Geliyor demiştik, geldi!25 Mayıs 2009 Pazartesi
23 Mayıs 2009 Cumartesi
Bundesliga bitiyor.

Son zamanlarda hemen her hafta yazdık Bundesliga'yı. Avrupa'nın Major liglerinden bir tek o taşıdı heyecanı son haftaya. Çok büyük aksilik olmaz ise Wolfsburg şampiyon olacak. Geçen haftaki yazımda İçimden bir ses Bayern diyor demiştim. Açıkçası Wolfsburg'un şampiyon olmasını çok istememe rağmen olamayacağı hissiyatına kapıldığımdan sebep böyle yazmıştım. Bayern puan kaybetti ve son haftaya 2 puan geride girdi.
Puan kaybetmemiş olsa da Wolfsburg bugün yaralı Bremen'i yenip ulaşacaktı şampiyonluğa bence. Şimdi bir de beraberlik opsiyonu kazandılar. Bayern kendi sahasında bir diğer şampiyonluk adayı Stuttgart ile oynuyor. Stuttgart'ın şampiyonluktan ziyade bir de Şampiyonlar Ligi için ikincilik iddiası var. Bayern'in işi yine zor. Nasıl konsantre olurlar bilemiyorum ama Stuttgart çok formda.
Bu arada Hertha'nın da Stuttgart'ın yenileceğini hesap ederek ciddi bir Şampiyonlar Ligi hesabına girdiğini hatırlatalım.
22 Mayıs 2009 Cuma
Beşiktaş Şampiyon ama...
Play off finalinde İzmir Büyük Şehir Belediyesini 3-1 mağlup eden Beşiktaş 2008-2009 Henbol Süper Ligini şampiyon bitirdi. İki takım normal sezonu da puan puana tamamlamıştı...Bu sezon Beşiktaş'ın hentbol şubesi açısından altın yılı sanırım. Challenge Kupası'nda oynanan yarı finalden sonra zor şartlara rağmen elde edilen bu şampiyonluk tüm Beşiktaşlı oyuncuların akıttıkları terin meyvesidir. Hepsini tek tek tebrik etmek lazım.
Zor şartlara rağmen dedim, çünkü çok değil 3.5-4 ay önce bu takım oyuncuları, antrenörleri, malzemecileri vs.. hiç bir şekilde ödeme alamıyorlardı. Mart ayında 10 aylık birikmiş borçlardan sebep bazı faaliyetler durma noktasına gelmişken başkanın güç bela ayırdığı bütçe ile yola devam edebildiler. Hatta bu dönemde gazetecilik yaptığını sanan aklı evvellerin komik haberlerine bile konu oldular. Fakat sonunda, Amerikan basketbol filmlerindeki klasik zor şartlara rağmen şampiyon olmayı beceren kolej takımları misali şampiyon oldu Beşiktaş. Ancak bu başarının devamlılığı için irdelenmesi gereken çok ciddi konular var.
Amatör Şube Gerçeği
Hiç unutmuyorum bundan bir kaç ay önceydi. Başkan Yıldırım Demirören telegol programına konuk olmuştu. Emeklerine sonsuz saygı duysam da o programa ve yapımcısı arkadaşa hiç ısınamadım. O yüzden başkanı orada görmek biraz hayal kırıklığı olmuştu. Herneyse konumuz bu değil.
Programda konu transferler falan derken Beşiktaş ve bütçesine geldi. Demirören'e göre futbol takımının gelir gider tablosunda sıkıntı yok. Beklentileri gayet güzel karşılıyor. Fakaaat diye bir virgül koyuyor ve ekliyor; "Amatör şubeler belimiz büküyor! Yıllık 10-12 milyon dolarlık bir mali külfetleri var bize" diyor. "Eğer bu olmasa futbol takımı gereken karlılığı bize yaratıyor ama ordan aldığımızı oraya harcıyoruz". Burada eklemek istediğim bir şey var ki gerçekten önemli; Başkan bunları söylerken asla ve asla amatör şubelerin varlığından rahatsız oluyormuş tarzında değil, sadece böyle bir gerçek var ve biz bunu kabulleniyoruz modunda konuşuyordu. Yani onların varlığından değil, durumlarından mutsuz.
Fakat yine de bu noktada eleştirimizi getirelim. Siz eğer kongrede Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkalığına aday olduysanız ve o titri aldıysanız herhangi bir platformda o armanın taşındığı formaları asla ayıramazssınız. Sizin nazarınızda futbol takımı ne ise briç takımı da o olmalıdır. Yoksa ben sadece futbolu yönetmeye adayım diyip öyle bir ayrılcalık isterdiniz kongreden. Üyeler de buna olur verirlerse o zaman çıkıp gerine gerine benim futbol takımım şu kadar lira karda derdiniz. Tabii bu işin hayal boyutu.Doğru olan Beşiktaş başkanının kulübünü bir bütün olarak ele almasıdır. Eğer amatör branşların maddi sıkıntıları kulüp karlılığını etkiliyorsa o zaman onları karlı hale getirmenin, en azından kendi yağlarıyla kavrulmalarının yolunu bulmak zaten sizin göreviniz sanırım, yanılıyor muyum?
Peki Beşiktaş amatör branşların neden paraya çeviremiyor? Anladığım kadarıyla öncelikli bir sponsor sorunu var kulüpte. Aslında ben sponsorluğu geçtim, Avrupa yarı finalisti, Türkiye Ligi şampiyonu hentbol takımının neden sürekli bir göğüs reklamı yok? Bir çok maçta boş formayla oynarlarken bazı maçlarda Cola Turka reklamını görüyoruz. Voleybolda durum hiç farklı değil. Hadi erkek takımı 2. ligden yeni çıkıyor da bayan takımının neden durumu vahim?
Bakın 2004-05 ve 2005-06 sezonlarında Beşiktaş bayan voleybol takımı, Güneş Sigorta ve Eczacıbaşı gibi takımların hemen ardından geliyordu. Ancak bu tarihte Fenerbahçe'nin Acıbadem Sağlık Grubu ile imzaladığı ana sponsorluk anlaşmasından sonra ezeli rakibine yerini kaptırdığı gibi çok da gerilerde kaldı. Fenerbahçe nihayetinde bu yıl müessese takımlarını geçip şampiyon oldu. M. Ali Aydınlar gibi iyi bir Fenerbahçeli bu misyonu üstlendi ve belki kendi grubunun da hiç kolay yapamayacağı bir reklama dönüştürüverdi sponsor desteğini.
Peki, Beşiktaş'ın böyle bir gücü yok mu? Doğrusunu soralım; Beşiktaş voleybol takımına adını vererek finanse edecek bir şirket bulmak çok mu zor? Yoksa bu Demirören yönetiminin pazarlama zaafı mı? Bence ikincisidir. Yıldırım Demirören'e sormak lazım bir zamanlar Milangaz olarak voleybolun içinde değil miydiniz? Peki bu takımların en azından kendi masraflarını çıkartıp o çok üzüldüğünüz futbol gelirlerine darbe vurmalarını engelleseniz?Bir başka örnek tekerlekli sandalye basketbol takımından olsun, 2005 yılına kadar olan İzmir Büyükşehir Belediyesi dominasyonunu yıkan ilk kulüp takımı olarak iki yıl üst üste şampiyon olduktan sonra Galatasaray'ın kurulup İzmir takımının neredeyse tüm oyuncularını bünyesine katmasıyla bir anda geri planda kalan takım olmuştur. Ezeli rakip Galatasaray iki yıllık mazisiyle 2009 yılını Dünya Şampiyonu olarak kapatırken, 7 yıllık Beşiktaş takımı onları izliyor. Sebep? Yetersiz transfer ve sponsorsuzluk...
Erkek basketbol takımı ile ilgili meydana gelen Ülker hadisesini, elimde kesin bilgiler olmadığı için yazamıyorum fakat eğer söylenilenler doğru ise, Ülkerspor'un birleşeceği takım Beşiktaş idi. O fırsat da kaçmış...Sonuç olarak futbol takımının elde ettiği kazançların amatör şubeler tarafından hortumlanmasından en son muzdarip olacak kişinin Yıldırım Demirören olması gerekir. Geçen günlerde Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın adaylığını açıkladığı toplantıdaki bilançolarına gözüm çarptı. Amatör şube gelirleri diye bir bölüm var, yani Beşiktaş'ta amatör şubeler gider kalemiyken Fenerbahçe'de gelir ksımında duruyorular! Hem de genel bütçenin %24'ü gibi dev bir oranla.
Yıldırım Demirören sanırım yolun gerçekten başında. Futbol takımının başarısı odaklı bir anlayışı ancak şampiyonluklar geldikten sonra değiştirmeye başlayacak. Açıkçası bu konuda çok haksızsın diyemiyorum ama amatör branşlara futbol ile birlikte sahip çıkan ilk başkan olma fırsatını kaçırdı. Beşiktaş bu konuda maalesef geride.
21 Mayıs 2009 Perşembe
Oradaydım; W.Bremen-S.Donetsk
Öncelikle aylar öncesinden kopartılan bilet tantanasının ne kadar boş olduğunu dün çok iyi anladım. Zira maçın başlamasına bir kaç saat kala tanıdığım hemen herkesin bileti vardı maç için. Zaten stadın üçte ikisi bizdendi, geri kalanını böl ikiye Alman ve Ukraynalılar'ın sayısını bul. Yani öle aman aman "binlerce taraftar İstanbul'a akıyor" modeli yoktu tribünde. Öyle ki bilmem nerenin polis okulu, öğrencilerine bilet dağıtmış, yaklaşık 50-60 tane bıcır bıcır polis okulu öğrencisi bile tribündeydi. Bu arada Maraton tribünün alt tarafında bulunan fenerbahçeli kardeşlerimi anmadan geçemeyeceğim. Önce Galatasaray kaşkollu bir taraftara yaklaşık 15-20 kişi saldırdılar. Hadi o bitti, daha sonra maç boyunca sahada Fener-Denizli maçı varmış havasında tezahüratlar başladı, yanımdaki Almanlar önce garip garip baktılar, sonra da uyuz oldular muhtemelen. Neden bu kendini ıspat çabası hiç anlayamadım. Bu stat bizim biz bağırırız psikolojisi mi? Valla açıkçası bana başka takım taraftarlarına saldırılması, sahada olmayan takımın için gırtlak patlatana kadar bağırılması gibi enteresan reaksiyonlar başka bişeyler hatırlattı. Her neyse...
Lucescu klasik bir Avrupa Kupası maçı izlettirdi bize. Hatırlıyorum Türkiye'deyken Beşiktaş'ın UEFA maçlarında oynadığı kısır futbol için "Avrupa kupalarında tur böyle geçilir" demişti. Mantalitesinden birşey kaybetmemiş. UEFA kupası böyle kazanılır diyecektir yine soranlara. Tabii bunda Werder'in oynadığı rezil futbolun etkisi de büyüktür sanırım. Bremen taraftarı Diego'ya ne kadar kızssa azdır zira dün sahada olsa muhtemelen kupa el değiştirirdi. Bremen'de Naldo ve Frings haricindekiler tribünden dikkatimi çekmedi ama bir Mesut Özil vardı ki neyseki Milli Takım'ı tercih etmemiş dedirtti dün bize. Bu arada Bremen seyircisi Boenisch ve Pizarro'ya çok ayrı bir sevgi besliyorlar. Frings'e verilen karttan dolayı hakeme de epey bir tepkide bulundular, hatta hakem seremoniye çıkarken ıslıklandı.
Maçın en güzel görüntülerinden biri seremoninin eski tarz yapılmış olmasıydı bence. Gerçekten çok hoşuma gitti. Shakhtar kupayı alıp tur atarken bizim tribünün önüne de gelme gafletinde bulundular, bizim tribünden de sahaya yabancı madde yağdı. Bu arada Lucescu'yu görünce deliren Fenerbahçeli taraftarları da anlıyorum adam bir Galatasaray, bir Beşiktaş şampiyonluğu kazandı kızmasınlarda napsınlar...
Kadıköy'den yukarı çıkarken Shakhtar taraftarının mevcut dominasyonu, yoğurtçu parkına yaklaştıkça yerini Bremenliler'e bıraktı. Tam eski karakolun karşısındaki mekanlardan birine Werder pub tarzı bişey yapılmış, her taraf yeşil beyaz. Güzel ortamdı. Ben de taktım kaşkolumu arkadaşlarımı beklemeye başladım. Bu arada sokak satıcılarından bira alırken kazıklanmamaya çalışan Alman kardeşlerime yardımlarından dolayı, bir Bremen kaşkolu sahibi oldum...
Aslında maçla ilgili hiç bişey yazasım yok. Şanssızlılığımız diyelim, rezil bir maç oynandı sahada. Neyse ki Werder tribününde olduğumuz için bir nebze de olsa taraftar güzelliği yaşadık. Bu arada taraftar güzelliği derken sakın yanlış anlaşılmasın. Werder Bremen taraftarı en iyi haliyle G.Antep seyircisine yakın bir duruş sergiliyor( Antep'i örnek vermemin sebebi, tezahürat kıtlıklarıdır). Shakhtar taraftarını ise ülke sınırlarında kategorize edebileceğimizi sanmıyorum. 120 dakikada toplam 3 kere "Shakhtar" diye bağırdılar. O tribünde olup maç sonunu beklemeden çıkan çok arkadaşım olmuş...
Lucescu klasik bir Avrupa Kupası maçı izlettirdi bize. Hatırlıyorum Türkiye'deyken Beşiktaş'ın UEFA maçlarında oynadığı kısır futbol için "Avrupa kupalarında tur böyle geçilir" demişti. Mantalitesinden birşey kaybetmemiş. UEFA kupası böyle kazanılır diyecektir yine soranlara. Tabii bunda Werder'in oynadığı rezil futbolun etkisi de büyüktür sanırım. Bremen taraftarı Diego'ya ne kadar kızssa azdır zira dün sahada olsa muhtemelen kupa el değiştirirdi. Bremen'de Naldo ve Frings haricindekiler tribünden dikkatimi çekmedi ama bir Mesut Özil vardı ki neyseki Milli Takım'ı tercih etmemiş dedirtti dün bize. Bu arada Bremen seyircisi Boenisch ve Pizarro'ya çok ayrı bir sevgi besliyorlar. Frings'e verilen karttan dolayı hakeme de epey bir tepkide bulundular, hatta hakem seremoniye çıkarken ıslıklandı.
Maçın en güzel görüntülerinden biri seremoninin eski tarz yapılmış olmasıydı bence. Gerçekten çok hoşuma gitti. Shakhtar kupayı alıp tur atarken bizim tribünün önüne de gelme gafletinde bulundular, bizim tribünden de sahaya yabancı madde yağdı. Bu arada Lucescu'yu görünce deliren Fenerbahçeli taraftarları da anlıyorum adam bir Galatasaray, bir Beşiktaş şampiyonluğu kazandı kızmasınlarda napsınlar...Sonuçta eğrisiyle doğrusuyla UEFA finali idi izlediğimiz. Gönül isterdi ki, isim+taraftar olarak daha büyük takımları izleyelim. Olmadı, UEFA kupasının da kaderi bu diyip geçeceğiz...
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Avrupa'da Türk futbolcusu ve Şükrü Gülesin gerçeği.
Türk futbolcusunun Avrupa macerası bambaşka bir analiz konusudur aslında. Bizim gibi duygusal memleket evlatlarının topçu tayfası Avrupa'ya uyum sağlamakta çok zorlanır maalesef. Simiti özleyenden tutun da gittiği yerde camii bulamadığından sebep dönmek isteyenine kadar çok çeşitli sıkıntılar sayesinde ilk uçakla sınırlarımıza girenleri hepimiz biliyoruz.Neyseki son dönemde bu sıkıntılar bitti de nispeten başarılı olabiliyor oyuncularımız oralarda... Tugay ile başlayan istikrarlı Avrupalılık, Nihat ve muhtemelen Tuncay ile devam edecek gibi.
Uzun etmiym benim derdim Avrupa'da oynayan Türk futbolcusunun tarihi ile. Bir kaç ay önce iş dönüşü akşam saatlerinde spor radyolarından birini dinliyorum. Galatasaraylı programcı ile, radyoyu her açtığımda abartısız her programda karşıma çıkan yayın yönetmeni etiketli kişi ikili bir program yapıyorlar. Konu, Avrupa'da forma giymiş Türk futbolcuları. Önce günümüz futbolcularından bahsedip yukarda saydığım yurtdışında başarısız oluş hikayelerini anlattılar, hemen ardından da örnek olsun diyerek geçmişte yurt dışında forma giyen Türk büyüklerinden.
Abiler perdeyi Can Bartu'dan açtılar, Metin Oktay'dan devam ettirdiler. Efendim ilkleri hatırlamak lazımmış, onların bizi oralarda nasıl temsil ettiklerini bizim futbolcularımıza anlatmalıymışız, Bartu'nun sinyor lakabını nasıl aldığını özümsemeliymişiz vs. vs.
Aslında ilk etapta bakıldığında hepsi doğru, sonuçta bizi oralarda temsil etmiş olan önemli insanlardan bahsediyorlar. Fakat ben programı "tamam şimdi söylerler/söyleyecekler" hevesiyle dinliyorum. Zira Metin Oktay ve Can Bartu haricinde kimseden bahsetmediler henüz. Israrla beklediğim bir isim var, ama yok spor yorumcusu abiler Fenerbahçeli ve Galatasaraylı iki isimin dışına çıkmıyorlar ve yaklaşık 15 dakika sadece onlar üzerine konuşuyorlar. Ben sinirleniyorum, kendilerine ulaşmak için telefona sarılıyorum, sinirle telefon açacam diye kaza tehlikeleri atlatıyorum vs. ama bir türlü ulaşıp Şükrü Gülesin'i unuttunuz mu? Yoksa tanımıyor musunuz diyemiyorum.
Olsun eve gider gitmez oturuyorum bilgisayarın başına döşeniyorum bir mail. aynen şöyle;
"Sayın....
3. Aralık Çarşamba akşamı saat 19.30 sularında arabada giderken radyonuzu dinlemekte idim. Bir beyefendi ile yaptığınız programda(inanın isimini hatırlamıyorum) konu Avrupa’ya giden futbolcularımız ve yaptıkları ile ilgiliydi... Yeni dönem ihraç topçularımız hakkında konuşuldu ve onlara örnek olarak üzerine basarak Can Bartu ve Metin Oktay verildi. Özellikle Can Bartu’nun bir milad olduğu ve başarılarının ne kadar önemli olduğu konuşuldu. Bütün bunları dinlerken hayrete düşmedim desem yeridir. Şimdi söylerler-söyleyecekler heyecanıyla dinlediğim ama bir türlü zikretmediğiniz o ismi ben size bu satırlardan hatırlatmak istiyorum. “Şükrü GÜLESİN”... Bu yanlışlığı ya da unutmuş olmayı rahmetli Şükrü Gülesin ve tüm Beşiktaşlılar adına düzeltmenizi ve yayında bildirmenizi rica ederim"
Aradaki boşluklu bölümde Şükrü Gülesin'in aşağıda bahsedeceğim özelliklerini anlattım ve şöyle bir cevap aldım;
"Fuat bey
Bilgilendirmeyi .... ile paylaşıyorum
önümüzdeki programda gereğini yapacaktır"
Bilgilendirmeyi .... ile paylaşıyorum
önümüzdeki programda gereğini yapacaktır"
Önümüzdeki programı dinledim fakat gereğinin yapıldığına şahit olamadım. Her neyse, zaten konuyu bu radyo programıyla sınırlandırmak değil amacım. Sadece bu tip reyting sahibi spor yayınlarında dahi önemsenmeyen bu konunun futbol severler tarafından unutulması, değerlerimizin unutulması anlamına geldiğini hatırlatmak istemiştim.
Şükrü Gülesin'in Can Bartu ve Metin Oktay'dan tam 10 yıl önce İtalya'ya gittiğini belirterek başlamak istiyorum. Yani Avrupa'da forma giyen oyuncularımızın milatlarından biri belki de ilkidir kendisi.
Aslında en önemli konu, ilk olması önderliği değil İtalya'da yaptıkları. Beşiktaş'ta forma giydiği 10 yılın ardından gittiği Palermo'da(ki daha sonra Metin Oktay'ın gittiği takımdır) 28 maçta 13 gol atıyor. Oynadığı futbol ve müthiş tekniği ile İtalya'nın gözde yabancıları arasına giren Şükrü bir sezon sonra Lazio'ya transfer oluyor ve orada da 29 maçta 16 gol atıyor. Yani neredeyse 2 maçta 1 gol! Özellikle kornerden atabildiği goller ile ünleniyor Şükrü. Bu performansı İtalya ligi gol krallığında iddialı bir yerde olması ve Lazio tarihinin en çok gol atan futbolcuları listesine girmesi için yeterli bir sebep.
Bu tarihten sonra Laziolular ve İtalyan futbol severler tapıyorlar Şükrü'ye. Lazio kulübünün girişindeki onur listesine ismi yazılıyor ve bugün hala sergileniyor. Hakkında onlarca yazı yazılıyor ve neredeyse ağlanıyor Türkiye'ye döndüğünde. Sadece Şükrü'yü izlemek için İstanbul'a gelen İtalyan futbolseverler mevcut o dönemde. Ancak aynen şimdi olduğu gibi o dönemde de ülke sathında gereken ilgiye nail olamıyor maalesef...Bir spor yazarı büyüğümüz televizyonda anlatmıştı, 2006 Dünya Kupası için gittikleri Almanya'da bir restoranda oturuyorlar bir kaç arkadaş. Konuşmalar ilerlerken Türk olduklarını anlayan bir İtalyan yanlarına yaklaşıyor, önce milliyetlerinden emin olup, başlıyor Şükrü'yü anlatmaya! Ben Lazio taraftarıyım diyor, yaşı bana yakın herkes çok iyi bilir Şükrü'yü. Bizim gazeteci abi şaşkınlığını üzerinden atınca bizim ülkemizde maalesef sizdeki kadar iyi tanınmıyor kendisi diyor.
O gün o radyo programını dinlerken bu konuşma geldi aklıma ve ne kadar doğru olduğunu örneğiyle anladım. Anlamayanlar için basit bir örnekleme de ben yapiym, bu; Şükrü Gülesin'in İtalyanca Wikipedia biyografisi, bu Rusça, bu da Türkçe. Aradaki farkları siz bulun!Yabancıların bize bizden daha fazla değer verdiğine bir kez daha şahit oluyoruz ve üzülüyoruz.
Eklemeden geçemeyeceğim, üzerine basarak söylüyorum; Sadece giyim kuşamındaki düzgünlük ve beyefendiliği nedeniyle(oynadığı futbol için değil) Sinyor lakabını alan Can Bartu ile Palermo'da oynadığı yarım sezonda 3 gol atabilen ve hemen sezon sonunda geri dönen Metin Oktay karşısında Şükrü Gülesin'in onların onda biri saygı görmesi açıkçası Türk futbolunun bir ayıbıdır...
19 Mayıs 2009 Salı
Estadio Malvinas
Stadyumlara olan ilgi alakamızdan sebeple blog yazmaya başladığımdan beri arada mabetlerle ilgili de bir kaç satır yazmayı koymuştum aklıma. Koymuştum da vakitsizlikten sebeple yazdığım 115 yazıdan sadece birini ayırabilmişim konuya.Şimdi ikinicisinde sıra; Mekan Blog ile benzer sebepten adaş olan Arjantin'in Mendoza şehirindeki Estadio Malvinas...
1976 yılında 78 Dünya Kupası için inşa edilmiş. Tabii o zamanki adı farklı: Ciudad De Mendoza. 48.000 kapasiteli ve tamamı Arjantin statlarına özgü şekilde koltuksuz yapılmış. Konum/kapasite açısından Dünya Kupasının en zayıf halkası görünümünde. Dolayısıyla kupa boyunca ev sahibi Arjantin'in yolu hiç düşmüyor Mendoza'ya.
İlk turda Hollanda, İran, İskoçya ve Peru'dan oluşan 4. gruba ev sahipliği yapıyor. Dolayısıyla 3-2'lik efsane İskoçya-Hollanda maçının ve Dalglish-Rep, Rensenbrink düellosunun, daha da önemlisi efsane Hollanda Milli Takımı'nın canlı şahidi oluyor Mendoza ahalisi. ikinci turda da bir Zico rüzgarı yaşıyorlar ve noktalıyorlar 1978'i...
1982 yılında İngiltere ve Arjantin arasındaki Falkland savaşında kaybedilen Arjantin askerleri arasındaki Mendoza popülasyonu sebebiyle şehirin en önemli yapısı olan stada Estadio Malvinas adı verildi ve stadın çeşitli yerlerine savaşta kaybedilen askerlerin adı asıldı...
Mendoza şehiri 2006 yılına kadar 1. lige temsilci gönderememesinden sebep stat bu tarihe kadar 1 sezon Argentinos Juniors'a yaptığı ev sahipliği dışında neredeyse boş kaldı. 2006'da ise Godoy Cruz takımının 1i lige intikaliyle yeniden kullanılmaya başlandı. Bu yıl yapılacak düzenleme ile kapasite 35.000'e düşürülecek(yine kapasite düşürülmesi!)ve stat modernizasyonu sağlanacak.
El Diego'nun milli değerlerimizi yücelten bir isme sahip bu stadı ulusal takım maçları için de kullanmak gereklidir söylemi Estadio Malvinas'ın adının artık daha sık duylacağı anlamına geliyor. Gönül orada bir İngiltere maçı oynansın ister...
17 Mayıs 2009 Pazar
Ankaragücü-Beşiktaş:1-3

Mustafa Denizli'nin son saniye hamlesiyle başladı karşılaşma. Biz gelen kadrolarda Ekrem'i görmüşken sahaya Toraman-Zapo-Gökhan-Üzülmez dörtlüsüyle başladı. Bilgilendirme, Ekrem'in sakatlandığı nedeniyle değişiklik yapıldığı yönündeydi, fakat maç sonunda hocanın açıklamasıyla anladık ki, değişikliğin sebebi Ankaragücü kadrosuymuş. Hikmet Karaman'ın dahiyane(!)3'lü hücumunu Mustafa Denizli bu şekilde karşıladı. İyi de etti.
Yusuf'un performansını haftalardır takdir ediyoruz fakat sol kanatta olmadı. Takımda belki de göze batmayan tek oyuncuydu bugün. dolayısıyla şunu anladık ki, Yusuf sol kanat alternatifi olamaz. Eğer Beşiktaş Tello'yu bahsettiğimiz bölgede değerlendirecekse transfer politikası bile değişebilir.
Mutlu son yolundaki en önemli virajlardan birini aldı Beşiktaş. Bir beraberlik opsiyonu olduğunu da gözönüne alırsak iş neredeyse bitti...
İbrahim Toraman'ın sağ bek performansı ile başlamak istiyorum. Beşiktaş için en önemli pozisyon alternatiflerden biri haline geldi Toraman'ın o bölgedeki oyunu. Zira elinizde Ekrem gibi oynadığı yeri çok da umursamadan mücadele eden bir oyuncunuz varsa onun alternatiflerini oluşturmak çok önemli hale geliyor. Beşiktaş'ın hücumlarında Holosko içeri katederken sağ kanada hep Toraman destek verdi Ernst ile birlikte.
Beşiktaş'ta özellikle son maçlarda müthiş yardımlaşmalı bir futbol oynanıyor. Sağ kanada bugün Toraman, normalde Ekrem ve Ernst desteği, sol kanada kendini aşan Üzülmez bindirmeleri ve Tello yardımları, orta sahayı Cisse, Ernst ve Tello'nun parsellemesi bence başarıyı getiren etkenler.
Fakat bir takımın bu yolda giderken sorumluluk sahibi yıldızlara ihtiyacı vardır. Beşiktaş bu yıldızı hep Delgado olarak belledi ama Delgado hiç bir zaman o derece parlatamadı kendini. İki yıldır bas bas bağırıyordum, Tello sol açık etiketiyle forma giydiği her maçta en az 25-30 dakikasını orta sahada geçiriyor ve çok da faydalı oluyor diye. Hatta ben Delgado'nun arkasını topluyor diyordum. Bu özelliğini gören Mustafa Hocayı tebrik etmek lazım, çünkü daha önce buna yeltenen bile olmamıştı. Tello inanılmaz bir futbol oynuyor, orta sahada pas dağıtmak tutun, sağ kanattan ve sol kanattan orta yapmaya kadar müthiş bir mücadele sergiliyor. Bence ayakta alkışlamak gerekli hatta artık bu görevi Tello'ya devretmeli...
Yusuf'un performansını haftalardır takdir ediyoruz fakat sol kanatta olmadı. Takımda belki de göze batmayan tek oyuncuydu bugün. dolayısıyla şunu anladık ki, Yusuf sol kanat alternatifi olamaz. Eğer Beşiktaş Tello'yu bahsettiğimiz bölgede değerlendirecekse transfer politikası bile değişebilir.Beşiktaş toplu hücum edip toplu savunma yapmayı çok iyi yapabiliyor. Bunu bugün fazlasıyla gösterdiler. Özellikle ikinci yarı başındaki Ankaragücü baskısını savunurken bu özelliklerini güzel kullandılar.
Beşiktaş'ın maç kazanmayı öğrendiğini, iyi futbol oynadığını, formda olduğunu vs. hepsini geçelim. Beşiktaş takımında arkadaşlık had safhada. Şampiyonluk için belki de en gerekli dengelerden biri olan bu sinerji o soyunma odasında fazlasıyla mevcut. Bu, saha içindeki ve kulübedeki tüm görüntülerden açıkça belli oluyor. Yedek olan da, sahada olan da aynı motivasyonda ve bence şampiyonluğu getirecek en büyük etkendir bu.
Mutlu son yolundaki en önemli virajlardan birini aldı Beşiktaş. Bir beraberlik opsiyonu olduğunu da gözönüne alırsak iş neredeyse bitti...16 Mayıs 2009 Cumartesi
İçimden bir ses Bayern diyor..

Futbolun adaleti pek yoktur derler ya, onun tecellisini izleyeceğiz gibi bir his var içimde. Allah biliyor ya pek haz etmem Bavyera ahalisinden. Fakat nedense bir türlü Wolfsburg'un şampiyonluğuna ermiyor aklım, hani açıkçası olamayacaklar gibi geliyor. Bu duygularım da Magath'a olan antipatim etkili midir bilmiyorum ama ben herşeye rağmen Wolfsburg'un şampiyonluğunu istiyorum...
Almanya'da dananın kuyruğu bugün kopar diye düşünüyorum. Zira zirvenin ortakları Bayern ya da Wolfsburg'dan birinin puan kaybettiği takdirde son hafta ikisinin de evinde oynayacağını ve galibiyetle bitireceklerini düşünürsek bu haftayı lider kapatan ligi de öyle kapatır düşüncesindeyim. Takımlardan birinin puan kaybı halindeyse ikincilik bile tehlikede. Arkada Stuttgart ve Hertha tetikte beklemekteler...
Buyrun Bundesliga puan durumu ve son iki hafta maçları;
33. Hafta:
Hannover-Wolfsburg
Hoffenheim-Bayern
Stuttgart-E.Cottbus
Hertha-Schalke
34. Hafta:
Wolfsburg-Köln
Bayern-Hamburg
E.Frankfurt-Hertha
B.Mönchengladbach-Stuttgart
15 Mayıs 2009 Cuma
Play off finali:Karşıyaka-Kasımpaşa
Bu Play offların sosyolojik bir analizinin yapılması lazım bence mutlaka. "Ulan bütün sezon kovaladık ettik, haybeye saldırıp sakata gelmeyelim, tedbiri elden bırakmayalım" psikolojisiyle, sahada sadece gol yememeye konsantre olmuş takımlar görüyoruz. Bu seneye mahsus olmayan bu Play off psikolojisi maçların seyir zevkini tabana indiriyor maalesef.Herşeye rağmen finalin adı tam istediğim gibi oldu. Ben Play offların futbol şenliği olduğunu düşünüyorum. Özellikle başka şehirlerde oynanmasından sebep oralara akan taraftarların cefakarlıkları hoşuma gidiyor. Bu bağlamda dört takım içindeki en güzel taraftar organizasyonu olan ekipler finaldeki yerlerini aldı.
Madem futbol kıt, o yüzden taraftardan dem vurarak açıklık getirmek istedim bu finale bakışıma...
Yine az futbollu bir final, belki penaltılar eşliğinde son bulacak. Fakat bu defa gönlüm özellikle dün yaşadığım enfes İzmir gününden sonra sadece Türkiye Kupası finali için değil, her yıl bir defa da bir Süper Lig maçı için ziyaret etmek istediğim bu şehirden ve onun takımı Karşıyaka'dan yana...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
