahı daha da önemlisi bir maç anısı için fazla uzun oldu farkındayım fakat "geçmişini bilmeyen" sözleriyle başlayan meşhur bir atasözü var o yüzden dönemecin ne olduğunu hatırlatmak istedim.

Geliyorum asıl konuya, geçen yıl bu anlattığım maç ikinci yarının üçüncü, ama o dönemin 4. maçıydı(ilk yarının son maçını ikinci devre başında oynatmışlardı). Ernst'in, Yusuf'un henüz geldiği dönemler. O maça kadar tıpkı yukarda anlattığım gibi kara bir tablo var ama o maçla beraber her şey farklılaşıyor. Peki bu yıl ne olacak? Önce başa bir dönemlim


MUSTAFA HOCA BIRAKIYOR!

Öncelikle şunu söylemeliyim. Mustafa Denizli ile ikinci defa anlaşıldığında içimde bir yerlerde bi sıkıntı oluştu. Hocayı sevmediğimden değil de anlaşılma biçimden. Malumunuz hoca sezon sonunda devem etmeyeceğini söyledi başkana. 3 büyük kulübü şampiyon yapmış tek hoca olarak bitirdiği sezonun keyfini Çeşme'de rakı-balık eşliğinde çıkarmak istyordu, artık strese gerek yoktu. Kendince haklıdır hoca bu kararında bence.



Fakat karar anından itibaren yer yerinden oynadı. Demirören'in uykuları kaçtı, Mustafa Hoca giderse ne yapacaktı? Basın+taraftardan tepki gelecekti. Yeni hoca bulunması, adapte edilmesi vs.vs. çok zor geldi başkana. Hemen telefona sarıldı Mahmut Özgener'i aradı "Mustafa hoca gidiyor, lütfen birşeyler yapalım!". Merak etme Yıldırım elbirliğiyle döndürürüz hocayı. Özgener telefonun ahizesini yerine geri koymadan hemen çevirdi numaraları.

Mustafa Denizli'nin kankası Vatan gazetesi spor müdürü İbrahim Seten'i aradı. "İbocum, Mustafa Hoca ayrılacakmış, Yıldırım aradı toparlanalım", ordan Şansal Büyüka'ya giden telefon ve toplanan konsey tacizlere başladı Mustafa Denizli'yi. Gerisi hepimizce biliniyor geldi imza attı. Benim de aklıma zorla ...'dan doğmayacak çocuk aklıma geldi.



Gereksiz panikten zoraki de olsa anlaşma yapıldı ama ben hocanın motivasyonunun ne durumda olduğunu merak edip duruyorum şu anda. Malum Şampiyonlar Ligi oynayacağız kendisinin bu konuda sicili oldukça kabarık, geçen yıl arkasında duran, sezon başında dönmesi için türlü kulis yapan konsey bu yıl yanında olmayabilir. En basitinden İbrahim Seten'le küstüler. Geçen yıl hiç yemediği medya baskısını bu yıl yerse nasıl bir sonuç çıkar?.. Bu baskıyı kaldırabilir mi? Yoksa sezon ortasında yok arkadaşlar olmadı ben Çeşme'ye gidiyorum der mi?

YA BU SENE?



Ben, tüm iyimserliğimle bu yıl başarılı bir sezon geçireceğine inanıyorum Beşiktaş'ın. Transferler çok anormal değil, hatta gereksiz bir ayrıntı olsa da benim önem verdiğim bir hareketi var hocanın. Quaresma gibi bir yıldızın kendisine teklif edilmesine rağmen hocanın "istediğim adam değil" diyerek teklifi geri çevirmesi, sistem üzerine kafa yorduğunun göstergesi. Kadronun genişliği en büyük avantajlarından biri. Daha da önemlisi sorgusuz sualsiz tüm yetkinin kendisinde, istediği oyuncularla oynayacak, yani tüm sorumluluk şu anda üzerinde. Şampiyonluk için gerekli onlarca dinamikten sezon başı için geçerli olanlarının bir çoğuna sahip Mustafa Denizli.

Bu sezon yazının başındaki gibi dönüm maçlarının aktörü olmadan dümdüz bir yolda ilerlemesi bekleniyor Beşiktaş'ın. Fakat şöyle bir gerçek var, geçen yıldan çok daha zor bir şampiyonluk mücadelesi bu. Özellikle de geçen yıl karşılarına çıkmayan bazı engellerin level atlanılan oyun gibi bu yıl karşılarına çıkacağını hesap edersek Mustafa Hoca'nın sinirlerinin çelik gibi olması gerekli. Aralık ayında da Çeşme hiç çekilmez!

23 Temmuz 2009 Perşembe

San Marino yapıyor, ya biz?

"Sportif başarının önem derecesi ve sonuçları her coğrafyada farklı algılanır. Kimi ülkeler siyasi ve politik alanda alamadıkları başarıları spor sahalarında ararken, kimi ülkeler salt bir spor müsabakası ve onun başarısı gözüyle bakarlar bu mücadelelere. Bu gibi durumlarda aklıma hep 80’li yıllardaki Türk Milli Takımı gelir. Hani Avrupa futbol sahnesinin en zayıf takımıyken aldığımız bir Demokratik Almanya galibiyeti ile “Avrupa Birliği’ne futbolla girdik” minvalli başlıkların atıldığı dönemler... O günlerden sonra ciddi bir sportif kalkınma ve bilinçlenme ile 20 yıl içinde belki de Avrupa’nın bu alandaki en büyük atılımının gerçekleştirilmesi... “Nasıl oldu?” sorusunun cevabı çok basit aslında; Var olan potansiyelin edinilen tecrübeyle birlikte bilinçli bir şekilde işlenmesi ve açığa çıkarılması. Bu durum Türkiye’nin bir şansıydı, çünkü futbolda ne kadar geri kalmış olursak olalım bilinçlendiğimizde kullanabileceğimiz bir hammaddemiz yani insan gücümüz her zaman vardı.


Ya o insan gücüne, o potansiyele sahip olamayanlar? Onlar 2000’li yıllarda 80’lerdeki Türk Milli takımı tadını veren, futbol kalitelerini geliştirmek için belki o zamanki Türkiye’den bile çok çabalayan ama elde olmayan sebeplerle belli mesafelerden ileriye gidemeyen ülkeler...
İşte San Marino bu konudan bahsedilirken akla gelen ilk ülkelerden biri, belki de ilkidir. Avrupa futbolunu milli takımlar düzeyinde takip edenler onların ismini birçok Avrupa ülkesinden daha çok duymuştur, farklı mağlubiyetlerinden ve başarısızlığından sebeple... Avrupa ve Dünya şampiyonası elemelerinde aynı gruba düşülmüş ise grup puan hesaplamaları yapılırken geri kalan 52 Avrupa ülkesi tarafından da karşısına 6 puan yazılan, Avrupa futbol tarihine 13–0 gibi flaş skorlar armağan eden. Daha da önemlisi hasbelkader berabere kaldığı takımların teknik direktörlerinin kariyerleriyle oynayan bir ülkedir San Marino.


İtalya’nın Ortadoğularında bir yerlerde konuşlanmış, Çizme’nin yüzlerce kasabasından biri büyüklüğünde, 30.000’lik nüfusuyla, mahalle maçlarında ağabeylerin arasında küçücük boyuyla çırpınan, istekli ama güçsüz çocukları andırır. Zaten bütün bahtsızlığı da küçüklüğündedir, potansiyelsizliğinde yani. Yoksa kıtanın geri kalanından ne futbol hevesi ne de sevgisi bakımından hiçde farkları yoktur. Hani yüz ölçüm/mevcut spor alanı oranını rakamlaştırdık mı birçok Avrupa ülkesini geri de bırakacak kadar da önceliklidir spor, ya da futbol diyelim, zira San Marino sporu şimdilik futboldan ibaret...

Bilinenin aksine San Marino en eski Avrupa devletlerinden biri. Hatta Dünyanın ilk cumhuriyet ülkesi olarak kökeni 300’lü yıllara dayanıyor. Küçüklüğünden sebeple de çok fazla kaale alınıp savaşılmadığı için köklerini koruyabilmiş ve bugünlere getirmiştir. Dolayısıyla ülkenin futbol tarihi sanıldığı gibi 15–20 yıllık değil tamı tamına 78 yıllıktır. Evet, San Marino futbol federasyonu duyanları şaşırtan bir olgunluğa sahip olarak 1931 yılında kurulmuş. Fakat federasyonu kurduktan sonra yetkililerin aklına bir milli takım kurmak 55 yıl sonra gelmiş.


Yani San Marino futbol federasyonu sadece resmi kuruluşunu ilan eden bir kaç resmi evraktan ibaretmiş bu süre boyunca. 1986 yılında derme çatma bir federasyon binası ve aynı sıfatta bir milli takım ile Kanada Olimpik milli takımının karşısına çıkmışlar ve 4-0’lık bir mağlubiyetle merhaba demişler futbol yaşantılarına. Bu gayrı resmi karşılaşmadan sonra San Marino futbol federasyonunun ilk hedefi UEFA tarafından kabul görmek olmuş. Yapılan ısrarlı başvurular sonucunda San Marino kendi gibi birkaç mikro devlet ile beraber 1988 yılında UEFA ve FİFA bünyesine kabul edilerek ilk emeline ulaşmış. Bundan sonrası herkesin yakından bildiği bir hikaye. 1-0’lık Liechtenstein galibiyeti, deplasmanda Letonya ve kendi evinde Türkiye beraberliği. Geri kalan ise sadece hüsran...


San Marino ile ilgili asıl merak edilen ise işin perde arkasındaki kısmı. Madalyonu tersine çevirdiğimizde hiç de dışardan görüldüğü gibi içler acısı bir durum yok. San Marino futbolu 1988 yılını milat kabul edersek gelişiminin en başlarında henüz... Özellikle zihinlerdeki, “Dünya Şampiyonu ülkenin topraklarının tam ortasında bulunup, bu kadar başarısız olmanın sebebi” sorusuna verdikleri cevaplar tatminkar. İtalya’daki lisanslı sporcu sayısı San Marino’nun nüfusunun çok çok üzerinde, San Marino sınırlarında ise sadece 700 lisanslı sporcu var. Sonuç en başta bahsettiğimiz potansiyel konusuna geliyor. Yani İtalya sınırlarında olmak onlar için hiç fark etmiyor, çünkü İtalyanların suyunu içen vatan evladı çok az... Bu hiç yok anlamına gelmiyor tabii ki.


Ülke federasyonu resmen kurulmadan önce, İtalya’da yetişen oyuncuları var. Bunlardan en önemlisi Massimo Bonini: 80’li yıllarda yedi yıl boyunca Juventus forması giymiş, bu takımla Şampiyon Kulüpler finali oynamış ve San Marino vatandaşı olmasına rağmen özel izinle İtalya milli takımına seçilerek o formayla ter dökmüştür. San Marino resmen tanındıktan sonra ise 30’lu yaşlarını çoktan geçmiş olmasına rağmen. Milli takım formasıyla mücadele etmiş, daha sonra da teknik direktörlük koltuğuna geçmiştir. San Marino’da futbol oynamaya başlayan her genç oyuncunun en önemli idolüdür Bonini...
San Marino futbol federasyonunun önündeki ilk hedeflerinden biri ismiyle birlikte anılan ulusal takım kimliğinden sıyrılıp, kulüp seviyesindeki takımlarına dikkat çekebilmek. Kulüp bazlı yetiştirilen oyuncuların ülke futbolunu ileriye götüreceğinden çok eminler. Bunun için kulüp takımlarına ciddi teşvik ve vergi indirimleri yapmışlar. Kulüpler de sponsorlar yardımıyla transfer yoluna gidiyorlar.


Şampiyonlar Ligi ve UEFA kupası öne elemelerinde boy göstermeye de başladılar. Henüz tur atlayamamış olsalar da özellikle S.S Murata isimli takımları bu alanda en çok tecrübe kazanan kulüp. Çünkü takıma eski Breziyalı yıldız 43 yaşındaki Aldair’i transfer ettiler, ama teknik direktör olarak değil, futbolcu olarak! Yakın zamanda da Romario’nun peşine düşmüşlerdi ancak asıl bombayı eski Dünya Şampiyonu Formula pilotu Michael Schumacher’e futbolculuk teklif ettiklerinde patlattılar. Murata kulübü bu yolla adından söz ettirerek sponsor bulma sürecini hızlandırdı ve Aldair, Romario gibi futbolcuların geniş tecrübelerini kullanmak istedi. Bunun sonuçlarını önümüzdeki dönemlerde nasıl alırlar bilinmez ama San Marino futbol federasyonu bu uygulamalardan umutlu.

Aslında kulüp bazındaki en önemli takımları San Marino Calcio İtalya Serie C-2 liginde mücadele ediyor. Ülkenin milli takım da dahil en eski futbol oluşumu olan kulüp San Marino liginin tamamen amatör kabul edilmesinden sebeple 1988 yılından beri İtalyan liginde yer alıyor ve San Marino’nun tek profesyonel kulübü olarak biliniyor. Federasyon yetkilileri ülkenin futbol geleceğini de bu temele oturtmuş, yani sürekli olarak bahsettiğimiz potansiyelsizliği aşmak için içinde bulundukları toprakları yani İtalya’yı kullanmaya karar vermişler.


Ülkenin çeşitli bölgelerinde kendi çaplarında oluşturdukları scouting sistemi ile İtalyan devlerinin tenezzül etmediği daha az yetenekli gençlere yönelerek onları San Marino Calcio alt yapısına kazandırmayı oradan da yeni kurulan under 21 milli takımının yollarını açmayı planlıyorlar. Federasyon basın sözcüsü Elisa Felici bu konuda yaptığı açıklamada, “amacımız tabii ki İtalya olmak değil, ilk hedefimiz biraz üzerimizdeki takımlar ile başedebilmek. Bunun içinde İtalya’da bulacağımız genç isimlerle bağlantıya geçiyoruz ve onları 21 yaş altı milli takımımız için teşvik ediyoruz. Bu konu da İtalya futbol federasyonundan da destek alıyoruz” diyor.

Bu sitemin başarılı olma olasılığı çok yüksek, çünkü San Marino henüz başlangıç aşamasında olduğu futboldaki potansiyel sorununu Dünya’nın en büyük futbol ülkelerinden birinden insan gücü temin ederek gidermeye çalışıyor. Sonuç olarak San Marinolular’ın göründüklerinden çok daha bilimsel çalıştıkları aşikar. Üzerlerinde büyük beklentilerin getirdiği baskı da olmadığı için bu konuda zamana yayılarak çalışabiliyorlar.


80’li yılların San Marinosu olan Türk Milli takımının üzerindeki inanılmaz baskıya rağmen gösterdiği gelişimi San Marino’nun daha kolay şartlarda yapması çok olasıdır. İlk kornerlerini bize attılar diyerek kendimizi küçümsediğimiz, gerçekte ilk kornerleri olmasa da, ilk gollerini ve uluslararası alanda ilk puanını bizden alan San Marino’nun bizim henüz nail olamadığımız bir de İngiltere golü var, hemde 8.3 saniyede atılıp Dünya Kupası elemelerinin en hızlı golü rekoru kırılarak.


San Marino bir üst kademeye nasıl ve ne zaman geçer orası meçhul, ancak gerçek olan bir şey var, o da: 10 yıl sonra, kalesinde semt kasabı, forvetinde mahalle manavı olmayacağıdır. Çünkü onlar, geleceğin alt yapısını ve profesyonel futbolcularını çoktan yetiştirmeye başladılar. İtalyanlar’a neden benzemedikleri sorusuna verdikleri teknik cevapların sonunda üzerine basarak söyledikleri gibi orası “Serenissima Repubblica di San Marino” yani çok huzurlu San Marino Cumhuriyeti, orda futbolun sadece futbol olan yanını bulabilirsiniz, gerisi için ülkeden dışarı çıkmanız gerekecektir…"


Bu yazıyı geçtiğimiz aylarda bir gazete için yazmıştım. Güzel bir araştırma oldu. Hatta üniversite tezim, lütfen yardım edin geyiğiyle San Marino Futbol Federasyonuna bir dizi soru maili atmıştım, saolsunlar yanıtladılar ve bu yazıdaki bir çok detay onların cevapları sayesinde gün yüzüne çıktı.


Şimdi bu yazıyı tekrar buraya koymamın farklı bir sebebi var. San Marino'yu bir sembol olarak kabul edelim. Az gelişmişliğin(futbol için konuşuyoruz) sembolü olarak. Ancak bu az gelişmişlikle kaderci yaklaşımlar yerine yukarıda anlattığım gibi inanılmaz çözüm yollarıyla mücadele yolunu bulmuşlar, çok da doğru yoldalar.


Ya biz ne yapıyoruz? Binbir sıkıntıyla çıtasını yukarılara taşıdığımız futbolumuz için planlarımız neler? Bu çıtayı daha yukarı taşımak, ya da hadi geçtim, mevcut durumunu korumak amacıyla federasyonun öngördüğü önlemleri merak ediyorum. Çok açık söyleyeceğim, rezilce geçen transfer döneminin bu sığlığı içinde futbolumuzu yönetenler futbol refahımız için ne düşünüyorlar?

Sesimi nasıl duyururum bilmiyorum ama San Marino Futbol Federasyonu'nun tenezzül edip yolladığı cevapların bir benzerini ben Futbol Federasyonundan talep ediyorum ve Federasyon başkanımıza-Milli Takımlar teknik direktörümüze soruyorum; Türk futbolunun geleceği için "en basit" anlamdaki planlarınız nelerdir? Örneğin;


*2000'lerin başındaki jenerasyonun kaybıyla oluşan Milli Takım sıkıntısı için ne öngörülüyor?


*Takımda Brezilyalı orta saha yerine, yerli bir ismin yıldız kıvamına gelmesi için teknik anlamda nasıl bir çalışma yapılıyor? Genelleştirmem gerekirse, eksik olan yönlerimiz için mesela, yıllardır çıkartamadığımız sol bek için Milli Takım hocası-hocaları, kulüp takımlarıyla koordineli çalışıyorlar mı? Kulüp takımlarından böyle bir talepleri var mı?



*Gurbetçi futbolcularla ilgili Milli Takımlar hocasının bazı çalışmaları olduğunu biliyoruz, ancak daha detaylı, örneğin sadece onları izleyecek, hatta haftalık takip edecek bir sistem mevcut mu?


Yukarıda sorduğum 3 soruyu sadece derdimin ne olduğunu anlatabilmek adına örnek olarak verdim. Mutlaka ki bazı girişimler, programlar, hedefler vardır ama dediğim gibi istediğim ve arzuladığım bunları bilebilmek.



San Marino Federasyonu 5 soruya verdiği cevapla zihnimizde bir model canlandırıyorsa, bizim federasyonumuz da yapabilir... Bir kaç yıl sonra San Marino gelip bizi evimizde yenerse şaşırıp şaşırmamam gerektiğini de bu cevaplardan çıkaracağım. Çünkü birileri birşeyler yapıyor...

21 Temmuz 2009 Salı

Mehmet Demirkol!

Ben bu vatandaşı ilk defa 2002 Dünya Kupası münasebetiyle Kore ve Japonya'da yaşadıklarını Radikal gazetesi için gün gün kaleme aldığı ve daha sonra kitaplaştırdığı müthiş güzel yazılarla tanıdım. Kitabı okurken aldığım keyifin yanında bol bol da kıskandım kendisini. Kafasına göre akredite olup gittiği maçlar, seyahat yazarlarnınkini aratmayacak derecede enteresan yol hikayeler, süper diyaloglar vs. vs.. Velhasıl herkesin okumasını salık verebileceğim bir kitap gayet keyifli...



Bu, Mehmet Demirkol ismini ilk duyduğum dönemdi. Daha sonraları Radikal Futbol sayesinde falan devem ettirdik ama o kitap bir milattı. Dolayısıyla kafamda hep o sevimli yazılarıyla kalmıştı. Zamanla işleri büyütü kendisi. Hıncal Uluç'un elinden tutmasıyla da zirve yaptı bir nevi. Hatta Ukuç'un anlatımıyla sadece dost sofrası olarak bilinen bir ritüele bile dahil edilmişti. Bir dönem 90 dakika programına da çıkıyordu abileriyle. Sonra ne olduysa Hıncal Uluç ile araları açıldı, birbirlerine zehir zemberek yazılar yazdılar köşelerinden okuduk ettik sonra ne oldu bilmiyorum. Uluç'un deyimiyle kendi sayesinde girdiği Milliyet'te devam ediyor Demirkol. Bir de malumunuz TRT'de pazar akşamları yaptığı program var...


İyi eğitimli, kültürlü, kafası çalışan bir insan portresi çiziyor Demirkol her defasında. Anlatmak istediği şeyleri ifade ediş biçimi insanda güven duygusu yaratıyor, çünkü kendinden emin, takılmadan ağır ağır anlatıyor. "Bu anlattığı kesin doğrudur" diyordur Demirkol'u dinleyen her kimse...


Galatasaray Liseli buna mukabil, okuldan tüyecek, deplasmana gidip olay yapacak derecede fanatik Fenerbahçeli... Fakat bunu hiç söylemiyor, asla Fenerbahçe yazarı değil, her devrin adamı derler ya işte onun gibi her takımın adamı. "Genel futbol yorumcusu" payesi aldığına inanmasından mütevellit her takımı eleştirme hakkına da sahip. Onu bu manada ukala bulanlar var, doğrudur yanlıştır bilemem ama ben pek ukala bulmuyorum...


Ancak yetersiz ve yersiz buluyorum. Mehmet Demirkol'un futbol bilgisini sonuna kadar sorgulamak istiyorum. Futbol bilgisinden kasıt, saha içindeki dizilişten taktikten teknikten ibaret değil bunların da dahil olduğu genel bir bilgi darağacı bahsettiğim. Örnedğin futbol endüstrsi hakkında bildiklerinin son derece sınırlı olduğuna inanıyorum. Ha kalkıp birisi ya da kendisi tersini bana idda ederse o zaman üzülerek Mehmet Bey'i açık açık taraf tutmakla, belli takımların düşmalığını yapma popülistliğine bulaşmakla itham edeceğim...


Geçtiğimiz yıl ligin son 3 ya da 4 haftası sanırım. Demirkol'a karşı yıllar önce duyduğum sempati nötr bir duruma dönüşmüş, müspet-menfi bir düşüncem yok kendisiyle ilgili öyle bir dönem yani... Ligin o haftasına Beşiktaş liderliği ele geçirmiş kalan hafta maçları için TRT' de yorumlar yapılıyor. Görünen Beşiktaş'ın yakaldığı avantajı sonuna kadar götürüp şampiyon olacağı yönünde. Futbol ulemaları yayında başlıyorlar görüşlerini aktarmaya. Demirkol öyle konuşmalar, öyle açıklamalr yapıyor ki önce kulaklarıma sonra onu yorumlayan beynime inanamıyorum! Beşiktaş'ın son üç haftada alacağı sonuçlarla ligi ancak 2. bitirebileceğini hatta 3. dahi olabileceğini belirtiyor.(bu arada mağlubiyet sayısını da vermişti ama unuttum ancak, Beşiktaş'ın 3. olmasına yetecek derecede sanırım 2 mağlubiyet, 1 beraberlik tarzı bir tahmindi)


Programı babamla izlerken birbirimizin suratına bakıyoruz başlıyoruz gülmeye. Neye güldüğümüz belli değil ama... Babam muhtemelen "ne salak adam, bu söylediği mümkün olabilir mi hiç" diye düşünürken, ben ne zeki adam zamanı ve mekanı ne kadar iyi biliyor diye gülüyorum. Velhasıl herkes değişik sebeplerden de olsa gülüyor Mehmet Demirkol'a, çünkü söylediği şey an basitinden komik. Fakat benim babamla aramda bir fark var, ben Demirkol'u iyi tanıyorum. Yani bu adam asla ve asla salak değil. Tam tersine gayet akıllı ve de zeki, peki neden bu tahminleri yapıyor? Düşünmek lazım...
Her neyse sonuçlar Demirkol'un tahmin(umut) ettiği gibi olmuyor ve Beşiktaş şampiyon oluyor. Geçiliyor yeni sezona. Malum hemen transfer dönemi başlıyor. Demirkol bu defa yaz programı münasebetiyle NTV SPOR'da Fuat Akdağ ile program yapıyor. Transferler birbiri ardına ortaya çıkıyor, Beşiktaş medya tarafından en pasif, gerçekte en gerekli ve olumlu transferleri yaparken yer zaman mükemmelliği konusunda rakip tanımayan Demirkol, Ferrari transferinin yapıldığı dönemlerde ortaya çıkan bol fikir ve yorum ortamının arkasına geçip başlıyor Beşiktaş'a ve Ferrari'ye sallamaya. Fakat söylemiştim çok zeki... Vurduğu yer aslında tam belaltı. Ferrari'nin bugüne kadar sağdan sola, soldan sağa bonservissiz gittiğini nasıl oluyor da Beşiktaş'ın o kadar para ödeyip transfer ettiğini sorgulamaya başlıyor. Devamında ise sürekli olarak bir Ferrari kötülemesi var. Gören görmeyen Demirkol 5 yıldır birebir Ferrari'yi izliyor... Her neyse Ferrari'nin iyiliğini tartışmayacağım ancak sayın Demirkol'u müthiş zeki şekilde bu transferi insanlara lanse edişini bir güzel anlatacağım.

Demirkol'un demesine göre Ferrari'ye bugüne kadar bonservis verilmemiş ancak Beşiktaş'a gelirken çok para ödenmiş, ne özelliği varmış? vs. vs. Mehmet bey, siz bu piyasayı ve transfer kriterlerini muhtemelen benim bildiğimden defalarca iyi biliyorsunuz. Ferrari Roma'ya giderken elbette bonservissiz gider, çünkü o takım Roma. Roma'ya kalkıp bu adamın bonservisi 4 milyon derseniz Roma o adamı almaz, çünkü elinde çok daha iyileri zaten vardır. Takımlar arasındaki kalite farkının doğurduğu bu fiyat uçurumlarını sizin bilmemeniz ne kadar enteresan?


Bugün Schevchenko'ya major kulüplerden biri 15 milyon Euro bonservis öder mi? Ödemez. Fakat Türkiye'den bir kulüp ödeyebilir. Bunun Ferrari transferindeki durumdan ne farkı var? Sizin gibi Avrupa ve Türkiye'deki farklılığı gayet net bilen bir kişinin bu farkı bilememesi ne kadar ilginç? Ferrari transferini her fırsatta üzerine basa basa detaylarıyla örnekleyip ya diğer takımlarda da var tabii diyerek o "diğer" takımları şöööyle bir es geçmenizi sizi izleyenler yer mi? Özer Hurmacı+Mehmet Topuz'un 20 milyon Euro'ya mal edilmesi sizi hiç mi rahatsız etmedi sayın Demirkol, neden bu kadar dile getirmediniz bu paraları? Yoksa jargona uyup, nasılsa sesi çıkmaz tepkisi azdır diyerek Beşiktaş'a sallamak daha mı kolay geldi? Bu konudaki eleştirilerinizi Fenerbahçe'nin daha önceleri minicik bonservislerle transfer edilmiş yeni Brezilyalılar'ı için de yapmanızı temenni ediyorum

Ulema'nın son bombası dün gece denk geldiğim programda patladı ve kendisi yine Ferrari'yi anamadan edemedi ve dedi ki Ferrari'yi Youla'ya sorun!!! Peki sayın Demirkol Servet'i, Lugano'yu da soralım mı Youla'ya? Yoksa Ferrari'yi bir de Del Piero'ya mı sormak gerekli.(bu yılki juve-genoa maçlarını bi izleseydiniz keşke bir zahmet, belki de izlediniz?).


Neyse, Ferrari'yi Youla'ya soracağız size söz veriyorum da sayın Demirkol, sizi kime soralım?

13 Temmuz 2009 Pazartesi

İnadına Rangers!!!



Geçtiğimiz hafta herhangi bir gün, Beyoğlu'nda geziniyorum... En çok sevdiğim iki mağaza Adidas'ın NBA Concept store'u ve Nike mağazası... Uzun zamandan beri uğramamış olmanın hevesiyle dalıyorum Nike'a, street basket tarzındaki tek potalı alanı biraz daha yukarı taşımışlar girip iki top atmışlığım vardır çok güzel ve tarz bulurum. Neyse benim işim üst katta, futbol bölümünde. Merdivenleri çıka çıka ulaşıyorum ve giriyorum içeri.


İlk etapta dikkatimi çeken duvarda asılı United t-shirtleri... Kırmızı ve beyazı var çok hoş... Yanında Barça olanları es geçiyorum ve arkamı dönüyorum. O anda bulunduğum mağazadan, satış amacından, ürün gamından koparak Glasgow'a doğru bir yolculuğa çıkıyorum. Mübarek Celtic Park'ın altındaki Celtic store'un tam içindeyim... duvarda orta boy bir Celtic bayrağı, reyonlar Celtic formalarının yeşil-beyaz klasik olanından, düz beyaz olanına, hatta 3. forması olan sarı renkli olanına kadar mevcut.
Tabii ürün çeşitliliği bununla sınırlı değil. Plaj havlusu, bir kaç renkte antreman eşofmanları, aynı çeşitlilikte yağmurluklar, t shirtler, bardaklar, çoraplar, bileklikler kısacası iç çamaşır hariç aklınıza gelebilecek her türlü Celtic temalı aksesuar mevcut. Dediğim gibi muhtemelen Glasgow'da ufak çaplı bir Celtic Store civarında ürün mevcut mağazada.

Satıcı çocuğa soruyorum "Nedir bu Celtic olayı?", "Çok hayranı var abi talep fazla" diyor. Tamam önceki dönemlerden biliyoruz, Celtic formalarının, koyu yeşil yağmurluklarının ve şapkalarının moda olduğunu. (Hatta bana da hediye gelmişti bir adet şapkası da zahmet edip değiştirememiştim.) Fakat bu olay biraz abartı gibi...



Çıktım mağazadan uzun uzun düşündüm, bu memlekette hali hazırda Kelt hayranlığı olsa muhtemelen çok daha masum versiyonu olan Boston Celtics ürünleri kapışılırdı, en azından ilgi olurdu... Ama yok, onların formaları NBA concept store'da öle sallanıyo başı boş.


Peki neden bu ülke vatandaşı, İskoçya ikametli, İrlanda milliyetçisi bu takımın ürünlerine bu kadar rağbet eder? Çok mu seviyoruz İrlanda'yı ve İrlandalılar'ı? İrlanda'da mevcut bir iç savaş var ve insanlar mı eziliyor? Hadi hepsini geçtim savundukları İrlanda'da değil de İskoçya'da yaşayan ve yaşadıkları topraklara ihanet eden topluluklar çok mu hoşumuza gidiyor? Biz bunun sıkıntısını çekmiyor muyuz? Bir Celtic ürünü neden yakın gelir bir Türk evladına?
Bunu Celtic'in pazarlama dehası olduğunu söyleyip geçenler var ki doğruluk payı cidden yüksek. Yoksa o yağmurluğu giyip, Celtic'in ne olduğunu, nasıl bir amaca hizmet ettiğini uzaktan yakından bilmeyen insalar olmazdı etrafımızda.


Daha önce Barça için yazmıştım şimdi Celtic için kaleme alma gereği duyuyorum. Nedense, bir mücadele uğruna ezilmiş insan portresi çizen her topluluk sempatik geliyor bize... Fakat unutuyoruz ki bizimle hiç alakaları yok. Ulusal mantıkla düşünebilen her ülkenin (ki bu bizde fazlasıyla mevcut), yaşadığı topraklara ihanet etmeye çalışan topluluklara müsamahalı bakmaması gerekir diye düşünüyorum.

Ülke sınırlarında yılmaz Celtic taraftarlarımız mevcut. Sevgili dostum Ali Ece bunlardan biri, kendisiyle Barça konusunda da ters düşüyoruz tamamen aynı mantıktan dolayı. Ona ilk bu gereksiz Celtic hayranlığından dolayı Rangers'ı tutuyorum dediğimde bana Rangers taraftarının Türkler için söylediği bir kaç menfii sözü hatırlatmıştı. Daha sonraları düşündüm de bana Celtic taraftarının iyi gözle baktığı ne malum? Türk dendiğinde Celticliler önlerini mi ilikliyorlar? Avrupa'nın birçok bölgesinde olduğu gibi Britanya'da da Türkler'e iyi gözle bakmadıkları bir gerçek ancak bunu da bütüne yaymamak lazım. Tüm Rangerslılar'ın Türkler hakkında bu derece kötü düşüncelere sahip olduklarını sanmıyorum aksi takdirde Glasgow Rangers alt yapısında top koşturan U-18 Milli Takım oyuncumuz İsa Bağcı çoktan oraları terk edip gelmeliydi ama sanırım mutlu ki oynamaya devam ediyor...


Sonuç olarak demem o ki Celtic takımı oynadığı futboldan dolayı alkışlanıyorsa ne ala, fakat benimle uzaktan yakından alakası olmayan İrlanda milliyetçiliği ve İskoçlar+Birleşik Krallık ile olan sorunları daha da önemlisi Protestanlık-Katoliklik gibi Hristiyan mezheplerinin çekişmesinden dolayı bir Allahın kulu bana Celtic takımını sevdiremez veya ürününü aldıramaz.

Tıpkı Barça örneğinde olduğu gibi ülke sathındaki bu anlamsız hayranlık beni Celtic'den bol miktarda soğuttu. Sipariş ettiğim Rangers kaşkolumun elime ulaşmasıyla birlikte çoğunluğun dışında kalarak anti-Celtic tavırımı ortaya koyuyorum bundan sonra :)

26 Haziran 2009 Cuma

Tü-Kaka Demirören!

Mehmet Topuz transferi ülke sınırlarında vuku bulan onlarca hengameli transfer olayının bir kopyasıdır. Bu transfer mücadelesinin tek mağlubu var, o da Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören. Sakın yanlış anlaşılmasın, mağlubiyetinin sebebi Topuz transferinin olumsuz bitmiş olması değil, bu olumsuzluktan gerçekten kendi başarısızlığıymış gibi tepki toplayarak çıkmasıdır.

Bu transfer üzerine çok yazıldı çizildi hatta ben kendi namıma üzerine hiçbirşey yazmak istemediğimi söylemiştim hala da aynı şeyi savunuyorum. Sadece eklemek istediğim şu; kulübü değil futbolcuyu bağlamak ve formasını giymeye ikna etmek, parayı basıp kulübü ikna etmekten çok daha anlamlıdır. Dolayısıyla bu transferin "belli" nedenlerle Beşiktaş aleyhine sonuçlanmış olması hiçç bir şekilde Yıldırım Demirören'i bağlamaz. Dediğim gibi Topuz vakasını geçiyorum, zira konu bununla sınılı kalamıyor maalesef.

Basının "bir darbe de Nihat'tan" başlıklarıyla duyurduğu, üzerinde çok uğraşılan ama ilk etapta gerçekleştirilemeyen Kahveci transferi için, yine oklar başkanın üzerine dönmüştü. "Madem alamayacaktın neden İspanya'ya gittin", "Villareal başkanı açıkladı zaten herhengi bir görüşme olmamış", "ikinci transfer fiyaskosu", "Beşiktaşlı'nın başı önünde" gibi satır başlarıyla medya bir anda Beşiktaş başkanını yerden yere vurmaya başlayıp, Beşiktaş taraftarını başkanına karşı kışkırtmaya, ve başkanı küçük düşürmeye yeltendi.
Üçüncü fiyasko ise Gökhan Zan'ın Galatasaray'a gitmesiydi. Zira Kenan Öner'in unuttuğu varsayılan +1 yıllık opsiyonun uzatılmaması neticesinde Gökhan serbest kaldı, Beşiktaş'tan yıllık fahiş bir rakam istedi Beşiktaş bu parayı vermedi ve Gökhan yine fahiş bir rakamla Galatasaray'ın yolunu tuttu. Bedava gitmesine izin verildiği için yine Demirören beceriksiz, basiretsiz başkan sınıfına koyuldu.

Peki şimdi ne oldu? Söyleyeyim;

Başkan Nihat'la İzmir'de görüştü ve 3 saatte ikna etti. Basınımız bu ikna olayının önemini es geçtiler. Ee nede olsa silahlar gölgesinde belli kişiler eşliğinde alınıp gelinen Topuz transferi zoru başarmak adına daha önemliydi onlar için. "başkan aldı ve geldi" başlıkları Aziz Yıldırım hayranlığı ile süslenirken, Demirören'in futbol tarihimizin en önemli oyuncularından olan Nihat'ı tekrar İstanbul'a getirmesi sönük kalıyordu.



Ülke sınırlarında alınacak en iyi sol bek olan genç İsmail Köybaşı transfer edildi. Fakat transferin güzelliği değil, fiyatı hemen başlıklarda yer buldu. 6.5 milyon euroya malolan futbolcu için verilen paranın çokluğu veya gereksizliği... Sakat Hurmacı'nın 10 milyonu aşkın maliyetine kimse ses çıkarmadı "çıkaramadı". Aksine sakat olduğu haberleri hep sümen altı edildi.

Karşıyaka'nın ve Bank Asya'nın en umut veren genç sağ kanat oyuncusu Rıdvan Şimşek. Muhtemelen şu an 3 büyük takım arasında yapılmış olan en isabetli genç oyuncu transferi, 21 yaş altı milli takımının oyuncusu. Neredeyse satır aralarında duyuruldu transfer haberi...

Ve son olarak Matteo Ferrari Genoa'nın yıldız stoperi kadroya katılmak üzere.

Sonuç olarak görüyoruz ki bu ülkede bazı durumları değiştirmek için, iyi şeyler yapmak yetmez. Çünkü öyle olsaydı Yıldırım Demirören şu anda en çok konuşulan ve takdir edilen başkandı. Ya da yukarıda sayılan transferleri yapan kulüp Beşiktaş değil Fenerbahçe olsaydı koparılacak olan yaygara farklı olurdu.

Yıldırım Demirören'in bu derece eleştirilmesi, küçük düşürülmeye çalışılması, taraftarın önüne başarısız payesiyle atılması tek kelimeyle cinayettir. Kimileri 2000 kişiye imza töreni yaptırırken o 50.000 kişiye 2 kupanın töreni yaptırıyordu İnönü stadında! Bu bile aradaki farkın açık ıspatıdır...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Wimbledon 2009

Geleneksellik, kraliçe, yağmurlar ve futbolun beşiğinin en prestijli spor olayı Wimbledon... 1868 yılına dayanan tarihi ile en eski spor organizasyonlarından biri ve tenisin en önemli turnuvası 2009 versiyonunun startı için son iki günü sayıyor artık.
Geçen yıl belki tarihin gördüğü en güzel finallerden birini izlemiştik All England Clup'da, bu yıl maalesef rövanşını göremeyeceğiz. Dünya 1 numarası Rafael Nadal bu yıl turnuvada olamayacak çünkü. Dizlerinde uzun süredir devam eden rahatsızlık ciddi anlamda dinlenme gerektirdiği için bu kararı aldığını açıkladı Nadal. Dün ve daha önceki gün Hewitt ve Wawrinka ile birer test maçı yapan Rafa iki maçı da kaybetmişti, Wawrinka ile oynadığı maçtan sonra "tenis oynayabiliyorum, dizlerim berbat durumda değil ama Wimbledon için %100 olmanız gerekiyor ve ben o derece hazır değilim" diyerek çekilmesinin gerekçesini açıklamış oldu. Son şampiyon için gerçekten üzücü bir durum tekrardan burada olamamak, fakat söylendiğine göre kronik olmayan diz rahatsızlığı için dinlenmesi tamamen iyileşmesi yolunda ciddi bir adım olacak. Mental ve fizik olarak toparlanmışi bir Nadal'ın Amerika Açık şampiyonluğu ve kariyer Grand Slam'i için müthiş bir geri dönüş yapması olasılığı çok yüksek...
Tabii bu durum hoş olmasa da mantık olarak Federer'in işine yaradı demek yanlış olmaz. Fedex turnuvayı şampiyon kapattığı takdirde 1 numaraya geri dönecek! Bu ihtimali turnuva değerlendirmesiyle birlikte yapalım.

Tek ErkeklerTek erkekler ana tablosu Nadal'ın ayrılmasıyla biraz şekil değiştirdi. Uzun yıllardır bir tarafta Rafa'yı diğerinde Fedex'i görmeye öyle alışmıştık ki Del Potro yukarı tarafın başına yerleşince garip geldi doğrusu.Buna göre Del Potro ve Roddick'in bulunduğu ilk çeyrekten başlayalım değerlendirmemize, Arjantinli müthiş yetenek Fransa'da çok güzel bir performans sergiledi hatta neredeyse Federer'i de geçip finale kalacaktı. Servis oyunlarındaki üstünlüğünü çim kortta çok daha fazla hissettireceğine inanıyorum, rakipleri Ferrer, Stepanek, Hewitt gibi isimler olsa da çeyrek finale kadar zorlanmadan gider ve rakibi bekler.

Rakibi olmak için en şanslı isim kuşkusuz Andy Roddick fakat Roddick'i bekleyen isimler hiç de kolay değil. İlk turda eşleştiği Chardy çok ciddi bir rakip, ikinci turda ise muhtemelen wonder kid Grigor Dimitrov ile eşleşecek. Dimitrov'un kariyerindeki ilk Grand Slam bu, yeteneği ve oyunu ortada ama tecrübe edinmesi gerekli Roddick gibi bir ismi geçebilmesi için. Yine de Roddick'in bu maçı kolay kopartabileceğini düşünmüyorum. Davydenko ve Berdych diğer önemli isimler bu bölümde ama ben Roddick- Del Potro Çeyrek finali öngörüyorum bu bölüm için.

Bir alt tarafın patronları ise Murray ve Simon. Öncelikle Murray'ın kurasının çok kolay olmadığını söylemeliyim. İkinci turda Gulbis, dördüncü turda Safin muhtemel rakipleri.Fakat evinde oynadığı Nadalsız bu turnuvada en azından final oynamak en büyük hedefi kendisinin. Ben Murray'ın zor-kolay rakip ayırmadan çeyrek finale, hatta yarı finale ulaşacağını düşünüyorum.
Simon ise sanki oyununa paralel olarak zorlanmasın diye bu rakiplerle eşleşmiş gibi. Zorlanabileceği bir isim kağıt üzerinde yok ama Youzhny ve özellikle Arjantinli Leonardo Mayer'den sürpriz bekliyorum.

Bir alt çeyrekte Nadal sayesinde tepeye çıkan Blake ve Djokovic var. Djoko hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyor aslında. Geçmiş dönemlerdeki etkili oyunu maalesef yok. Fakat yine de zorlanmadan çeyrek final görür kanısındayım. Yukarıda ise durum biraz karışık. Blake için çok kolay bir turnuva olmayacak. Cilic gibi önemli bir isim alt taraftan geliyor ve muhtemel 4. tur eşleşmesinde rakibi olacak. Bu bölümde ilk turda oynanacak Querrey-Ljubicic maçı da servis savaşı halinde uzun bir maç olacaktır. Bu bölümde çeyrek final adaylarım Hırvatistan-Sırbistan derbisi: Cilic-Djokovic
Ve geliyoruz Federer-Verdasco başlıklı son bölüme. Ekselansları yine çok kolay olmayan bir kura ile karşı karşıya, Kohlschreiber, toprak orijinli olsalar da Monaco-Almagro en önemlisi de Roland Garros starı Soderling... Fakat Fedex'in zorlanmadan çeyrek finale gideceğinden şüphem yok!
Üst tarafta ise Verdasco-Tsonga muhtemel dördüncü turundan, bence galip çıkacak olan Tsonga olur ve Federer ile eşleşir...Erkekler ana tablosu bu yıl 1 numarasızlıktan sebep öksüz kaldı. Fakat bu turnuvanın renkiz geçeceği anlamına elbette gelmemeli...

Tek Bayanlar;


Bayanlar ana tablosu son dokuz yılın yedisine damga vuran Williams kardeşleri yine ayrı köşelere atmış. Bu durum en sevdikleri zeminde iki kardeşi yine finalde buluşturur mu? sorusunu heme akıllara getiriyor... İnceleyelim;

En üst çeyrekte Dünya 1 numarası Safina ve bu sıralar ezeli rekabet halinde oldukları Kuznetsova var. Safina'nın Mauresmo ve Pennetta'ya rağmen çeyrek final yolunda çok zorlanacağını sanmıyorum. Sveta ise çok daha zor isimlerle karşılaşacak. Çimdeki ilk denemesinde Wozniak'a 6-0, 6-3 yenilerek kısa bir zaman önce Grand Slam kazanmış bir oyunucya asla yakışmayacak sonuç aldı. İstikrar istikrar diye yırtındığımız konu bu sanırım. Bu sebeple çeyrek final için ciddi dikenlerin arasından geçmesi gerekecek Chakvetadze-Lisicki galibi ilk ciddi rakibi olacaktır, fakat muhtemel dördüncü tur rakibi Carolina Woniacki'yi ben geçemeyeceğini düşünüyorum. Çeyrek final adaylarım, Wozniacki-Safina.
Bir alt çeyrekte, Venus ve Jankovic bulunuyor. Venus'ün Wimbledon performansı ortada, dolayısıyla çeyrek final için en güçlü aday. Stosur ve Dokic'in de aynı bölümde olduğunu hatırlatıp Avustralyalılar adına şanssız bir kura olduğunu belirtelim, zira ilk turu geçerlerse birbirleriyle eşleşecekler. 4. turda ise Ana Ivanovic Venus'un rakibi olacak ama artık üst düzey oyuncu olabilme yetisini yavaş yavaş kaybeden Ana'nın bu eşleşmeden çıkması çok zor. Alt tarafda bulunan Jankovic'in mevcut formu çok düşündürücü, sırt sakatlığından mı yoksa başka sebepten mi bilemiyorum ama gittikçe aşağılara doğru ilerliyor. Radwanska 4. tur rakibi olacak ve bence en zor eşleşmelerden biri... Burada Amerikalı Glatch, Benesova ve Shevedova'ya da dikkat çekmek istiyorum. Bu arada Wimbledon resmi sitesi oturmuş saymış ve ismi "ova" ile biten 20 tane, "eva" ile biten 7 tane oyuncu olduğunu saptamış ve de eklemiş; Doğu Avrupa egemenliği!
Bir alt çeyrek ise bayanlar ana tablosunun en karışık bölümü, Dementieva ve Zvonareva'nın altında sıralanan isimlerin hepsi birbirinden zorlu. Henüz formu hakkında hiç bilgi sahibi olamadığımız Zvonareva'nın, eğer turnuvadan çekilmezsse Bartoli, bir başka wonder kid de Brito, son turnuvada harika oynayan Wozniak gibi rakipleri var. Eğer kendi oyununu oynayacak seviyeye geldiyse zorlanmayacaktır ancak bundan hiç emin değiliz... Dementieva ise tam anlamıyla looser bir oyuncu olduğunu ıspatlamak istercesine kötü performanslar çıkartıyor, böyle bir dönemde çektiği kura da hiç iç açıcı değil maalesef. Cibulkova, Urszla Radwanska,
Wickmayer, Dushevina ve Kleybanova gerçekten sert rakipler, ne diyelim Allah kolaylık versin!
Son çeyrek ise bir üsttekini aratmayacak kadar renkli, Azarenka ve Serena burada başı çekiyorlar. Fakat altlarındaki rakipler en az kendileri kadar iyi. Azarenka'nın bölümüyle başlarsak Vika'nın Sharapova ile muhtemel bir 4. tur karşılaşması olacağını görüyoruz. Ki Sharapova'nın kanadında olmak tüm seri başı oyuncular için korkulu rüya idi, erkenden kendisiyle eşleşebilecek olmaktan sebep... Tabii burada en çok müşkül durumda olan isim yine Petrova olacaktır sanırım. Zira Roland Garros'dan sonra burada da Sharapova'nın tarafına düştü. Bu defa 3. turda muhtemel bir eşleşme söz konusu ve bence yine Petrova turnuva dışı kalır. Sharapova-Azarenka maçı tam bir muamma...
Serena'nın tarafının da kolay olduğunu söylemek zor. İkinci turda ablasını birçok kez terleten Safarova ile eşleşmesi söz konusu. Safarova da şanssızlar listesine adını yazdırarak sürekli Willams familyasının karşısına çıkıyor, iyi de oynuyor ama... Burada dikkat çeken diğer isimleri, Pavlyuchenkova, Rybarikova, Hantuchova, Zheng ve tabii ki Laura Robson. İngilizler'in bu wonder kidi wild cardı ilk alanlardan biri, ve geçen yılın Junior şampiyonu. Boynu bükük duran Britanya tenisinin geleceği gözüyle bakılıyor kendisine. Katıldığı bu ilk önemli turnuvada ne yapacağı merak konusu.
Sanırım en iyisi oturup iki hafta boyunca turnuvanın tadını çıkartmak olacaktır. Maçların yayınını sadece D spor yapıyor. Hepinize keyifli turnuvalar ve iyi

10 Haziran 2009 Çarşamba

Efsane=Yusuf Tunaoğlu

Beşiktaş sahaya çıktığında tam karşımızdaki tribünde büyükçe “efsane” yazılı bir pankart açıldı. Babamın elinden sıkı sıkı tutmuş tribüne bakarken bir yandan da efsanenin anlamına takıldım. Nasıl olunuyordu ki efsane? Dayanamadım devre arasında sordum babama. Yılların futbol eskicisi önce sahaya baktı sonra bana döndü; Hemen önümüzdeki taç çizgisini gösterdi, şu çizgiyi görüyor musun? Ardından da sol tarafımızda kalan kaleye dönerek; Efsane bu çizgiden aldığı topu rakipleri çalımlaya çalımlaya o kaleye götürebiliyordu dedi. “Aslında sana anlattıklarımdan dolayı efsane oldu o, sana anlatabileceğim birşeyler yaptığı için... Çünkü efsane, kuşaklar arasında paylaşılandır...”


Dürüst olmalıyım o an söylediklerinden hiç bir şey anlayamamıştım.
Futbol efsanesi olabilmek için, birşeyler yapıp, o yapılanlara “en” sıfatı yapıştırılmasının şart olmadığını ondan öğrenmişiz. Biz görmedik ya efsaneyi sadece dinliyoruz büyüklerden. En çok golü atmamış, milli formayı en fazla o giymemiş, Avrupa’da en başarılı Türk olma şansını yakalasa da değerlendirmemiş... Ama Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yeteneği sorusu sorulduğunda futbol tarihçileri onun adını söylemişler çocuklarına; Efsane olabilsin, unutulmasın, hele de böyle bir dönemde daha iyi anlaşılsın futbol değerlerimiz diye. Günahıyla, sevabıyla, hatalarıyla, güzellikleriyle her futbolsever babanın oğluna anlatacağı kahraman olmuş Yusuf Tunaoğlu.


Beşiktaş’ın sembolü Baba Hakkı’nın başkanlığı döneminde yaşadığı en zor günlerdi belki de 1962 sezonu. Kulüp borçlarından dolayı sıkışmış, gelmeyen sportif başarı ve maddi sorunlar, içinden çıkılamayacak sıkıntılara doğru ilerliyordu. Yıllarca futbol sahalarında esen Hakkı Yeten’in yöneticiliğini eleştirmeye başlayanlar onun kararlılığının ve otoriterliğinin farkına varmak için çok beklemediler. Fenerbahçe’nin yakından ilgilendiği bilinen, Beşiktaş’ın o dönemki iki yıldızı Şenol ve Birol’un transfer haberleri artık iyice rahatsız edici bir boyut almıştı ki, Beşiktaş yönetiminden herkesi hayretler içinde bırakan bir haber geldi. İkisi de satılacaktı! Hemde ezeli rakip Fenerbahçe’ye... Tarihte hep olduğu gibi Baba Hakkı’nın rızası olmadan bu transferin yapılamayacağını bilen Fenerbahçe yöneticileri onunla görüşmeye gittiklerinde, ömrünü adadığı renklerin ona yaşattığı tarifsiz sevgiyi ve o sevgi için yapabileceklerini gördüler. Çünkü Şenol ve Birol’u satmayı o istiyordu. Çünkü amacı isimlere bağlı kalmayan bir Beşiktaş’tı...
Gidecek futbolcuların yerinin doldurulacağına yürekten inanıyordu. İstediği parayı alan Beşiktaş maddi olarak rahatlamıştı. İki yıldızın kaybı kamuoyunda büyük yankı uyandırsa da Hakkı Yeten’in sözleri bir anda gündemin ortasına düşüverdi; “Şenol’lar Birol’lar gider, Yusuf’lar Sanlı’lar gelir!” Beşiktaş yeni transfer yapmak yerine alt yapıya yönelecek ve genç isimlerle yoluna devam edecekti. Yıllar boyunca sürecek ve Türkiye futbol tarihinde bir çağ başlatan “özkaynak düzenine” zaruri olsa da geçiş bu tarihlerde başladı Beşiktaş adına...

Alt yapının o dönemde ki hocası hiç tereddütsüz iki genci yolladı abilerinin yanına. Gündemi bu kadar meşgul eden iki isim Yusuf ve Sanlı henüz 17 yaşında, futbol aşkı ve Beşiktaş sevgisiyle yanıp tutuşan gençlerdi. Genç takımda artık misyonları dolmuş, yetenekleri ve çalışkanlıklarıyla A takımı çoktan haketmişlerdi. Yönetimin kararıyla birlikte Beşiktaş’ın geleceği olarak lanse edildiler ve bütün bu olanlar yüzünden çok ciddi bir baskı vardı üzerlerinde... Antremanlarda abilerinin yanında ağırbaşlı ve saygılı tavırlarıyla dikkat çekiyor ve çok fazla çalışıyorlardı. Mevkiileri birbirlerine yakındı, ama biri diğerinden çok belirgin özellikleriyle ayrılıyordu. Uzun boyu, geniş omuzları kısacası düzgün fiziği ve daha önemlisi topla birlikte yapabildikleri...

Yusuf’un adı hızla camiada yayılmış. Beşiktaş antremanlarını çok ilgi çekici hale getirmişti. Topu ayağına aldığında bir anda hızlanması, yaptığı ilginç hareketler, karşısına gelen abilerine utana sıkıla ama göstere göstere attığı çalımlar... Büyüklerden, dönem dönem çok çalımlı oynadığından dolayı azar işitiyordu ama Baba Hakkı izlediği antreman sonrası antrenör Spayiç’le konuşurken büyük bir yıldız kazandıklarını söylemişti bile. Yani ok yaydan çıkmıştı, Beşiktaş’ın yeni kurtarıcıları Yusuf ve Sanlı olacaklardı...


İlk iki yıllarında gösterdikleri peformans çok iyi olsa da şanssızlık peşlerini bırakmamış ve ikincilikle yetinmişlerdi. Ancak 1965 sezonu çok çalışmanın meyvelerini alcakları sezon oldu. Spayiç yönetimindeki takım 25 maç üstüste yenilmeden şampiyonluğa uzandı. Şampiyonluğun baş mimarları ise henüz 20 yaşında ama sezon içinde en çok forma giymiş olan Sanlı ve Yusuf idi. Özellikle Yusuf ligdeki bütün dengeleri alt üst etmiş, Beşiktaş’ın birçok maçını tek başına kazanmasını sağlamıştı. Artık Türkiye’de bir Yusuf gerçeği vardı. Beşiktaş zaten güçlü olan hücum hattını çok çalışkan ve üretken bir orta saha ile birleştirmiş oldu. Fenerbahçe’nin Beşiktaş’tan transfer ettiği oyuncularla şampiyonluk tekelini eline aldığı yılları geride bırakmanın sevinci tüm camiaya yayılmış kulüp ve taraftar kenetlenmiş, sonucunda bir ertesi sezon üstüste ikinci şampiyonluklarını yaşamışlardı.

Bu Yusuf’un şampiyonluğuydu. Sezon boyunca atılan her golde dolaylı yada direkt mutlak bir etkisi vardı. Attığı çalımları, verdiği muhteşem paslarla süslüyor ya da pas vereceğini zanneden müdafayı ters ayağından çıkan bir şutla avlıyor ve onlara yakından görebilecekleri ender güzel golleri izlettiriyordu. Beşiktaş maçlarından önce rakip soyunma odasında hep bir tedirginlik vardı o yıllarda. İdama gidecek mahkum gibi boynu bükük bekleyen oyuncular teknik direktörlerinin Yusuf’u tutma görevini kendisine vermemeleri için dua etmekten kendilerini alamıyorlardı. Çünkü 90 dakika boyunca en mükemmel savunmacıları dahi mutlaka bir iki defa futbolcu olduklarından dolayı pişman ediyordu... Henüz 22 yaşında ülkenin gördüğü en büyük yeteneği canlı izlemek isteyenler Mithatpaşa’nın kapılarında izdihama neden oluyorlardı, altın yıllarıydı Yusuf’un...

Gencecik yaşında evlenmişti, bir de kızı oldu ama evliliğin şartları ağır gelmişti ona, başka havalardaydı çünkü. O dönemdeki bir çok genç futbolcu gibi zor şartlarda yetişmiş ve bunun burukluğunu uzun süre üzerinde taşımıştı. A takıma çıkmadan önceki dönemde gösterdiği isteklilik, kendini yıllarca ezilmiş hissetmenin acısıydı ve bu istekli tutum, A takıma çıktığında ciddi bir hırsa dönüştü. Tanrının vermiş olduğu inanılmaz yeteneğin farkında olması, onu çok iyi kullanabilmesi, çok kısa sürede ülkenin en büyük takımlarından birinin yıldızı olması, sayısız hayran edinmesi, genç yaşına rağmen kısa sürede çok para kazanması ve bütün bunların üzerine yakışıklılığı... 60’ların Türkiye’sinde bütün bu şartlar bir araya geldiğinde tek bir sonuca dalalet ederdi; Gece hayatı! Yusuf’un, üzerindeki ilginin esiri olması çok zaman almadı. Tuzağa düşecek yeni bir av bulmanın arifesindeki akbabalar, henüz ne olduğunu anlamayan, anlamaya çalışan ama başarması için fırsat verilmeyen gencecik bir insana, renkli gazinoları ve güzel kadınları yem olarak kullanmıştı. Her antremanından sonra Beyoğlu’da gözükmesi adet haline gelmişti. Çiçek pasajının ve ünlü gazinoların tanınan siması haline gelmişti o yaşlarda Yusuf...

Bütün bunların futbolunu etkilememesi mümkün değildi. En basitinden kilo almıştı ve düzenli antreman yapamamasından sebep kondisyonu düşmüştü. İmdadına askerlik dönemi yetişti. Biraz kendini toparlayan Yusuf Ordu milli takımının da en önemli ismiydi. Belçika’da oynadıkları ordular arası Dünya Şampiyonasında herkesi büyülerken, dönemin en ünlü kulüplerinden Anderlecht takımı yöneticilerinin de gözünden kaçmamıştı yetenekleri. Artık onların takibindeydi. Tezkeresini aldı ve Beşiktaş’la antremanlarına geri döndü. Kendini toplamıştı bir nebze. Avrupa kupası maçı için gittikleri Amsterdam’da Beşiktaş Ajax’a 2-0 mağlup oluyor, fakat bütün tribünler sadece Yusuf’un hayran bırakan oyununu alkışlıyordu. Eğer o gün Yusuf’a bir kişi daha eşlik etseydi Beşiktaş’ın Ajax’ı mağlup etmesi işten bile değildi ama olmadı, direnemedi Beşiktaş...

Tribünde alkış tutanlar arasında aylardır onu takip eden Anderlecht yöneticileri de vardı, artık izleme bitmişti... Yusuf’un önüne harika bir kontrat koydular, Avrupa’nın en büyük takımlarından birinin formasını giymek için geri sayıma başlanmıştı. Herkesin ortak görüşü bunu sonuna kadar hakettiğiydi.


Ama bazen bazı hedefler için savaşmak, kendinle mücadele etmektir. Yusuf kendinle mücadelesinde mağlup olmaya çok genç yaşta başlamıştı. Yine öyle oldu. Bol miktarda alkol aldığı eğlence gecesinin sonunda boğaz yolunda yaptığı ciddi kaza, disiplin yönetiminin önemli temsilcisi Anderlecht’in kulağına gittiğinde ellerindeki kontratı düşünmeden yırttılar. “Sonun başlangıcı” tanımı o gece boğazda yapılan kaza için biçilmiş kaftandı... Gazetelerin, taraftarların belki yöneticilerin bile ilk tepkisi Yusuf’un Beşiktaş’ta kalmasından duyulan sevinçten başka bir şey değildi. Ama dedik ya o kaza sonun başlangıcıydı. Yusuf artık her zamankinden daha çok çıkıyordu Beyoğlu’na, her gece belli mekanların en ünlü müdavimleriyle geçiriyordu gecelerini. Aktrislerin bir çoğu sevgilisi oldu. Kimi uzunca süre, kimi sadece bir kaç gecelik. Ayrıca alkol ve sigara... oyununu, daha önemlisi sağlığını etkileyecek herşeyden tadıyordu hiç durmaksızın.

Beşiktaş başarılı günlerini geride bırakmış önce Gündüz Kılıç daha sonra da Çiriç yönetiminde duraklama devrine girmişti... Gündüz hoca Yusuf’u kazanma yoluna gitti ama Çiriç takım oyuncusu olmadığını söyleyip yedek tuttu hep onu. Çünkü Yusuf eskisi gibi koşamıyor, az antreman yapmanın verdiği güçsüzlükle şut çekemiyor, çalımlarını ise yeterince çabuk atamıyordu. Yine de AEK ile oynadıkları ve ilk yarı 3-0 geride oldukları bir maçta, ikinci yarı oyuna girip 3 gol attı ve Çiriç’e; “Evet ben takım oyucusu değilim çünkü tek başıma takımım!” dedi...


Sansasyonel aşkları düşmüyordu magazin gündeminden. Basının oyuncağı olmuştu adeta. Hatta takım arkadaşı Vedat Okyar’la arasını açacaklardı bir kadın yüzünden... Ama Yusuf çok zekiydi gelmedi oyunlarına. Vedat’la aralarında hallettiler... Ondan dolayı Vedat Okyar “adam gibi adamdı” der onun için...

Bilen bilir, bu kadar gürültü çok fazladır Beşiktaş için. Bundan sebep koparıldı çok sevdiği Beşiktaş’ından. Ama siyah beyazla ayrı düşmedi. İzmir’in Altay’ı açtı kapısını. İçinde kopan fırtınalara inat başı dik ayrılıyordu İstanbul’dan. Kendi düşen ağlamazdı çünkü... Korkut Göze yazmıştı; Havaalanında görmüş onu giderken. Cebini gösterip ”Beş parasızım, havaalanından beni almazlarsa otele bile gidemem...” demiş. Sevdiği şehirden, takımından, arkadaşlarından, sevenlerinden böyle ayrılmak olmazdı ya neyse...


Altay’da hiç Yusuf gibi oynamadı. Bir maç hariç... Beşiktaş’la yapılan antlaşmaya rağmen çok ısrar edip forma giydi eski takımına karşı. Maç boyunca Beşiktaş’lı oyuncuların hepsi Yusuf’u çok iyi tanıdıkları için onunla karşı karşıya gelmekten ısrarla çekindiler. Ne kadar çabalasalar da Yusuf maç içinde hemen hemen bütün oyuncuları çalımladı ayrı ayrı. Adeta zevk için çalım atıyordu, o gün onu sahada izleyenler kaleye doğru değil geçmek istediği oyuncuların üzerine doğru top sürdüğünü gözleriyle görmüşlerdi. Fazla uzamadı hasreti. Geri döndü... Arkadaşı Yılmaz Güney ona zor dönemlerinde moral olsun diye ”Arkadaş” isimli filminde küçücük bir sahnede rol verdi, boş içki şişesi, sigara paketleri ve yarı çıplak bir kadınla birlikte göründüğü sahne tam olarak kendisiyle özdeşleşmiş bir roldü. Bir yıl daha dayanabildi futbola, artık vücudu kaldırmıyordu çünkü. Son sezonunda daha çok işin gösteri kısmındaydı Yusuf... Basket potalarına ayağıyla uzaklardan basket atması, televizyonun ilk yıllarındaki bir programda topun geçebileceği kadar genişlikteki delikten topu geçirebilmesi üzerine gösteriler yapıyordu. Beşiktaş’ın bir Brezilya takımıyla yaptığı dostluk maçında sahaya çıktı. Brezilyalı oyuncular iri gövdesi ve kilolu haliyle dalga geçerek onu güreşçiye benzettiler. Bir yerde okumuştum, yetenek torna tezgahından da geçse yetenektir diye, işte Yusuf o gün onu gösterdi herkese, altı Brezilyalı’yı geçip gol asisti yaparak... Yıllar sonra Beşiktaş minik takımının başına getirildi. Atilla Gökçe, kendi tabiriyle yeşil gözlü kartalını bir gün antremanda çocukları çalım atmamaları için uyarırken görmüş... Yusuf’tan daha iyi anlatacak kimse olmazdı zaten çalım atmanın faydalarını da zararlarını da...

Yusuf Tunaoğlu Türk futbolunun bir devrine damga vurdu. Ama ne attığı gollerle ne de yaptığı transferlerle... Sadece bir yıldızın futbolumuzdan nasıl kaydığını izlettirdi bizlere, elastik lakaplı Rivelino gibi yetenekliydi ama George Best gibi yaşamayı tercih etti. Bu diyardan göçü de aynı yaşamı gibi hızlı oldu. Dost sofrasından kalkmıştı, son sohbetiydi, yenik düştü kalbine... Yaşamı boyunca müthiş çalımları konuşulsa da, hayata asla çalım atamadı Yusuf, defalarca denedi ama her seferinde geri dönmek zorunda kaldı. En büyük çalımı da yine kendisinden, Yusuf’tan yedi... İzleyenler izleyemeyenlere anlatsın Yusuf’u. Doğruların yanlışların daha iyi görülmesi için bir musibetin binlerce nasihatten daha etkili olduğunun canlı kanıtı olması için... Türk futbolunun asla unutmayacağı ve her anıldığında yüreklerin cız ettiği, yarım bıraktığı herşeyin, sevenlerinin içinde ukte olarak kaldığı bir sembol oldu Yusuf...


Beşiktaş’ın yüzüncü yılıydı. İzlediğim bir maçta, Sergen seri çalımlarla ceza sahasına girip topuğuyla bir pas çıkardı ve o pas gol oldu. Ama bende dahil kimse gole sevinmedik çünkü aklımız Sergen’in çalımlarında kalmıştı. İçimden “ah Sergen dedim, yeteneğini doğru şekilde kullansaydın bugün bambaşka yerlerdeydin. Ama yine de futbol tarihimizin en büyük isimlerinden birisin. Gelecek kuşaklardaki tüm Beşiktaşlılar bilecek ismini, bende anlatacağım eğer bir gün oğlum olursa...” Birden kafamı kaldırdım. Karşımda ki tribünde “Efsane” yazılı koca bir pankart ve yanımda babam, elimden tutmuş Yusuf’un Kel Nihat’a Galatasaray maçında attırdığı golü anlatıyor. İşte o anda anladım efsanenin ne demek, anlatılanların da neden efsane olduğunu.