26 Haziran 2009 Cuma

Tü-Kaka Demirören!

Mehmet Topuz transferi ülke sınırlarında vuku bulan onlarca hengameli transfer olayının bir kopyasıdır. Bu transfer mücadelesinin tek mağlubu var, o da Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören. Sakın yanlış anlaşılmasın, mağlubiyetinin sebebi Topuz transferinin olumsuz bitmiş olması değil, bu olumsuzluktan gerçekten kendi başarısızlığıymış gibi tepki toplayarak çıkmasıdır.

Bu transfer üzerine çok yazıldı çizildi hatta ben kendi namıma üzerine hiçbirşey yazmak istemediğimi söylemiştim hala da aynı şeyi savunuyorum. Sadece eklemek istediğim şu; kulübü değil futbolcuyu bağlamak ve formasını giymeye ikna etmek, parayı basıp kulübü ikna etmekten çok daha anlamlıdır. Dolayısıyla bu transferin "belli" nedenlerle Beşiktaş aleyhine sonuçlanmış olması hiçç bir şekilde Yıldırım Demirören'i bağlamaz. Dediğim gibi Topuz vakasını geçiyorum, zira konu bununla sınılı kalamıyor maalesef.

Basının "bir darbe de Nihat'tan" başlıklarıyla duyurduğu, üzerinde çok uğraşılan ama ilk etapta gerçekleştirilemeyen Kahveci transferi için, yine oklar başkanın üzerine dönmüştü. "Madem alamayacaktın neden İspanya'ya gittin", "Villareal başkanı açıkladı zaten herhengi bir görüşme olmamış", "ikinci transfer fiyaskosu", "Beşiktaşlı'nın başı önünde" gibi satır başlarıyla medya bir anda Beşiktaş başkanını yerden yere vurmaya başlayıp, Beşiktaş taraftarını başkanına karşı kışkırtmaya, ve başkanı küçük düşürmeye yeltendi.
Üçüncü fiyasko ise Gökhan Zan'ın Galatasaray'a gitmesiydi. Zira Kenan Öner'in unuttuğu varsayılan +1 yıllık opsiyonun uzatılmaması neticesinde Gökhan serbest kaldı, Beşiktaş'tan yıllık fahiş bir rakam istedi Beşiktaş bu parayı vermedi ve Gökhan yine fahiş bir rakamla Galatasaray'ın yolunu tuttu. Bedava gitmesine izin verildiği için yine Demirören beceriksiz, basiretsiz başkan sınıfına koyuldu.

Peki şimdi ne oldu? Söyleyeyim;

Başkan Nihat'la İzmir'de görüştü ve 3 saatte ikna etti. Basınımız bu ikna olayının önemini es geçtiler. Ee nede olsa silahlar gölgesinde belli kişiler eşliğinde alınıp gelinen Topuz transferi zoru başarmak adına daha önemliydi onlar için. "başkan aldı ve geldi" başlıkları Aziz Yıldırım hayranlığı ile süslenirken, Demirören'in futbol tarihimizin en önemli oyuncularından olan Nihat'ı tekrar İstanbul'a getirmesi sönük kalıyordu.



Ülke sınırlarında alınacak en iyi sol bek olan genç İsmail Köybaşı transfer edildi. Fakat transferin güzelliği değil, fiyatı hemen başlıklarda yer buldu. 6.5 milyon euroya malolan futbolcu için verilen paranın çokluğu veya gereksizliği... Sakat Hurmacı'nın 10 milyonu aşkın maliyetine kimse ses çıkarmadı "çıkaramadı". Aksine sakat olduğu haberleri hep sümen altı edildi.

Karşıyaka'nın ve Bank Asya'nın en umut veren genç sağ kanat oyuncusu Rıdvan Şimşek. Muhtemelen şu an 3 büyük takım arasında yapılmış olan en isabetli genç oyuncu transferi, 21 yaş altı milli takımının oyuncusu. Neredeyse satır aralarında duyuruldu transfer haberi...

Ve son olarak Matteo Ferrari Genoa'nın yıldız stoperi kadroya katılmak üzere.

Sonuç olarak görüyoruz ki bu ülkede bazı durumları değiştirmek için, iyi şeyler yapmak yetmez. Çünkü öyle olsaydı Yıldırım Demirören şu anda en çok konuşulan ve takdir edilen başkandı. Ya da yukarıda sayılan transferleri yapan kulüp Beşiktaş değil Fenerbahçe olsaydı koparılacak olan yaygara farklı olurdu.

Yıldırım Demirören'in bu derece eleştirilmesi, küçük düşürülmeye çalışılması, taraftarın önüne başarısız payesiyle atılması tek kelimeyle cinayettir. Kimileri 2000 kişiye imza töreni yaptırırken o 50.000 kişiye 2 kupanın töreni yaptırıyordu İnönü stadında! Bu bile aradaki farkın açık ıspatıdır...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Wimbledon 2009

Geleneksellik, kraliçe, yağmurlar ve futbolun beşiğinin en prestijli spor olayı Wimbledon... 1868 yılına dayanan tarihi ile en eski spor organizasyonlarından biri ve tenisin en önemli turnuvası 2009 versiyonunun startı için son iki günü sayıyor artık.
Geçen yıl belki tarihin gördüğü en güzel finallerden birini izlemiştik All England Clup'da, bu yıl maalesef rövanşını göremeyeceğiz. Dünya 1 numarası Rafael Nadal bu yıl turnuvada olamayacak çünkü. Dizlerinde uzun süredir devam eden rahatsızlık ciddi anlamda dinlenme gerektirdiği için bu kararı aldığını açıkladı Nadal. Dün ve daha önceki gün Hewitt ve Wawrinka ile birer test maçı yapan Rafa iki maçı da kaybetmişti, Wawrinka ile oynadığı maçtan sonra "tenis oynayabiliyorum, dizlerim berbat durumda değil ama Wimbledon için %100 olmanız gerekiyor ve ben o derece hazır değilim" diyerek çekilmesinin gerekçesini açıklamış oldu. Son şampiyon için gerçekten üzücü bir durum tekrardan burada olamamak, fakat söylendiğine göre kronik olmayan diz rahatsızlığı için dinlenmesi tamamen iyileşmesi yolunda ciddi bir adım olacak. Mental ve fizik olarak toparlanmışi bir Nadal'ın Amerika Açık şampiyonluğu ve kariyer Grand Slam'i için müthiş bir geri dönüş yapması olasılığı çok yüksek...
Tabii bu durum hoş olmasa da mantık olarak Federer'in işine yaradı demek yanlış olmaz. Fedex turnuvayı şampiyon kapattığı takdirde 1 numaraya geri dönecek! Bu ihtimali turnuva değerlendirmesiyle birlikte yapalım.

Tek ErkeklerTek erkekler ana tablosu Nadal'ın ayrılmasıyla biraz şekil değiştirdi. Uzun yıllardır bir tarafta Rafa'yı diğerinde Fedex'i görmeye öyle alışmıştık ki Del Potro yukarı tarafın başına yerleşince garip geldi doğrusu.Buna göre Del Potro ve Roddick'in bulunduğu ilk çeyrekten başlayalım değerlendirmemize, Arjantinli müthiş yetenek Fransa'da çok güzel bir performans sergiledi hatta neredeyse Federer'i de geçip finale kalacaktı. Servis oyunlarındaki üstünlüğünü çim kortta çok daha fazla hissettireceğine inanıyorum, rakipleri Ferrer, Stepanek, Hewitt gibi isimler olsa da çeyrek finale kadar zorlanmadan gider ve rakibi bekler.

Rakibi olmak için en şanslı isim kuşkusuz Andy Roddick fakat Roddick'i bekleyen isimler hiç de kolay değil. İlk turda eşleştiği Chardy çok ciddi bir rakip, ikinci turda ise muhtemelen wonder kid Grigor Dimitrov ile eşleşecek. Dimitrov'un kariyerindeki ilk Grand Slam bu, yeteneği ve oyunu ortada ama tecrübe edinmesi gerekli Roddick gibi bir ismi geçebilmesi için. Yine de Roddick'in bu maçı kolay kopartabileceğini düşünmüyorum. Davydenko ve Berdych diğer önemli isimler bu bölümde ama ben Roddick- Del Potro Çeyrek finali öngörüyorum bu bölüm için.

Bir alt tarafın patronları ise Murray ve Simon. Öncelikle Murray'ın kurasının çok kolay olmadığını söylemeliyim. İkinci turda Gulbis, dördüncü turda Safin muhtemel rakipleri.Fakat evinde oynadığı Nadalsız bu turnuvada en azından final oynamak en büyük hedefi kendisinin. Ben Murray'ın zor-kolay rakip ayırmadan çeyrek finale, hatta yarı finale ulaşacağını düşünüyorum.
Simon ise sanki oyununa paralel olarak zorlanmasın diye bu rakiplerle eşleşmiş gibi. Zorlanabileceği bir isim kağıt üzerinde yok ama Youzhny ve özellikle Arjantinli Leonardo Mayer'den sürpriz bekliyorum.

Bir alt çeyrekte Nadal sayesinde tepeye çıkan Blake ve Djokovic var. Djoko hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyor aslında. Geçmiş dönemlerdeki etkili oyunu maalesef yok. Fakat yine de zorlanmadan çeyrek final görür kanısındayım. Yukarıda ise durum biraz karışık. Blake için çok kolay bir turnuva olmayacak. Cilic gibi önemli bir isim alt taraftan geliyor ve muhtemel 4. tur eşleşmesinde rakibi olacak. Bu bölümde ilk turda oynanacak Querrey-Ljubicic maçı da servis savaşı halinde uzun bir maç olacaktır. Bu bölümde çeyrek final adaylarım Hırvatistan-Sırbistan derbisi: Cilic-Djokovic
Ve geliyoruz Federer-Verdasco başlıklı son bölüme. Ekselansları yine çok kolay olmayan bir kura ile karşı karşıya, Kohlschreiber, toprak orijinli olsalar da Monaco-Almagro en önemlisi de Roland Garros starı Soderling... Fakat Fedex'in zorlanmadan çeyrek finale gideceğinden şüphem yok!
Üst tarafta ise Verdasco-Tsonga muhtemel dördüncü turundan, bence galip çıkacak olan Tsonga olur ve Federer ile eşleşir...Erkekler ana tablosu bu yıl 1 numarasızlıktan sebep öksüz kaldı. Fakat bu turnuvanın renkiz geçeceği anlamına elbette gelmemeli...

Tek Bayanlar;


Bayanlar ana tablosu son dokuz yılın yedisine damga vuran Williams kardeşleri yine ayrı köşelere atmış. Bu durum en sevdikleri zeminde iki kardeşi yine finalde buluşturur mu? sorusunu heme akıllara getiriyor... İnceleyelim;

En üst çeyrekte Dünya 1 numarası Safina ve bu sıralar ezeli rekabet halinde oldukları Kuznetsova var. Safina'nın Mauresmo ve Pennetta'ya rağmen çeyrek final yolunda çok zorlanacağını sanmıyorum. Sveta ise çok daha zor isimlerle karşılaşacak. Çimdeki ilk denemesinde Wozniak'a 6-0, 6-3 yenilerek kısa bir zaman önce Grand Slam kazanmış bir oyunucya asla yakışmayacak sonuç aldı. İstikrar istikrar diye yırtındığımız konu bu sanırım. Bu sebeple çeyrek final için ciddi dikenlerin arasından geçmesi gerekecek Chakvetadze-Lisicki galibi ilk ciddi rakibi olacaktır, fakat muhtemel dördüncü tur rakibi Carolina Woniacki'yi ben geçemeyeceğini düşünüyorum. Çeyrek final adaylarım, Wozniacki-Safina.
Bir alt çeyrekte, Venus ve Jankovic bulunuyor. Venus'ün Wimbledon performansı ortada, dolayısıyla çeyrek final için en güçlü aday. Stosur ve Dokic'in de aynı bölümde olduğunu hatırlatıp Avustralyalılar adına şanssız bir kura olduğunu belirtelim, zira ilk turu geçerlerse birbirleriyle eşleşecekler. 4. turda ise Ana Ivanovic Venus'un rakibi olacak ama artık üst düzey oyuncu olabilme yetisini yavaş yavaş kaybeden Ana'nın bu eşleşmeden çıkması çok zor. Alt tarafda bulunan Jankovic'in mevcut formu çok düşündürücü, sırt sakatlığından mı yoksa başka sebepten mi bilemiyorum ama gittikçe aşağılara doğru ilerliyor. Radwanska 4. tur rakibi olacak ve bence en zor eşleşmelerden biri... Burada Amerikalı Glatch, Benesova ve Shevedova'ya da dikkat çekmek istiyorum. Bu arada Wimbledon resmi sitesi oturmuş saymış ve ismi "ova" ile biten 20 tane, "eva" ile biten 7 tane oyuncu olduğunu saptamış ve de eklemiş; Doğu Avrupa egemenliği!
Bir alt çeyrek ise bayanlar ana tablosunun en karışık bölümü, Dementieva ve Zvonareva'nın altında sıralanan isimlerin hepsi birbirinden zorlu. Henüz formu hakkında hiç bilgi sahibi olamadığımız Zvonareva'nın, eğer turnuvadan çekilmezsse Bartoli, bir başka wonder kid de Brito, son turnuvada harika oynayan Wozniak gibi rakipleri var. Eğer kendi oyununu oynayacak seviyeye geldiyse zorlanmayacaktır ancak bundan hiç emin değiliz... Dementieva ise tam anlamıyla looser bir oyuncu olduğunu ıspatlamak istercesine kötü performanslar çıkartıyor, böyle bir dönemde çektiği kura da hiç iç açıcı değil maalesef. Cibulkova, Urszla Radwanska,
Wickmayer, Dushevina ve Kleybanova gerçekten sert rakipler, ne diyelim Allah kolaylık versin!
Son çeyrek ise bir üsttekini aratmayacak kadar renkli, Azarenka ve Serena burada başı çekiyorlar. Fakat altlarındaki rakipler en az kendileri kadar iyi. Azarenka'nın bölümüyle başlarsak Vika'nın Sharapova ile muhtemel bir 4. tur karşılaşması olacağını görüyoruz. Ki Sharapova'nın kanadında olmak tüm seri başı oyuncular için korkulu rüya idi, erkenden kendisiyle eşleşebilecek olmaktan sebep... Tabii burada en çok müşkül durumda olan isim yine Petrova olacaktır sanırım. Zira Roland Garros'dan sonra burada da Sharapova'nın tarafına düştü. Bu defa 3. turda muhtemel bir eşleşme söz konusu ve bence yine Petrova turnuva dışı kalır. Sharapova-Azarenka maçı tam bir muamma...
Serena'nın tarafının da kolay olduğunu söylemek zor. İkinci turda ablasını birçok kez terleten Safarova ile eşleşmesi söz konusu. Safarova da şanssızlar listesine adını yazdırarak sürekli Willams familyasının karşısına çıkıyor, iyi de oynuyor ama... Burada dikkat çeken diğer isimleri, Pavlyuchenkova, Rybarikova, Hantuchova, Zheng ve tabii ki Laura Robson. İngilizler'in bu wonder kidi wild cardı ilk alanlardan biri, ve geçen yılın Junior şampiyonu. Boynu bükük duran Britanya tenisinin geleceği gözüyle bakılıyor kendisine. Katıldığı bu ilk önemli turnuvada ne yapacağı merak konusu.
Sanırım en iyisi oturup iki hafta boyunca turnuvanın tadını çıkartmak olacaktır. Maçların yayınını sadece D spor yapıyor. Hepinize keyifli turnuvalar ve iyi

10 Haziran 2009 Çarşamba

Efsane=Yusuf Tunaoğlu

Beşiktaş sahaya çıktığında tam karşımızdaki tribünde büyükçe “efsane” yazılı bir pankart açıldı. Babamın elinden sıkı sıkı tutmuş tribüne bakarken bir yandan da efsanenin anlamına takıldım. Nasıl olunuyordu ki efsane? Dayanamadım devre arasında sordum babama. Yılların futbol eskicisi önce sahaya baktı sonra bana döndü; Hemen önümüzdeki taç çizgisini gösterdi, şu çizgiyi görüyor musun? Ardından da sol tarafımızda kalan kaleye dönerek; Efsane bu çizgiden aldığı topu rakipleri çalımlaya çalımlaya o kaleye götürebiliyordu dedi. “Aslında sana anlattıklarımdan dolayı efsane oldu o, sana anlatabileceğim birşeyler yaptığı için... Çünkü efsane, kuşaklar arasında paylaşılandır...”


Dürüst olmalıyım o an söylediklerinden hiç bir şey anlayamamıştım.
Futbol efsanesi olabilmek için, birşeyler yapıp, o yapılanlara “en” sıfatı yapıştırılmasının şart olmadığını ondan öğrenmişiz. Biz görmedik ya efsaneyi sadece dinliyoruz büyüklerden. En çok golü atmamış, milli formayı en fazla o giymemiş, Avrupa’da en başarılı Türk olma şansını yakalasa da değerlendirmemiş... Ama Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük yeteneği sorusu sorulduğunda futbol tarihçileri onun adını söylemişler çocuklarına; Efsane olabilsin, unutulmasın, hele de böyle bir dönemde daha iyi anlaşılsın futbol değerlerimiz diye. Günahıyla, sevabıyla, hatalarıyla, güzellikleriyle her futbolsever babanın oğluna anlatacağı kahraman olmuş Yusuf Tunaoğlu.


Beşiktaş’ın sembolü Baba Hakkı’nın başkanlığı döneminde yaşadığı en zor günlerdi belki de 1962 sezonu. Kulüp borçlarından dolayı sıkışmış, gelmeyen sportif başarı ve maddi sorunlar, içinden çıkılamayacak sıkıntılara doğru ilerliyordu. Yıllarca futbol sahalarında esen Hakkı Yeten’in yöneticiliğini eleştirmeye başlayanlar onun kararlılığının ve otoriterliğinin farkına varmak için çok beklemediler. Fenerbahçe’nin yakından ilgilendiği bilinen, Beşiktaş’ın o dönemki iki yıldızı Şenol ve Birol’un transfer haberleri artık iyice rahatsız edici bir boyut almıştı ki, Beşiktaş yönetiminden herkesi hayretler içinde bırakan bir haber geldi. İkisi de satılacaktı! Hemde ezeli rakip Fenerbahçe’ye... Tarihte hep olduğu gibi Baba Hakkı’nın rızası olmadan bu transferin yapılamayacağını bilen Fenerbahçe yöneticileri onunla görüşmeye gittiklerinde, ömrünü adadığı renklerin ona yaşattığı tarifsiz sevgiyi ve o sevgi için yapabileceklerini gördüler. Çünkü Şenol ve Birol’u satmayı o istiyordu. Çünkü amacı isimlere bağlı kalmayan bir Beşiktaş’tı...
Gidecek futbolcuların yerinin doldurulacağına yürekten inanıyordu. İstediği parayı alan Beşiktaş maddi olarak rahatlamıştı. İki yıldızın kaybı kamuoyunda büyük yankı uyandırsa da Hakkı Yeten’in sözleri bir anda gündemin ortasına düşüverdi; “Şenol’lar Birol’lar gider, Yusuf’lar Sanlı’lar gelir!” Beşiktaş yeni transfer yapmak yerine alt yapıya yönelecek ve genç isimlerle yoluna devam edecekti. Yıllar boyunca sürecek ve Türkiye futbol tarihinde bir çağ başlatan “özkaynak düzenine” zaruri olsa da geçiş bu tarihlerde başladı Beşiktaş adına...

Alt yapının o dönemde ki hocası hiç tereddütsüz iki genci yolladı abilerinin yanına. Gündemi bu kadar meşgul eden iki isim Yusuf ve Sanlı henüz 17 yaşında, futbol aşkı ve Beşiktaş sevgisiyle yanıp tutuşan gençlerdi. Genç takımda artık misyonları dolmuş, yetenekleri ve çalışkanlıklarıyla A takımı çoktan haketmişlerdi. Yönetimin kararıyla birlikte Beşiktaş’ın geleceği olarak lanse edildiler ve bütün bu olanlar yüzünden çok ciddi bir baskı vardı üzerlerinde... Antremanlarda abilerinin yanında ağırbaşlı ve saygılı tavırlarıyla dikkat çekiyor ve çok fazla çalışıyorlardı. Mevkiileri birbirlerine yakındı, ama biri diğerinden çok belirgin özellikleriyle ayrılıyordu. Uzun boyu, geniş omuzları kısacası düzgün fiziği ve daha önemlisi topla birlikte yapabildikleri...

Yusuf’un adı hızla camiada yayılmış. Beşiktaş antremanlarını çok ilgi çekici hale getirmişti. Topu ayağına aldığında bir anda hızlanması, yaptığı ilginç hareketler, karşısına gelen abilerine utana sıkıla ama göstere göstere attığı çalımlar... Büyüklerden, dönem dönem çok çalımlı oynadığından dolayı azar işitiyordu ama Baba Hakkı izlediği antreman sonrası antrenör Spayiç’le konuşurken büyük bir yıldız kazandıklarını söylemişti bile. Yani ok yaydan çıkmıştı, Beşiktaş’ın yeni kurtarıcıları Yusuf ve Sanlı olacaklardı...


İlk iki yıllarında gösterdikleri peformans çok iyi olsa da şanssızlık peşlerini bırakmamış ve ikincilikle yetinmişlerdi. Ancak 1965 sezonu çok çalışmanın meyvelerini alcakları sezon oldu. Spayiç yönetimindeki takım 25 maç üstüste yenilmeden şampiyonluğa uzandı. Şampiyonluğun baş mimarları ise henüz 20 yaşında ama sezon içinde en çok forma giymiş olan Sanlı ve Yusuf idi. Özellikle Yusuf ligdeki bütün dengeleri alt üst etmiş, Beşiktaş’ın birçok maçını tek başına kazanmasını sağlamıştı. Artık Türkiye’de bir Yusuf gerçeği vardı. Beşiktaş zaten güçlü olan hücum hattını çok çalışkan ve üretken bir orta saha ile birleştirmiş oldu. Fenerbahçe’nin Beşiktaş’tan transfer ettiği oyuncularla şampiyonluk tekelini eline aldığı yılları geride bırakmanın sevinci tüm camiaya yayılmış kulüp ve taraftar kenetlenmiş, sonucunda bir ertesi sezon üstüste ikinci şampiyonluklarını yaşamışlardı.

Bu Yusuf’un şampiyonluğuydu. Sezon boyunca atılan her golde dolaylı yada direkt mutlak bir etkisi vardı. Attığı çalımları, verdiği muhteşem paslarla süslüyor ya da pas vereceğini zanneden müdafayı ters ayağından çıkan bir şutla avlıyor ve onlara yakından görebilecekleri ender güzel golleri izlettiriyordu. Beşiktaş maçlarından önce rakip soyunma odasında hep bir tedirginlik vardı o yıllarda. İdama gidecek mahkum gibi boynu bükük bekleyen oyuncular teknik direktörlerinin Yusuf’u tutma görevini kendisine vermemeleri için dua etmekten kendilerini alamıyorlardı. Çünkü 90 dakika boyunca en mükemmel savunmacıları dahi mutlaka bir iki defa futbolcu olduklarından dolayı pişman ediyordu... Henüz 22 yaşında ülkenin gördüğü en büyük yeteneği canlı izlemek isteyenler Mithatpaşa’nın kapılarında izdihama neden oluyorlardı, altın yıllarıydı Yusuf’un...

Gencecik yaşında evlenmişti, bir de kızı oldu ama evliliğin şartları ağır gelmişti ona, başka havalardaydı çünkü. O dönemdeki bir çok genç futbolcu gibi zor şartlarda yetişmiş ve bunun burukluğunu uzun süre üzerinde taşımıştı. A takıma çıkmadan önceki dönemde gösterdiği isteklilik, kendini yıllarca ezilmiş hissetmenin acısıydı ve bu istekli tutum, A takıma çıktığında ciddi bir hırsa dönüştü. Tanrının vermiş olduğu inanılmaz yeteneğin farkında olması, onu çok iyi kullanabilmesi, çok kısa sürede ülkenin en büyük takımlarından birinin yıldızı olması, sayısız hayran edinmesi, genç yaşına rağmen kısa sürede çok para kazanması ve bütün bunların üzerine yakışıklılığı... 60’ların Türkiye’sinde bütün bu şartlar bir araya geldiğinde tek bir sonuca dalalet ederdi; Gece hayatı! Yusuf’un, üzerindeki ilginin esiri olması çok zaman almadı. Tuzağa düşecek yeni bir av bulmanın arifesindeki akbabalar, henüz ne olduğunu anlamayan, anlamaya çalışan ama başarması için fırsat verilmeyen gencecik bir insana, renkli gazinoları ve güzel kadınları yem olarak kullanmıştı. Her antremanından sonra Beyoğlu’da gözükmesi adet haline gelmişti. Çiçek pasajının ve ünlü gazinoların tanınan siması haline gelmişti o yaşlarda Yusuf...

Bütün bunların futbolunu etkilememesi mümkün değildi. En basitinden kilo almıştı ve düzenli antreman yapamamasından sebep kondisyonu düşmüştü. İmdadına askerlik dönemi yetişti. Biraz kendini toparlayan Yusuf Ordu milli takımının da en önemli ismiydi. Belçika’da oynadıkları ordular arası Dünya Şampiyonasında herkesi büyülerken, dönemin en ünlü kulüplerinden Anderlecht takımı yöneticilerinin de gözünden kaçmamıştı yetenekleri. Artık onların takibindeydi. Tezkeresini aldı ve Beşiktaş’la antremanlarına geri döndü. Kendini toplamıştı bir nebze. Avrupa kupası maçı için gittikleri Amsterdam’da Beşiktaş Ajax’a 2-0 mağlup oluyor, fakat bütün tribünler sadece Yusuf’un hayran bırakan oyununu alkışlıyordu. Eğer o gün Yusuf’a bir kişi daha eşlik etseydi Beşiktaş’ın Ajax’ı mağlup etmesi işten bile değildi ama olmadı, direnemedi Beşiktaş...

Tribünde alkış tutanlar arasında aylardır onu takip eden Anderlecht yöneticileri de vardı, artık izleme bitmişti... Yusuf’un önüne harika bir kontrat koydular, Avrupa’nın en büyük takımlarından birinin formasını giymek için geri sayıma başlanmıştı. Herkesin ortak görüşü bunu sonuna kadar hakettiğiydi.


Ama bazen bazı hedefler için savaşmak, kendinle mücadele etmektir. Yusuf kendinle mücadelesinde mağlup olmaya çok genç yaşta başlamıştı. Yine öyle oldu. Bol miktarda alkol aldığı eğlence gecesinin sonunda boğaz yolunda yaptığı ciddi kaza, disiplin yönetiminin önemli temsilcisi Anderlecht’in kulağına gittiğinde ellerindeki kontratı düşünmeden yırttılar. “Sonun başlangıcı” tanımı o gece boğazda yapılan kaza için biçilmiş kaftandı... Gazetelerin, taraftarların belki yöneticilerin bile ilk tepkisi Yusuf’un Beşiktaş’ta kalmasından duyulan sevinçten başka bir şey değildi. Ama dedik ya o kaza sonun başlangıcıydı. Yusuf artık her zamankinden daha çok çıkıyordu Beyoğlu’na, her gece belli mekanların en ünlü müdavimleriyle geçiriyordu gecelerini. Aktrislerin bir çoğu sevgilisi oldu. Kimi uzunca süre, kimi sadece bir kaç gecelik. Ayrıca alkol ve sigara... oyununu, daha önemlisi sağlığını etkileyecek herşeyden tadıyordu hiç durmaksızın.

Beşiktaş başarılı günlerini geride bırakmış önce Gündüz Kılıç daha sonra da Çiriç yönetiminde duraklama devrine girmişti... Gündüz hoca Yusuf’u kazanma yoluna gitti ama Çiriç takım oyuncusu olmadığını söyleyip yedek tuttu hep onu. Çünkü Yusuf eskisi gibi koşamıyor, az antreman yapmanın verdiği güçsüzlükle şut çekemiyor, çalımlarını ise yeterince çabuk atamıyordu. Yine de AEK ile oynadıkları ve ilk yarı 3-0 geride oldukları bir maçta, ikinci yarı oyuna girip 3 gol attı ve Çiriç’e; “Evet ben takım oyucusu değilim çünkü tek başıma takımım!” dedi...


Sansasyonel aşkları düşmüyordu magazin gündeminden. Basının oyuncağı olmuştu adeta. Hatta takım arkadaşı Vedat Okyar’la arasını açacaklardı bir kadın yüzünden... Ama Yusuf çok zekiydi gelmedi oyunlarına. Vedat’la aralarında hallettiler... Ondan dolayı Vedat Okyar “adam gibi adamdı” der onun için...

Bilen bilir, bu kadar gürültü çok fazladır Beşiktaş için. Bundan sebep koparıldı çok sevdiği Beşiktaş’ından. Ama siyah beyazla ayrı düşmedi. İzmir’in Altay’ı açtı kapısını. İçinde kopan fırtınalara inat başı dik ayrılıyordu İstanbul’dan. Kendi düşen ağlamazdı çünkü... Korkut Göze yazmıştı; Havaalanında görmüş onu giderken. Cebini gösterip ”Beş parasızım, havaalanından beni almazlarsa otele bile gidemem...” demiş. Sevdiği şehirden, takımından, arkadaşlarından, sevenlerinden böyle ayrılmak olmazdı ya neyse...


Altay’da hiç Yusuf gibi oynamadı. Bir maç hariç... Beşiktaş’la yapılan antlaşmaya rağmen çok ısrar edip forma giydi eski takımına karşı. Maç boyunca Beşiktaş’lı oyuncuların hepsi Yusuf’u çok iyi tanıdıkları için onunla karşı karşıya gelmekten ısrarla çekindiler. Ne kadar çabalasalar da Yusuf maç içinde hemen hemen bütün oyuncuları çalımladı ayrı ayrı. Adeta zevk için çalım atıyordu, o gün onu sahada izleyenler kaleye doğru değil geçmek istediği oyuncuların üzerine doğru top sürdüğünü gözleriyle görmüşlerdi. Fazla uzamadı hasreti. Geri döndü... Arkadaşı Yılmaz Güney ona zor dönemlerinde moral olsun diye ”Arkadaş” isimli filminde küçücük bir sahnede rol verdi, boş içki şişesi, sigara paketleri ve yarı çıplak bir kadınla birlikte göründüğü sahne tam olarak kendisiyle özdeşleşmiş bir roldü. Bir yıl daha dayanabildi futbola, artık vücudu kaldırmıyordu çünkü. Son sezonunda daha çok işin gösteri kısmındaydı Yusuf... Basket potalarına ayağıyla uzaklardan basket atması, televizyonun ilk yıllarındaki bir programda topun geçebileceği kadar genişlikteki delikten topu geçirebilmesi üzerine gösteriler yapıyordu. Beşiktaş’ın bir Brezilya takımıyla yaptığı dostluk maçında sahaya çıktı. Brezilyalı oyuncular iri gövdesi ve kilolu haliyle dalga geçerek onu güreşçiye benzettiler. Bir yerde okumuştum, yetenek torna tezgahından da geçse yetenektir diye, işte Yusuf o gün onu gösterdi herkese, altı Brezilyalı’yı geçip gol asisti yaparak... Yıllar sonra Beşiktaş minik takımının başına getirildi. Atilla Gökçe, kendi tabiriyle yeşil gözlü kartalını bir gün antremanda çocukları çalım atmamaları için uyarırken görmüş... Yusuf’tan daha iyi anlatacak kimse olmazdı zaten çalım atmanın faydalarını da zararlarını da...

Yusuf Tunaoğlu Türk futbolunun bir devrine damga vurdu. Ama ne attığı gollerle ne de yaptığı transferlerle... Sadece bir yıldızın futbolumuzdan nasıl kaydığını izlettirdi bizlere, elastik lakaplı Rivelino gibi yetenekliydi ama George Best gibi yaşamayı tercih etti. Bu diyardan göçü de aynı yaşamı gibi hızlı oldu. Dost sofrasından kalkmıştı, son sohbetiydi, yenik düştü kalbine... Yaşamı boyunca müthiş çalımları konuşulsa da, hayata asla çalım atamadı Yusuf, defalarca denedi ama her seferinde geri dönmek zorunda kaldı. En büyük çalımı da yine kendisinden, Yusuf’tan yedi... İzleyenler izleyemeyenlere anlatsın Yusuf’u. Doğruların yanlışların daha iyi görülmesi için bir musibetin binlerce nasihatten daha etkili olduğunun canlı kanıtı olması için... Türk futbolunun asla unutmayacağı ve her anıldığında yüreklerin cız ettiği, yarım bıraktığı herşeyin, sevenlerinin içinde ukte olarak kaldığı bir sembol oldu Yusuf...


Beşiktaş’ın yüzüncü yılıydı. İzlediğim bir maçta, Sergen seri çalımlarla ceza sahasına girip topuğuyla bir pas çıkardı ve o pas gol oldu. Ama bende dahil kimse gole sevinmedik çünkü aklımız Sergen’in çalımlarında kalmıştı. İçimden “ah Sergen dedim, yeteneğini doğru şekilde kullansaydın bugün bambaşka yerlerdeydin. Ama yine de futbol tarihimizin en büyük isimlerinden birisin. Gelecek kuşaklardaki tüm Beşiktaşlılar bilecek ismini, bende anlatacağım eğer bir gün oğlum olursa...” Birden kafamı kaldırdım. Karşımda ki tribünde “Efsane” yazılı koca bir pankart ve yanımda babam, elimden tutmuş Yusuf’un Kel Nihat’a Galatasaray maçında attırdığı golü anlatıyor. İşte o anda anladım efsanenin ne demek, anlatılanların da neden efsane olduğunu.

Döndüm!

İki haftayı geçkin süredir, RG yoğunluğu artı bazı sıkıntılardan ve vakitsizliklerden dolayı ara vermiştim yazmaya. Arada, lig bitti, şampiyon-düşen belli oldu, toz duman ortadan kalktı, transfer sezonu tüm ağırlığıyla gündemimizdeki yerini aldı, Topuz'lar, Rijkaard'lar Şehr-i İstanbul'a teşrif buyurdular, Real Madrid ikinci Los Galacticos devrine girdi vs. vs... Yorumlanacak, yazılacak onlarca konu var...

Özellikle transfer sezonunda gözümüzün önünde yaşanan şu senin-benim kavgası mide bulandırıcı hale geldi. O yüzden onlardan ziyade uzun aradan sonra içimiz açılsın diyerekten bir efsane topçu portresi ile başlayacağım...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Roland Garros günün fotoğrafı

Geliyor demiştik, geldi!

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Bundesliga bitiyor.


Son zamanlarda hemen her hafta yazdık Bundesliga'yı. Avrupa'nın Major liglerinden bir tek o taşıdı heyecanı son haftaya. Çok büyük aksilik olmaz ise Wolfsburg şampiyon olacak. Geçen haftaki yazımda İçimden bir ses Bayern diyor demiştim. Açıkçası Wolfsburg'un şampiyon olmasını çok istememe rağmen olamayacağı hissiyatına kapıldığımdan sebep böyle yazmıştım. Bayern puan kaybetti ve son haftaya 2 puan geride girdi.


Puan kaybetmemiş olsa da Wolfsburg bugün yaralı Bremen'i yenip ulaşacaktı şampiyonluğa bence. Şimdi bir de beraberlik opsiyonu kazandılar. Bayern kendi sahasında bir diğer şampiyonluk adayı Stuttgart ile oynuyor. Stuttgart'ın şampiyonluktan ziyade bir de Şampiyonlar Ligi için ikincilik iddiası var. Bayern'in işi yine zor. Nasıl konsantre olurlar bilemiyorum ama Stuttgart çok formda.


Bu arada Hertha'nın da Stuttgart'ın yenileceğini hesap ederek ciddi bir Şampiyonlar Ligi hesabına girdiğini hatırlatalım.

22 Mayıs 2009 Cuma

Beşiktaş Şampiyon ama...

Play off finalinde İzmir Büyük Şehir Belediyesini 3-1 mağlup eden Beşiktaş 2008-2009 Henbol Süper Ligini şampiyon bitirdi. İki takım normal sezonu da puan puana tamamlamıştı...
Bu sezon Beşiktaş'ın hentbol şubesi açısından altın yılı sanırım. Challenge Kupası'nda oynanan yarı finalden sonra zor şartlara rağmen elde edilen bu şampiyonluk tüm Beşiktaşlı oyuncuların akıttıkları terin meyvesidir. Hepsini tek tek tebrik etmek lazım.

Zor şartlara rağmen dedim, çünkü çok değil 3.5-4 ay önce bu takım oyuncuları, antrenörleri, malzemecileri vs.. hiç bir şekilde ödeme alamıyorlardı. Mart ayında 10 aylık birikmiş borçlardan sebep bazı faaliyetler durma noktasına gelmişken başkanın güç bela ayırdığı bütçe ile yola devam edebildiler. Hatta bu dönemde gazetecilik yaptığını sanan aklı evvellerin komik haberlerine bile konu oldular. Fakat sonunda, Amerikan basketbol filmlerindeki klasik zor şartlara rağmen şampiyon olmayı beceren kolej takımları misali şampiyon oldu Beşiktaş. Ancak bu başarının devamlılığı için irdelenmesi gereken çok ciddi konular var.


Amatör Şube Gerçeği

Hiç unutmuyorum bundan bir kaç ay önceydi. Başkan Yıldırım Demirören telegol programına konuk olmuştu. Emeklerine sonsuz saygı duysam da o programa ve yapımcısı arkadaşa hiç ısınamadım. O yüzden başkanı orada görmek biraz hayal kırıklığı olmuştu. Herneyse konumuz bu değil.

Programda konu transferler falan derken Beşiktaş ve bütçesine geldi. Demirören'e göre futbol takımının gelir gider tablosunda sıkıntı yok. Beklentileri gayet güzel karşılıyor. Fakaaat diye bir virgül koyuyor ve ekliyor; "Amatör şubeler belimiz büküyor! Yıllık 10-12 milyon dolarlık bir mali külfetleri var bize" diyor. "Eğer bu olmasa futbol takımı gereken karlılığı bize yaratıyor ama ordan aldığımızı oraya harcıyoruz". Burada eklemek istediğim bir şey var ki gerçekten önemli; Başkan bunları söylerken asla ve asla amatör şubelerin varlığından rahatsız oluyormuş tarzında değil, sadece böyle bir gerçek var ve biz bunu kabulleniyoruz modunda konuşuyordu. Yani onların varlığından değil, durumlarından mutsuz.
Fakat yine de bu noktada eleştirimizi getirelim. Siz eğer kongrede Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkalığına aday olduysanız ve o titri aldıysanız herhangi bir platformda o armanın taşındığı formaları asla ayıramazssınız. Sizin nazarınızda futbol takımı ne ise briç takımı da o olmalıdır. Yoksa ben sadece futbolu yönetmeye adayım diyip öyle bir ayrılcalık isterdiniz kongreden. Üyeler de buna olur verirlerse o zaman çıkıp gerine gerine benim futbol takımım şu kadar lira karda derdiniz. Tabii bu işin hayal boyutu.

Doğru olan Beşiktaş başkanının kulübünü bir bütün olarak ele almasıdır. Eğer amatör branşların maddi sıkıntıları kulüp karlılığını etkiliyorsa o zaman onları karlı hale getirmenin, en azından kendi yağlarıyla kavrulmalarının yolunu bulmak zaten sizin göreviniz sanırım, yanılıyor muyum?

Peki Beşiktaş amatör branşların neden paraya çeviremiyor? Anladığım kadarıyla öncelikli bir sponsor sorunu var kulüpte. Aslında ben sponsorluğu geçtim, Avrupa yarı finalisti, Türkiye Ligi şampiyonu hentbol takımının neden sürekli bir göğüs reklamı yok? Bir çok maçta boş formayla oynarlarken bazı maçlarda Cola Turka reklamını görüyoruz. Voleybolda durum hiç farklı değil. Hadi erkek takımı 2. ligden yeni çıkıyor da bayan takımının neden durumu vahim?

Bakın 2004-05 ve 2005-06 sezonlarında Beşiktaş bayan voleybol takımı, Güneş Sigorta ve Eczacıbaşı gibi takımların hemen ardından geliyordu. Ancak bu tarihte Fenerbahçe'nin Acıbadem Sağlık Grubu ile imzaladığı ana sponsorluk anlaşmasından sonra ezeli rakibine yerini kaptırdığı gibi çok da gerilerde kaldı. Fenerbahçe nihayetinde bu yıl müessese takımlarını geçip şampiyon oldu. M. Ali Aydınlar gibi iyi bir Fenerbahçeli bu misyonu üstlendi ve belki kendi grubunun da hiç kolay yapamayacağı bir reklama dönüştürüverdi sponsor desteğini.

Peki, Beşiktaş'ın böyle bir gücü yok mu? Doğrusunu soralım; Beşiktaş voleybol takımına adını vererek finanse edecek bir şirket bulmak çok mu zor? Yoksa bu Demirören yönetiminin pazarlama zaafı mı? Bence ikincisidir. Yıldırım Demirören'e sormak lazım bir zamanlar Milangaz olarak voleybolun içinde değil miydiniz? Peki bu takımların en azından kendi masraflarını çıkartıp o çok üzüldüğünüz futbol gelirlerine darbe vurmalarını engelleseniz?
Bir başka örnek tekerlekli sandalye basketbol takımından olsun, 2005 yılına kadar olan İzmir Büyükşehir Belediyesi dominasyonunu yıkan ilk kulüp takımı olarak iki yıl üst üste şampiyon olduktan sonra Galatasaray'ın kurulup İzmir takımının neredeyse tüm oyuncularını bünyesine katmasıyla bir anda geri planda kalan takım olmuştur. Ezeli rakip Galatasaray iki yıllık mazisiyle 2009 yılını Dünya Şampiyonu olarak kapatırken, 7 yıllık Beşiktaş takımı onları izliyor. Sebep? Yetersiz transfer ve sponsorsuzluk...
Erkek basketbol takımı ile ilgili meydana gelen Ülker hadisesini, elimde kesin bilgiler olmadığı için yazamıyorum fakat eğer söylenilenler doğru ise, Ülkerspor'un birleşeceği takım Beşiktaş idi. O fırsat da kaçmış...
Sonuç olarak futbol takımının elde ettiği kazançların amatör şubeler tarafından hortumlanmasından en son muzdarip olacak kişinin Yıldırım Demirören olması gerekir. Geçen günlerde Fenerbahçe başkanı Aziz Yıldırım'ın adaylığını açıkladığı toplantıdaki bilançolarına gözüm çarptı. Amatör şube gelirleri diye bir bölüm var, yani Beşiktaş'ta amatör şubeler gider kalemiyken Fenerbahçe'de gelir ksımında duruyorular! Hem de genel bütçenin %24'ü gibi dev bir oranla.

Yıldırım Demirören sanırım yolun gerçekten başında. Futbol takımının başarısı odaklı bir anlayışı ancak şampiyonluklar geldikten sonra değiştirmeye başlayacak. Açıkçası bu konuda çok haksızsın diyemiyorum ama amatör branşlara futbol ile birlikte sahip çıkan ilk başkan olma fırsatını kaçırdı. Beşiktaş bu konuda maalesef geride.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Oradaydım; W.Bremen-S.Donetsk

Öncelikle aylar öncesinden kopartılan bilet tantanasının ne kadar boş olduğunu dün çok iyi anladım. Zira maçın başlamasına bir kaç saat kala tanıdığım hemen herkesin bileti vardı maç için. Zaten stadın üçte ikisi bizdendi, geri kalanını böl ikiye Alman ve Ukraynalılar'ın sayısını bul. Yani öle aman aman "binlerce taraftar İstanbul'a akıyor" modeli yoktu tribünde. Öyle ki bilmem nerenin polis okulu, öğrencilerine bilet dağıtmış, yaklaşık 50-60 tane bıcır bıcır polis okulu öğrencisi bile tribündeydi.
Bu arada Maraton tribünün alt tarafında bulunan fenerbahçeli kardeşlerimi anmadan geçemeyeceğim. Önce Galatasaray kaşkollu bir taraftara yaklaşık 15-20 kişi saldırdılar. Hadi o bitti, daha sonra maç boyunca sahada Fener-Denizli maçı varmış havasında tezahüratlar başladı, yanımdaki Almanlar önce garip garip baktılar, sonra da uyuz oldular muhtemelen. Neden bu kendini ıspat çabası hiç anlayamadım. Bu stat bizim biz bağırırız psikolojisi mi? Valla açıkçası bana başka takım taraftarlarına saldırılması, sahada olmayan takımın için gırtlak patlatana kadar bağırılması gibi enteresan reaksiyonlar başka bişeyler hatırlattı. Her neyse...

Kadıköy'den yukarı çıkarken Shakhtar taraftarının mevcut dominasyonu, yoğurtçu parkına yaklaştıkça yerini Bremenliler'e bıraktı. Tam eski karakolun karşısındaki mekanlardan birine Werder pub tarzı bişey yapılmış, her taraf yeşil beyaz. Güzel ortamdı. Ben de taktım kaşkolumu arkadaşlarımı beklemeye başladım. Bu arada sokak satıcılarından bira alırken kazıklanmamaya çalışan Alman kardeşlerime yardımlarından dolayı, bir Bremen kaşkolu sahibi oldum...


Aslında maçla ilgili hiç bişey yazasım yok. Şanssızlılığımız diyelim, rezil bir maç oynandı sahada. Neyse ki Werder tribününde olduğumuz için bir nebze de olsa taraftar güzelliği yaşadık. Bu arada taraftar güzelliği derken sakın yanlış anlaşılmasın. Werder Bremen taraftarı en iyi haliyle G.Antep seyircisine yakın bir duruş sergiliyor( Antep'i örnek vermemin sebebi, tezahürat kıtlıklarıdır). Shakhtar taraftarını ise ülke sınırlarında kategorize edebileceğimizi sanmıyorum. 120 dakikada toplam 3 kere "Shakhtar" diye bağırdılar. O tribünde olup maç sonunu beklemeden çıkan çok arkadaşım olmuş...
Lucescu klasik bir Avrupa Kupası maçı izlettirdi bize. Hatırlıyorum Türkiye'deyken Beşiktaş'ın UEFA maçlarında oynadığı kısır futbol için "Avrupa kupalarında tur böyle geçilir" demişti. Mantalitesinden birşey kaybetmemiş. UEFA kupası böyle kazanılır diyecektir yine soranlara. Tabii bunda Werder'in oynadığı rezil futbolun etkisi de büyüktür sanırım. Bremen taraftarı Diego'ya ne kadar kızssa azdır zira dün sahada olsa muhtemelen kupa el değiştirirdi. Bremen'de Naldo ve Frings haricindekiler tribünden dikkatimi çekmedi ama bir Mesut Özil vardı ki neyseki Milli Takım'ı tercih etmemiş dedirtti dün bize. Bu arada Bremen seyircisi Boenisch ve Pizarro'ya çok ayrı bir sevgi besliyorlar. Frings'e verilen karttan dolayı hakeme de epey bir tepkide bulundular, hatta hakem seremoniye çıkarken ıslıklandı.
Maçın en güzel görüntülerinden biri seremoninin eski tarz yapılmış olmasıydı bence. Gerçekten çok hoşuma gitti. Shakhtar kupayı alıp tur atarken bizim tribünün önüne de gelme gafletinde bulundular, bizim tribünden de sahaya yabancı madde yağdı. Bu arada Lucescu'yu görünce deliren Fenerbahçeli taraftarları da anlıyorum adam bir Galatasaray, bir Beşiktaş şampiyonluğu kazandı kızmasınlarda napsınlar...

Sonuçta eğrisiyle doğrusuyla UEFA finali idi izlediğimiz. Gönül isterdi ki, isim+taraftar olarak daha büyük takımları izleyelim. Olmadı, UEFA kupasının da kaderi bu diyip geçeceğiz...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Avrupa'da Türk futbolcusu ve Şükrü Gülesin gerçeği.

Türk futbolcusunun Avrupa macerası bambaşka bir analiz konusudur aslında. Bizim gibi duygusal memleket evlatlarının topçu tayfası Avrupa'ya uyum sağlamakta çok zorlanır maalesef. Simiti özleyenden tutun da gittiği yerde camii bulamadığından sebep dönmek isteyenine kadar çok çeşitli sıkıntılar sayesinde ilk uçakla sınırlarımıza girenleri hepimiz biliyoruz.

Neyseki son dönemde bu sıkıntılar bitti de nispeten başarılı olabiliyor oyuncularımız oralarda... Tugay ile başlayan istikrarlı Avrupalılık, Nihat ve muhtemelen Tuncay ile devam edecek gibi.

Uzun etmiym benim derdim Avrupa'da oynayan Türk futbolcusunun tarihi ile. Bir kaç ay önce iş dönüşü akşam saatlerinde spor radyolarından birini dinliyorum. Galatasaraylı programcı ile, radyoyu her açtığımda abartısız her programda karşıma çıkan yayın yönetmeni etiketli kişi ikili bir program yapıyorlar. Konu, Avrupa'da forma giymiş Türk futbolcuları. Önce günümüz futbolcularından bahsedip yukarda saydığım yurtdışında başarısız oluş hikayelerini anlattılar, hemen ardından da örnek olsun diyerek geçmişte yurt dışında forma giyen Türk büyüklerinden.


Abiler perdeyi Can Bartu'dan açtılar, Metin Oktay'dan devam ettirdiler. Efendim ilkleri hatırlamak lazımmış, onların bizi oralarda nasıl temsil ettiklerini bizim futbolcularımıza anlatmalıymışız, Bartu'nun sinyor lakabını nasıl aldığını özümsemeliymişiz vs. vs.

Aslında ilk etapta bakıldığında hepsi doğru, sonuçta bizi oralarda temsil etmiş olan önemli insanlardan bahsediyorlar. Fakat ben programı "tamam şimdi söylerler/söyleyecekler" hevesiyle dinliyorum. Zira Metin Oktay ve Can Bartu haricinde kimseden bahsetmediler henüz. Israrla beklediğim bir isim var, ama yok spor yorumcusu abiler Fenerbahçeli ve Galatasaraylı iki isimin dışına çıkmıyorlar ve yaklaşık 15 dakika sadece onlar üzerine konuşuyorlar. Ben sinirleniyorum, kendilerine ulaşmak için telefona sarılıyorum, sinirle telefon açacam diye kaza tehlikeleri atlatıyorum vs. ama bir türlü ulaşıp Şükrü Gülesin'i unuttunuz mu? Yoksa tanımıyor musunuz diyemiyorum.

Olsun eve gider gitmez oturuyorum bilgisayarın başına döşeniyorum bir mail. aynen şöyle;

"Sayın....
3. Aralık Çarşamba akşamı saat 19.30 sularında arabada giderken radyonuzu dinlemekte idim. Bir beyefendi ile yaptığınız programda(inanın isimini hatırlamıyorum) konu Avrupa’ya giden futbolcularımız ve yaptıkları ile ilgiliydi... Yeni dönem ihraç topçularımız hakkında konuşuldu ve onlara örnek olarak üzerine basarak Can Bartu ve Metin Oktay verildi. Özellikle Can Bartu’nun bir milad olduğu ve başarılarının ne kadar önemli olduğu konuşuldu. Bütün bunları dinlerken hayrete düşmedim desem yeridir. Şimdi söylerler-söyleyecekler heyecanıyla dinlediğim ama bir türlü zikretmediğiniz o ismi ben size bu satırlardan hatırlatmak istiyorum. “Şükrü GÜLESİN”... Bu yanlışlığı ya da unutmuş olmayı rahmetli Şükrü Gülesin ve tüm Beşiktaşlılar adına düzeltmenizi ve yayında bildirmenizi rica ederim"


Aradaki boşluklu bölümde Şükrü Gülesin'in aşağıda bahsedeceğim özelliklerini anlattım ve şöyle bir cevap aldım;



"Fuat bey

Bilgilendirmeyi .... ile paylaşıyorum

önümüzdeki programda gereğini yapacaktır"

Önümüzdeki programı dinledim fakat gereğinin yapıldığına şahit olamadım. Her neyse, zaten konuyu bu radyo programıyla sınırlandırmak değil amacım. Sadece bu tip reyting sahibi spor yayınlarında dahi önemsenmeyen bu konunun futbol severler tarafından unutulması, değerlerimizin unutulması anlamına geldiğini hatırlatmak istemiştim.

Şükrü Gülesin'in Can Bartu ve Metin Oktay'dan tam 10 yıl önce İtalya'ya gittiğini belirterek başlamak istiyorum. Yani Avrupa'da forma giyen oyuncularımızın milatlarından biri belki de ilkidir kendisi.

Aslında en önemli konu, ilk olması önderliği değil İtalya'da yaptıkları. Beşiktaş'ta forma giydiği 10 yılın ardından gittiği Palermo'da(ki daha sonra Metin Oktay'ın gittiği takımdır) 28 maçta 13 gol atıyor. Oynadığı futbol ve müthiş tekniği ile İtalya'nın gözde yabancıları arasına giren Şükrü bir sezon sonra Lazio'ya transfer oluyor ve orada da 29 maçta 16 gol atıyor. Yani neredeyse 2 maçta 1 gol! Özellikle kornerden atabildiği goller ile ünleniyor Şükrü. Bu performansı İtalya ligi gol krallığında iddialı bir yerde olması ve Lazio tarihinin en çok gol atan futbolcuları listesine girmesi için yeterli bir sebep.

Bu tarihten sonra Laziolular ve İtalyan futbol severler tapıyorlar Şükrü'ye. Lazio kulübünün girişindeki onur listesine ismi yazılıyor ve bugün hala sergileniyor. Hakkında onlarca yazı yazılıyor ve neredeyse ağlanıyor Türkiye'ye döndüğünde. Sadece Şükrü'yü izlemek için İstanbul'a gelen İtalyan futbolseverler mevcut o dönemde. Ancak aynen şimdi olduğu gibi o dönemde de ülke sathında gereken ilgiye nail olamıyor maalesef...
Bir spor yazarı büyüğümüz televizyonda anlatmıştı, 2006 Dünya Kupası için gittikleri Almanya'da bir restoranda oturuyorlar bir kaç arkadaş. Konuşmalar ilerlerken Türk olduklarını anlayan bir İtalyan yanlarına yaklaşıyor, önce milliyetlerinden emin olup, başlıyor Şükrü'yü anlatmaya! Ben Lazio taraftarıyım diyor, yaşı bana yakın herkes çok iyi bilir Şükrü'yü. Bizim gazeteci abi şaşkınlığını üzerinden atınca bizim ülkemizde maalesef sizdeki kadar iyi tanınmıyor kendisi diyor.

O gün o radyo programını dinlerken bu konuşma geldi aklıma ve ne kadar doğru olduğunu örneğiyle anladım. Anlamayanlar için basit bir örnekleme de ben yapiym, bu; Şükrü Gülesin'in İtalyanca Wikipedia biyografisi, bu Rusça, bu da Türkçe. Aradaki farkları siz bulun!


Yabancıların bize bizden daha fazla değer verdiğine bir kez daha şahit oluyoruz ve üzülüyoruz.

Eklemeden geçemeyeceğim, üzerine basarak söylüyorum; Sadece giyim kuşamındaki düzgünlük ve beyefendiliği nedeniyle(oynadığı futbol için değil) Sinyor lakabını alan Can Bartu ile Palermo'da oynadığı yarım sezonda 3 gol atabilen ve hemen sezon sonunda geri dönen Metin Oktay karşısında Şükrü Gülesin'in onların onda biri saygı görmesi açıkçası Türk futbolunun bir ayıbıdır...

Maria Sharapova

Geliyor...

Warsaw Open, Legia Tennis Center 2009